«

»

Kas 24 2011

Bu Yazı bas

EKONOMİ DERS NOTLARI-GENİŞ ARŞİV

 

 

 

EKONOMİ DERS NOTLARI

M.SERDAR ERCİŞ

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÖLÜM I

EKONOMİYE GİRİŞ

1.1.EKONOMİ BİLİMİ

Ekonomi kökeni Yunancadaki “okia”(ev) ve “nomos”(kural) kelimelerine dayanır, “ev yönetimi” demektir. Ekonomi yerine Türkçe’ de Arapçadan geçme iktisat kelimesi de kullanılmaktadır. Ekonominin tanımı konusunda görüş birliği yoktur. Bu nedenle çeşitli tanımlar ortaya atılmıştır. Ekonomistler tarafından kullanılan en yaygın ekonomi tanımlarından bazıları şunlardır;

            Sınırlı imkânlar ile karşılanmak istenen çok çeşitli ihtiyaçlara ilişkin insan davranışlarının incelenmesine Ekonomi denir.

                Diğer bir tanımla; Ekonomi, iş hayatındaki kişileri ve toplumu incelemek suretiyle maddi refahı artırma yollarını arayan bir bilim dalıdır.

                Bir başka tanıma göre ise; Ekonomi, ihtiyaçlar ile kıt kaynakların ve bu ihtiyaçların mümkün olduğunca giderilmesi amacıyla kullanılması ve dağıtılmasını inceleyen veya bireylerin ve toplumların sınırlı kaynaklarını sınırsız isteklerini karşılamak için nasıl dağıtacağını araştıran bir bilim dalıdır.

Bütün bu tanımların sonucunda ekonomi bilimi için, insanların sınırsız isteklerini karşılamak amacıyla kıt kaynakların kullanımı için nasıl tercihte bulunacağını incelemektedir şeklinde bir tespitte bulunmak mümkündür.

Tanımlardan hareketle ekonomi ile ilgili bazı ortak özellikler belirlenebilir. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür;

a)        Ekonomi toplum halinde yaşayan insanların davranışlarını konu alan sosyal bir bilimdir,

b)       İnsanların sınırsız kabul edilen maddi ihtiyaçlarının karşılanması amacına yöneliktir,

c)        İnsanların maddi ihtiyaçlarını karşılayan mal ve hizmetler, sınırlı durumdaki üretim kaynakları ile üretilirler,

d)       Ekonomideki amaç kıt kaynakların kullanılmasından en yüksek faydanın elde edilmesidir. Ancak, mevcut kaynak arzının artırılması bu kaynakların mal ve hizmet

üretiminde etkinliğinin artırılması ve kaynakların mülkiyetinin toplumda çeşitli kesimler

arasında denge sağlaması bazı ortak amaçlar arasındadır.

Bu özelliklerden anlaşılacağı gibi Ekonomi biliminin kapsamı oldukça geniştir. Hatta günümüzde Ekonomi ile ilişkisi bulunmayan toplumsal olayların çok az olduğu söylenebilir. Bu nedenle ekonominin konusu yeryüzünde insanların ihtiyaçlarına cevap verebilecek her türlü kıt malların bulundurulması, üretilmesine yönelik faaliyetlerin tümünü kapsamaktadır.

Ekonomiyi iki temel başlık altında toplamak mümkündür. Bunlar kayıt dışı ekonomi ve kayıt içi ekonomidir.

 

1.2.KAYIT DIŞI EKONOMİ VE KAYIT İÇİ EKONOMİ

a.  Kayıt Dışı Ekonomi

Ekonomik faaliyetlerin fiilen gerçekleşmiş olmasına rağmen bu faaliyetlerle ilgili kayıtların tutulmaması olarak nitelendirilen kayıt dışı ekonomi, kamu idarelerinin denetimi dışında kalan her türlü ekonomik işlem ve faaliyetlerdir. Genel olarak bir tanım yapmak gerekirse, “kayıt dışı ekonomi, gayri safi milli gelir hesaplarını elde etmede kullanılan bilinen istatistik yöntemlerine göre tahmin edilemeyen ve gelir yaratıcı ekonomik faaliyetlerin tümüdür”.

b.   Kayıt İçi Ekonomi

Kayıt içi ekonomi resmi kayıtlara giren, kanuni belgelerle belgelendirilen, yetkili kamu organlarınca normal kurallar çerçevesinde kontrol edilen ve milli gelir hesaplamalarında dikkate alınan ekonomik işlem ve faaliyetlerin tamamıdır.

Bu tasnifin dışında Ekonomi ilmini genel olarak;

-          Genel ekonomi

-          Mikro ekonomi

-          Makro ekonomi olmak üzere sınıflandırabiliriz.

                Mikro ekonomi tekil birey ve firmaların, tekil Piyasaların davranışlarını inceler. Örneğin bir piyasada rekabet koşullarına göre arz ve talep mekanizmasının nasıl çalıştığına bakar. Rekabetin sağlanması, tüketicinin korunması, gelir dağılımı, vs. mikro ekonominin kapsamına girer. Makro ekonomi ise ekonominin bir bütün olarak davranışları ile ilgilenir.

            Resesyonlar, krizler, büyük çalkantılar ekonomideki bütün piyasaları etkileyecektir. Bunların anlaşılması makro ekonomi kapsamındadır.

Ekonomi, günlük hayatımızın bir parçası olmuştur. Ekonomi konusu hakkında aslında hiç de azımsanmayacak bir bilgiye sahip olduğumuz söylenebilir. Çünkü ekonominin konu alanının birer parçası olan işsizlik, enflasyon, ödemeler dengesi, ücretler, fiyatlar, vergi ve faiz oranları ile ilgili haber ve yorumlar hemen her gün gazete ve televizyonlarda geniş yer tutmaktadır. Eğer insanlar gerek duydukları her şeyi elde edebilecek sınırsız kaynaklara sahip olsalardı, ekonomi gibi bir bilime ihtiyaç olmazdı. Çünkü ekonomi esas olarak miktarı kısıtlı olan şeylerle ilgilenir.

Elinde 1 milyar lirası bulunan bir ve bu parayı arabasını yenilemek için mi, yoksa ailesi ile birlikte Aknenizde tatil yapmak için mi harcayacağına karar vermek zorunda olan bir fabrika işçisi olduğunu düşünelim. Elindeki kaynak (1 milyar lira) sınırlıdır, dolayısıyla bu ikisi arasında bir tercih yapması gerekmektedir. Şayet hassas bir kişiliği varsa, tercihini duygularına kulak vererek yapacak, parayı ailesi ve kendisi açısından en iyi şekilde değerlendirecektir. Burada kesin olan bir şey varsa o da elindeki 1 milyar liranın hem arabasını yenilemek ve hem de ailesini tatile götürmek için yeterli olmayacağıdır. Aynı şekilde hükümetler de ülkenin kaynakları ile ülkenin çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak için ekonomik seçimlerde bulunmak zorundadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÖLÜM II

GÜNCEL EKONOMİ

            2.1.DÜNYA VE TÜRKİYE EKONOMİSİ

            2.1.1.Dünya Ekonomisi İle İlgili Genel Bilgiler

                Ekonomi dersinin teorik çerçevesine değinmeden önce, dünya ekonomisinin tarihi sürecini ve bu süreci etkileyen önemli olayları genel hatlarıyla hatırlamak gerekmektedir.

                Yakın tarihe ait dünyayı derinden etkileyen ve dolayısıyla, Ülkelerin ekonomik, kültürel, siyasi oluşumlarını gerçekleşmesinde önemli rol oynayan iki temel olay 1. ve 2. Dünya savaşlarıdır.

  1. Dünya Savaşı (1914-1918): Avrupa’da başlamıştır. İttifak ve İtilaf devletleri arasında gerçekleşmiştir.

                İttifak Devletleri: Almanya, Avusturya- Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan Krallığı

                İtilaf Devletleri: İngiltere, Fransa, Rusya, Sırbistan, Karadağ, Belçika

                Sonradan; ABD, Japonya, Yunanistan, Portekiz, Romanya

                Sonuç: İtilaf devletleri kazandı. Alman, Rus, Osmanlı ve Avusturya- Macaristan İmparatorlukları sona erdi. Çarlık Rusya (imp.) Bonşevik ihtilali sonucu yıkıldı. Yerine Sovyetler Birliği kuruldu.

            2.Dünya Savaşı (1939-1945):  Avrupa’da başlamıştır. Müttefik ve Mihver devletleri arasında gerçekleşmiştir.

Müttefik Devletler: İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Çin, ABD

                Mihver Devletler: Almanya, İtalya, Japonya

                100 milyonda fazla askeri personel dâhil olmuştur. Dünyanın en büyük savaşıdır.

                Savaş Almanya’nın polanyayı işgali ile başlamıştır. Buna karşılık İngiltere Almanya ya savaş ilan etmiştir. Sonuç olarak   Müttefikler kazanmıştır.

-ABD ve Sovyetler Birliği gibi iki kutuplu bir süper güç ortaya çıkmıştır.

-NATO ve Doğu Bloku Ülkeleri olmak üzere iki kutuplu güç dengesi ortaya çıkmıştır.

-Almanya Doğu ve Batı olmak üzere bölünmüştür.

                Oluşan bu iki kutup’ lu güç oluşumunun merkezinde bulunan ABD ve Sovyetler Birliğinin kendi iç siyasi rejimlerini ve ekonomik sistemlerini oluşturmuşlar, kendi rejim ve sistemlerini dünyadaki diğer ülkelere empoze etmeye çalışmışlardır.

                ABD ekonomik sistem olarak kapitalist ekonomiyi, Sovyetler birliği sosyalist ekonomiyi benimsemişlerdir. Bu oluşumların nispeten dışında kalan ülkeler ise karma ekonomik sistemleri benimsemişlerdir. (Kapitalist ekonomik sistemde mülkiyet tamamen veya büyük bir çoğunlukla devletin elindedir. Sosyalist ekonomik sistemlerde mülkiyet tamamen devletin elindedir. Karma ekonomik sistemlerde mülkiyet değişen oranlarda devletin ve özel şahısların elindedir.)

                Söz konusu iki dünya savaşı dünyanın ülkesel, ekonomik, siyasi, finansal, askeri yapılanmalarını ortaya çıkarırken, dünyanın ekonomisine yön verecek ülke bazında en büyük ekonomilerin oluşmasını sağlamıştır. Bu ekonomiler dünya ekonomik konjüktürüne yön vermiş ve çeşitli ekonomik oluşumların meydana gelmesinde rol oynamışlardır. Küresel sorunlar büyüdükçe, bu sorunlar tek merkezden yürütülür olmaktan çıkmış dolayısıyla çeşitli ekonomik ülkesel işbirliği oluşumları meydana gelmiştir. Bu oluşumlarda biraz önce bahsettiğimiz ve iki dünya savaşı sonucu ortaya çıkan ABD ve Sovyetler Birliğinin başını çektiği iki kutuplu yapılaşma önemli rol oynamıştır.

 

                Dünya ekonomisine yön veren bu oluşumlar sayı itibariyle fazlaysa da en güçlüleri ve temel işleve sahip olanlarını şöyle sıralayabiliriz;

 

G7 ÜLKELERİ

Dünyanın en gelişmiş 7 ekonomisi anlamına gelmektedir. “G” gelişmiş anlamında kullanılmaktadır.

ABD, Japonya, Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Kanada

 

G8 ÜLKELERİ

G7 ülkelerine sonradan Rusya’nın katılımıyla G7 ülkeleri G8 ülkeleri olarak ifade

edilmeye başlanmıştır.

ABD, Japonya, Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Kanada, Rusya

 

D8 ÜLKELERİ

İslam konferansı örgütüne üye ülkelerdir. Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır, Nijerya

 

G10 ÜLKELERİ

                IMF’nin yetersiz kalması durumunda birbirlerine ve özel durumlarda üçüncü devletlere ekonomik destek ve kredi verilmesi için anlaşma yapmış 11 sanayileşmiş ülkeler topluluğunun meydana getirdiği bir ekonomik güç birliğidir. ABD, Belçika, İngiltere, Fransa, Hollanda, İtalya, Japonya, Kanada

                En son İsviçre’nin katılımıyla üye ülke sayısı 11’e yükselmiştir.

 

G20 ÜLKELERİ

                Özellikle 1997 yılında Rusya’da başlayan finansal kriz nedeniyle tüm ülkelerin ekonomileri etkilendi. G10 ülkeleri bu krizin altından kalkamadılar. Bu krizin üstesinden gelebilmek için genişletilmiş ekonomik platformlar, birleşmeler olması gereği ortaya çıktı. Ve en gelişmiş 20 ülkenin ortaya oluşturduğu G20 kuruldu. Türkiye bu oluşumun içinde yere aldı.

 

G20 ülkeleri şunlardır;

                ABD, Almanya, Arjantin, Avusturalya, Brezilya, Çin, Endonezya, Fransa, Güney Afrika, Hindistan, İngiltere, İtalya, Japonya, Kanada, Kore, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan, Türkiye Ve Avrupa Birliği’dir.

                Bugün dünyadaki ekonomik ve siyasi krizlere G20 ülkeleri müdahale etmekte ve çözmeye çalışmaktadır.

 

                G20 Ülkelerinin Temel Amaçları şunlardır;

-          Bilişim teknolojileriyle şekillenen hızlı elektronik finansal hareketliliğin kontrol edilmesi

-          Mali istikrarın sağlanması

-          Finans yönelişlerinin ve para akışının yönlendirilmesi

-          3. Dünya ülkelerine ekonomik destek yapılması

                G20 ülkeleri Dünya nüfusunun %85’in ve Dünya ekonomisine ilişkin hareketliliğin %85’ini oluşturmaktadırlar. 

 

 

 

ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ (ŞANGHAY 5LİSİ)

                Adını örgütün ilk toplandığı yer olan çinin Şanghay kentinden almaktadır.

                Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan

                2001 yılında Özbekistan’ın katılımıyla Şanghay 6’lısı olmuştur.

                Kuruluş Sebebi: Tek kutuplu dünya kabul edilemez.

                Dünya petrol üretim ve kullanım pazarının yarısından fazlasını elinde bulunduran ve Hindistan- İran-Moğolistan-Pakistan’ın gözlemci bulunduğu örgüt ABD oluşumuna karşı etkin bir rol oynamıştır. Fakat şu an çok aktif değildir.

 

KEİ-KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ

                Fikri öncülüğünü Türkiye yapmıştır. Karedeniz de kıyısı olan ülkelerden oluşmuştur.

                Türkiye, Rusya, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova, Gürcistan, Ermenistan. Ve sonrada kıyısı olmayan Yunanistan ve Arnavutluk katılmıştır.

 

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÖRGÜTÜ / BİRLEŞMİŞ MİLLETLER (BM)

                24 Ekim 1945′te kurulmuş dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslar arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak için kurulan uluslararası bir örgüttür. Birleşmiş Milletler kendini “adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş” olarak tanımlamaktadır. Uluslararası İlişkilerde, kuvvet kullanılmasını ilk olarak evrensel düzeyde yasaklayan ilk antlaşma Birleşmiş Milletler Antlaşması’dır.

                Örgütün, kurulduğu yıllarda 51 olan üye sayısı şu an itibariyle üyeliği kaldırılan Vatikan ve değiştirilen Çin Halk Cumhuriyeti son katılan üye Güney Sudan dahil 193′e ulaşmıştır. Örgütün yönetimi New York’ta bulunan genel merkezinden yürütülür ve üye ülkelerle her yıl düzenli olarak yapılan toplantılar yine bu genel merkezde gerçekleştirilir.

                Örgüt yapısal olarak idari bölümlere ayrılmıştır; Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Yönetim Konseyi, Genel Sekreterlik ve Uluslararası Adalet Divanı. Örgütün en göz önündeki organı Genel Sekreterdir.

                Birleşmiş Milletler fikri ilk olarak, II. Dünya Savaşı’nın bitiminde savaşın galibi ülkeler tarafından, ülkeler arasındaki anlaşmazlığı ortadan kaldırarak ileride meydana gelebilecek ve kendi güvenliklerini tehdit edebilecek bir savaşın önüne geçebilmek amacıyla ortaya atılmıştır. Örgüt yapısının halen bu amacı koruduğunu BM Güvenlik Konseyi’nin varlığı ve çalışmalarıyla ortaya koymuştur. Güvenlik Konseyi on beş ülkeden oluşmakta olup, bu üyelerden beşi daimi üye statüsündedir ve mutlak veto yetkisine sahiptir. Bu ülkeler ABD,

Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşik Krallık ve Fransa’dır. Güvenlik Konseyinin karar alabilmesi için 9/15 oranı gerekli olup, daimi üyelerden herhangi birisinin aksi yönde oy kullanmaması gereklidir. BM içtihatlarına göre Güvenlik Konseyi karar alırken veto yetkisine sahip üyelerden biri veya birkaçının oylamaya katılmaması bu üyelerin kararı veto ettiği anlamına gelmemektedir. Ayrıca daimi üyelerin çekimser kalmaları da aynı sonucu vermektedir.

 

            Genel Kurul

                Birleşmiş Milletler ‘in merkezi New York’tadır. Genel Kurul, üye devletlerden oluşur. Her üyenin Genel Kuruldaki temsilcileri 5 kişiden çok olamaz. Genel Kurul’un görevleri şunlardır:

                Silahsızlanma ve silah denetimi konusunda önerilerde bulunmak.

                Barış ve güvenliği etkileyecek görüşmeler yapmak, her konuda önerilerde bulunmak.

Ülkeler arasındaki iyi ilişkileri bozucu sorunların, barışçıl yollarla çözümü için önerilerde bulunmak

 

            Güvenlik Konseyi

                Daha çok bilgi için: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Siyasal alanda bir yürütme organıdır. Konseyin 5 daimi üyesi olan ABD, Çin, İngiltere, Fransa, Rusya’nın veto hakkı bulunmaktadır. 10 geçici üye ise iki yıllık bir süreç için seçilirler. Türkiye 2009 yılı itibariyle iki yıllığına seçilen geçici üyelerden biridir. Seçimlerinde coğrafi denge esas alınır. 15 üyesi olan bu kurulun görevleri şunlardır:

                Birleşmiş Milletler ‘in amaç ve ilkelerine uygun biçimde barış ve güvenliği korumak.

v  Uluslararası bir anlaşmazlığa yol açabilecek her türlü çekişmeli durumu soruşturmak.

v  Uluslararasında çekişmeli konularda anlaşma koşullarını önermek.

v  Silahlanmayı denetleyecek planlar hazırlamak.

v  Barışa karşı bir tehlike veya saldırı olup olmadığını araştırarak, izlenecek yolu önermek.

v  Saldırganlara karşı askeri birlikler kurularak önlemler almak.

 

            Uluslararası Adalet Divanı

                Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler ‘in yargı organıdır. Ülkeler, istedikleri davayı Adalet Divanı’na götürürler. Divan 15 yargıçtan oluşur. Yargıçlar, Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi’nce seçilirler. Görev süreleri dokuz yıldır. Divanda bir devletten iki yargıç bulunamaz. Uluslararası Adalet Divanı, Hollanda’nın bir kenti olan Lahey’dedir.

 

            Resmî diller

Arapça, Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça örgütün resmî dilleridir.

            Genel Sekreterlik

                Genel Sekreterlik, Birleşmiş Milletler ‘in öbür organlarının çalışmaları için gerekli ortam ve koşulları sağlar. Ortaya konan program ve politikaları uygular. Uluslararası barış ve güvenliği bozucu olaylar konusunda raporlar hazırlayıp Güvenlik Konseyi’ne sunar. Genel Sekreterliği 1 ocak 2007 tarihinden itibaren Kore Cumhuriyetinden Ban Ki-Moon yapmaktadır. Milletler arası adalet divanı hariç diğer organlar tarafından verilen görevleri yapar .

 

 

DÜNYA BANKASI-WB/World Bank

                Dünya Bankası, II. Dünya Savaşı’nın ardından 1945 yılında Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (IBRD=International Bank for Reconstruction and Development) adıyla kurulmuştur. 1947 yılında Birleşmiş Milletler ‘in özerk uzman kuruluşlarından biri olma özelliği kazanmıştır.

                Günümüzde dünya devletlerinin 185′i Banka üyesidir. Bunlardan 11′i, Banka sermayesinin %55′ine sahiptir. Türkiye’nin sermayedeki payı ve oy gücü %0,5 düzeyindedir.

                Dünya Bankası Guvernörler Kurulu, İcra direktörleri Kurulu, Başkanlık organları tarafından yönetilmektedir. Guvernörler Kurulu, üye devletlerin atadıkları birer guvernör ve vekilinden oluşmakta ve yılda bir kez toplanmaktadır. İcra direktörleri Kurulu iki yıl için görevlendirilen 24 üyeli ve sürekli karar organıdır.

                Zaman içinde bir grup haline gelerek Dünya Bankası Grubu (World Bank Group) adını alan kuruluşun bünyesinde beş ana kurum yer almaktadır.

            1.Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası – IBRD: 1945 yılında kurulmuş olan ve gelişmekte olan ülkelerin kamu sektörüne kredi açan bölümdür. Türkiye kuruma 1947 yılında üye olmuştur. Kişi başına GSMH’ya göre yapılan dört gruplu sınıflandırmada Türkiye III. Grupta yer almakta, böylece 5 yıl geri ödemesiz 17 yıla kadar vadeli kredi kullanabilmektedir. Türkiye’nin sermaye ve oy gücü %0,5 düzeyindedir.

            2.Uluslararası Kalkınma Birliği – IDA (=International Development Association: 1960 yılında kurulmuştur. Kişi başına gelir bakımından yoksulluk çizgisinin altında kalan ülkelere kredi açmaktadır. Bu ülkelere genel olarak sıfır faizli ve 35-40 yıl vadeli kredi kullandırmaktadır. Türkiye IDA’ya 1960 yılında katılmıştır; toplam sermaye içindeki payı %0,9′dur ve bu fondan kredi kullanmamaktadır.

            3.Uluslararası Mali İşbirliği – IFC (=International Finance Corporation): 1956 yılında kurulmuştur. Bu parça, gelişmekte olan ülkelerde özel sektöre kredi açmak ve özel sektörün gelişmesini sağlamak ile görevlidir. Türkiye, bu kuruma kurulduğu yıl katılmıştır ve toplam sermaye içinde %0,6 paya sahiptir.

            4.Çoktaraflı Yatırımlar Garanti Ajansı – MIGA (=Multilateral Investment Guarantee Agency): 1985 yılında kurulmuştur. Gelişmekte olan ülkelerde yapılacak yabancı yatırımlara, ticari olmayan (döviz transfer zorluğu, kamulaştırma, millileştirme, vb.) riskleri karşılamaya dönük güvenceler sağlamak ile görevli parça olarak tasarlanmıştır. Türkiye MİGA’ya 1988 yılında katılmıştır. Bu kurum içinde sermaye payı ve oy gücü %0,4 düzeyindedir.

            5.Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi – ICSID (International Centre for Settlement of Investment Disputes): 1965 yılında kurulmuştur. Merkez, arabuluculuk ve hakemlik davalarına bakan bir organdır. Tahkim ve Uzlaşma Panellerine ilişkin kurallar geliştirmekte, uzlaştırma komisyonu olarak iş görmektedir. Türkiye bu kuruma 1987 yılında katılmıştır.

 

IMF: ULUSLAR ARASI PARA FONU

                Uluslararası Para Fonu IMF’nin amacı, tüm dünyada;

v  Parasal Alanda İşbirliğini Güçlendirmek,

v  Finansal İstikrarı Sağlamak, Uluslararası Ticarete Destek Olmak,

v  İstihdamı Arttırmak,

v  Sürdürülebilir Ekonomik Büyümeye Yardımcı Olmak,

v  Fakirliği Azaltmaktır.

                1945’te kurulan IMF, neredeyse dünyanın tüm ülkelerini kapsayan 186 üyesi tarafından yönetilmektedir ve onlara karşı sorumludur.

                Kısaca “IMF” olarak da bilinen Uluslararası Para Fonunun kuruluş fikri, ABD’de 1944’te yapılan bir Birleşmiş Milletler konferansında ortaya çıkmıştır.

 

            IMF’nin sorumlulukları

                IMF’nin temel amacı, uluslararası para sisteminin, yani ülkelerin (ve bunların vatandaşlarının) birbirlerinden çeşitli mal ve hizmetler satın almasını sağlayan döviz kuru ve uluslararası ödeme sistemlerinin istikrarını sağlamaktır. Sürdürülebilir ekonomik büyüme, hayat standartlarının iyileşmesi ve fakirlikle mücadele açısından bu sistemlerin istikrarı hayati önem taşımaktadır.

            Hedefler

            IMF’nin başlıca hedefleri Anlaşma Hükümleri belgesinin birinci maddesinde aşağıdaki şekilde tanımlanmıştır:

v  Parasal alanda uluslararası işbirliğini güçlendirmek

v  Uluslararası ticaretin dengeli bir şekilde artmasına yardımcı olmak

v  Döviz kurlarının istikrarına katkıda bulunmak

v  Çokuluslu bir ödeme sisteminin kurulmasına yardımcı olmak

v  Ödemeler dengesinde sorun yaşayan üyelere kaynak temin etmek (gerekli önlemler alındıktan sonra)

                IMF, üye ülkelerin hükümetlerine hesap vermekle yükümlüdür. Fonun organizasyon yapısının tepesinde, her ülkeden bir üyenin katıldığı Yönetim Kurulu bulunmaktadır. Tüm ülkelerin yönetim kurulu üyeleri yılda bir kez IMF – Dünya Bankası Yıllık Toplantılarında bir araya gelmektedir.

                Uluslararası Para ve Finans Komitesinde (IMFC) görev yapan 24 yönetim kurulu üyesi yılda iki kez bir araya gelmektedir. Fonun günlük idaresi, 24 kişiden oluşan İcra Kurulu tarafından sağlanmaktadır. Bu kurula IMFC yol göstermekte ve kurul çalışmaları IMF’nin profesyonel çalışanları tarafından yürütülmektedir. Hem IMF personelinin başı hem de İcra Kurulunun başkanı olan IMF Başkanına üç Başkan Yardımcısı destek vermektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OECD

(Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü bazen de İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı)  (Organisation for Economic Co-operation and Development)

                Uluslar Arası Bir Ekonomi Örgütüdür. OECD, 14 Aralık 1960 tarihinde imzalanan Paris Sözleşmesi’ne dayanılarak, 1961′de kurulmuştur ve savaş yıkıntıları içindeki Avrupa’nın Marshall Planı çerçevesinde yeniden yapılandırılması amacıyla 1948 yılında kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün (OEEC) doğrudan mirasçısıdır. OECD ülkeleri sanayileşip zengin olmuş ülkelerdir.

            Amaçları

Örgütün tüzüğe bağlanmış amaçları şunlardır:

v  Finansal istikrarın eşzamanlı olarak korunduğu üye ülkelerde ve hem de özellikle gelişmekte olan ülkelerde halkın yaşam standardının iyileştirilmesi, sürekli ve dengeli ekonomik gelişim sağlayan politikaya destek ve yardım, işsizliğin ortadan kaldırılması;

v  Ekonomik genişleme politikasının uyandırılması ve sosyo-ekonomik eşgüdümlü gelişmenin desteklenmesi;

v  Uluslararası yükümlülüklere uygun olarak çok taraflı ve ülkeler arasında ayrım gözetmeyen dünya ticaretinin geliştirilmesine destek verilmesi.

v  OECD’ye üye veya bu örgüte üyelik talebinde bulunan ülkeler, sosyo-politik ve ekonomik yaşamda, aşağıda belirtilen üç ilkeyi vazgeçilmez değerler olarak benimsemişlerdir:

v  Demokrasi ve İnsan haklarına ve yurttaş özgürlüğüne bağlılık

 

 

 

            Kurucu Üyeler (1961)

 

  • Avusturya*
  • Belçika*
  • Kanada*
  • Danimarka*
  • Fransa*
  • Almanya*
  • Yunanistan
  • İzlanda*
  • İrlanda*
  • İtalya*
  • Lüksemburg*
  • Hollanda*
  • Norveç*
  • Portekiz*
  • İspanya*
  • İsveç*
  • İsviçre*
  • Türkiye*
  • Birleşik Krallık*
  • Amerika Birleşik Devletleri*
  • ·

 

 

 

Sonradan Katılanlar

 

  • Avustralya*
  • Çek Cumhuriyeti*
  • Finlandiya
  • Macaristan*
  • Japonya*
  • Meksika*
  • Yeni Zelanda*
  • Polonya*
  • Slovakya Güney Kore*
  • Şili*
  • Estonya*
  • Slovenya*
  • İsrail

 

                Avrupa Komisyonu da OECD’ye katılım gösterir.

 

 

 

 

 PETROL İHRAÇ EDEN ÜLKELER ÖRGÜTÜ

(Organization of Petroleum Exporting Countries)

Net petrol ihraç eden ve bilinen dünya petrol rezervlerinin üçte ikisini ellerinde bulunduran 13 ülkenin oluşturduğu konfederasyondur.

                İngilizce “Organization of Petroleum Exporting Countries” terkibinin baş harflerinden meydana gelen “OPEC” diye meşhur olan Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı Eylül 1960’ta kuruldu. OPEC’in başlangıçta Cenevre’de olan merkezi 1965’te Viyana’ya taşındı. Teşkilatın takip edeceği politikalar üye ülkelerin temsilcilerinin katıldığı, yılda en az iki defa toplanan konferanslarda tespit edilir. Kararlar oybirliğiyle alınır. Üye ülkeler tarafından tayin edilen yönetim kurulunun başkanı konferanslar sırasında seçilir. Viyana’da bir idare ve araştırma sekreterliği vardır.

                Dünya petrol üretiminin denetimini elinde tutan ve dünya petrol üretiminin yaklaşık yarısını sağlayan OPEC ülkeleri ham petrol rezervlerinin üçte ikisine ve doğal gaz rezervlerinin de üçte birine sahip bulunmaktadır. Bu sebeple dünya petrol piyasasında zaman zaman etkili olmaktadır. 1973 sonbaharında Viyana’da toplanan 35. konferansta alınan kararla petrol fiyatlarının yüzde 70 oranında arttırılmasıyla OPEC’in kararları dünya petrol piyasasında önemli rol oynamaya başladı. Teşkilat içinde ağırlığı elinde tutan Ortadoğu ülkeleri, birbirini takip eden fiyat artışlarını Ekim 1973 Arap-İsrail Savaşında İsraili destekleyen batılı devletlere karşı siyasi silah olarak kullandılar. Bu maksatla petrol fiyatları Aralık 1973’te Tahran’da toplanan konferansta yüzde 130 oranında arttırıldı ve ABD ile Hollanda’ya petrol sevkiyatı bir müddet için durduruldu. Daha sonraki senelerde yapılan fiyat artışları petrolün varil fiyatının 30 ABD dolarına yükselmesine sebep oldu. Bu fiyat artışları OPEC üyesi ülkelerin bütçe gelirlerinde büyük artışlar sağladı. Üye ülkeler bu gelirlerin bir kısmını kalkınma projelerine harcarken, önemli bir bölümüyle de sanayileşmiş ülkelerde özellikle de ABD’de büyük yatırımlara giriştiler. ABD bankalarına yatırılan Petro dolarların büyük bölümü bu bankalarca gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere verilen borçların finansmanında kullanıldı. Ayrıca Avrupa para piyasasına bir miktar para aktarılarak gelişmekte olan ülkelere yardım gayesiyle OPEC Milletlerarası Kalkınma Fonu kuruldu.

                OPEC’in 1980’den itibaren dünya petrol fiyatları üzerindeki etkisi azalmaya başladı. Batılı sanayileşmiş ülkeler başta kömür ve nükleer enerji olmak üzere farklı enerji kaynaklarına yöneldiler. Kendi ülkelerinde petrol arama ve çıkarma çalışmalarına ağırlık verdiler. Petrol ihtiyaçlarını da Meksika, SSCB gibi OPEC dışındaki petrol ihracatçısı ülkelerden karşılamaya başladılar. Enerji talebini kısmaya yönelik tasarruf politikaları uyguladılar. Bu çabaların neticesinde Batılı ülkelerin OPEC ülkelerinde üretilen petrole olan bağımlılığı azaldı ve OPEC 1982’de petrol fiyatlarını düşürmek ve üretimi kısmak zorunda kaldı. Batılı ülkelerin petrol talebinin azalması, teşkilatın iç çekişmeler ve 1980’de başlayan İran-Irak savaşı sebebiyle zaten zayıflamış olan iç bütünlüğünü daha da sarstı. Suudi Arabistan teşkilat içindeki etkisi bugün büyük ölçüde azalmış olmakla birlikte OPEC’in en fazla petrol rezervine sahip üyesi olarak uzun yıllar petrol fiyatlarının tespitinde belirleyici rol oynamıştır. Organizasyon şimdi on iki üye devlete sahiptir. Bunlar aşağıdaki listede giriş tarihlerine göre sıralıdır. Not, OPEC üyelerinin çoğunluğunu teşkil eden 7 üye devletin resmi dilleri Arapça olmasına rağmen OPEC’in resmi dili İngilizce‘ dir. Sadece bir üye (Nijerya) resmi dil olarak İngilizce diline sahiptir.

                9-14 Eylül 1960 tarihinde Bağdat’ta toplanan bir konferans sonucunda resmen kurulmuştur. Kurucu üyeleri; Suudi Arabistan, İran, Kuveyt, Irak ve Venezuela’dır. Kuruluşa, sonradan Katar, Libya, Endonezya, Ekvator, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Nijerya, Gabon ve Angola katılmışlardır. Gabon 1975 ve Endonezya 2008’de kuruluştan çıkmışlardır.

Kurucu üyelerin, yeni üyelerin kuruluşa kabul edilmesinde sahip oldukları veto hakkından başka ayrıcalıkları yoktur. Net petrol ihracatçısı olan ve petrol konusundaki çıkarları OPEC üyeleriyle aynı doğrultuda olan ülkeler kuruluşa katılabilirler.

                OPEC, bir kartel değil, bağımsız petrol üreten ülkeler arasında işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan bir kuruluştur. Öte yandan petrol fiyatlarını ve üretim miktarlarını belirlemesi açısından kartel özelliği göstermektedir. Ancak uygulamada Örgütün aldığı kararlara uyulmasını fiilen sağlayacak bir mekanizma yoktur. Bu sebeple örgüt üyelerinin çoğu kez örgütün aldığı kararlara uymadıkları gözlemlenmiştir.

 

DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ

(WTO/ DTÖ-WORLD TRADE ORGANİZATİON)

                Çok taraflı ticaret sisteminin yasal ve kurumsal organıdır. WTO, hükümetlerin iç ticaret yasalarını ve düzenlemelerini nasıl yapacakları hususunda yasal bir çerçeve ortaya koymaktadır ve anti-damping uygulamaları, teşvikler ve karşı uygulamalar, gümrük uygulamaları ve ithalat lisansı konularını ve toplu görüşmeler ve müzakereler yoluyla ülkeler arasında ticari ilişkilerin geliştirildiği bir platformdur.

                WTO, 1 Ocak 1995‘te kurulmuştur. Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) altında gerçekleştirilen yedi görüşmenin “dünya ekonomisini güçlendirdiği ve daha fazla ticaret, yatırım, istihdam ve gelir artışı Sağladığını ilan etmiştir. WTO, GATT‘ın devamıdır.

                WTO, GATT’ tan farklı olarak aynı zamanda, uygulandığı ticari faaliyetler ve ticaret politikalar açısından da daha geniş bir alanı kapsamaktadır. GATT, sadece mal ticaretini kapsarken, WTO mal, hizmetler ve fikri mülkiyet hakları olarak da bilinen “fikir ticareti”‘ni de kapsamaktadır.

                WTO’nun 153 üyesi bulunmaktadır.

                WTO’nun en yetkili birimi, WTO’ya üye ülke temsilcilerinden oluşan, iki yılda en az bir kez toplanan ve çok taraflı ticaret görüşmeleri ile ilgili sorunlarda karar vermekle yetkili olan, Bakanlar Konferansı‘dır.

                WTO bütçesi 83 milyon USD‘dır ve ülkelerin katkıları ticarette aldıkları paya göre belirlenmektedir. WTO bütçesinin bir kısmı Uluslararası Ticaret Merkezi (ITC)‘ne gitmektedir.

 

            WTO’nun Esas Fonksiyonları

v  Oluşturan çok taraflı ticaret görüşmelerini yönetmek ve uygulamak,

v  Çok taraflı ticaret görüşmelerinde bir merkez olarak görev yapmak,

v  Ticari anlaşmazlıklarına çözüm aramak,

v  Milli ticaret politikalarını denetlemek ve bu amaçlarla global ekonomik politika yapımında görevli uluslararası kuruluşlarla işbirliğine gitmektir.

 

            WTO Ve GATT Arasındaki Farklar

                WTO, sadece GATT’ın biraz genişletilmiş bir şekli değil, aksine tamamen değişik bir yapıya ve farklı bir karaktere sahiptir. İkisi arasındaki temel farklılıklar şöyle sıralanabilir;

  1. GATT, herhangi bir kurumsal yapısı olmayan ve kuruluşundaki amacı 1940′ta Uluslararası Ticaret Örgütü’nü kurmak olan ve bu amaçla çeşitli kuralları içeren çok taraflı bir anlaşmadır,
  2. GATT, geçici olarak kurulmuş ve 40 yıllık bir faaliyetten sonra anlaşmaya taraf olan hükümetler GATT’ı sürekli bir anlaşmaya çevirmek istemişlerdir. WTO taahhütleri buna karşın sürekli bir karakter taşımaktadır,
  3. GATT kuralları sadece mal ticaretini kapsarken, WTO mal ticaretinin yanında, hizmetler ticareti ve ticari nitelikteki fikri mülkiyet haklarını da kapsamaktadır.
  4.  

 

UNESCO

            Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü ya da (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization),

                Birleşmiş Milletler ‘in özel bir kurumu olarak, II. Dünya Savaşı’ndan sonra, 1946 yılında kurulmuştur.

                Bu kurumun yasası 1945 yılı Kasım ayında Londra’da 44 ülkenin temsilcilerinin katıldıkları bir toplantıda kabul edilmiştir.

                Merkezi Paris’te bulunan ve Genel Konferans, Yürütme Konseyi, Sekreterlik olmak üzere üç organı olan UNESCO eğitim, bilim ve kültür alanlarındaki amaçlarını, kendisine üye olan her devlette kurulan Milli Komisyonlar aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

 

 

 

 

 

            Genel Konferans

                Üye devletlerin temsilcilerinden oluşan Genel Konferans 1946-1953 yılları arasında halind

e her yıl toplanmışken, 1954′dan bu yana iki yılda bir toplanmaktadır. Bugüne kadarsa 26 Genel Konferans

toplanmıştır. UNESCO’nun çalışma programlarını kabul eder ve bütçeyi belirler.

            Yürütme Konseyi

                Genel Konferans’a katılan ve hükümetlerince aday gösterilen temsilciler arasından dört yıl için seçilen UNESCO Yürütme Konseyi 58 üyeden oluşur.

                Genel Konferansça altı yıl için seçilen bir Genel Direktör ‘ün yönetimi altında çalışan UNESCO Sekreterliği, eğitim, bilim, kültür ve iletişim bölümlerine ayrılmıştır.

 

SANAYİ VEYA ENDÜSTRİ DEVRİMİ

                Sanayi Devrimi ya da Endüstri Devrimi, Avrupa‘da 18. ve 19. yüzyıllarda yeni buluşların üretime olan etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinelerin makineleşmiş endüstriyi doğurması, bu gelişmelerin de Avrupa’daki sermaye birikimini arttırmasına denir.

                Düşünsel nedenlerin yanında, sanayi devrimini doğuran diğer nedenler şunlardır:

v  Hızlı nüfus artışı.

v  Tarımdaki gelişmeler bu sektördeki nüfus ihtiyacını azaltarak bu nüfusun kentlere göç etmesine neden oldu. Böylece kent sanayisine hazır işgücü oluştu.

v  Yaşam düzeyi yükseldi. Eskiden lüks sayılan şeker, kahve, çay gibi mallar artık orta sınıf ve alt sınıflar için doğal bir gereksinme olmaya başlıyordu. Bu da dolaylı olarak tüketim malı talebini arttırdı.

v  Geniş çaplı yağmalar, sanayi devriminin en önemli finans kaynağı olmuştur. Gerek İspanyollar tarafından yağmalanan Orta Amerika altınları, gerekse de İspanyol gemilerini vuran, yağmacıları yağmalayan İngiliz gemileri, Avrupa’ya tonlarca altın taşımıştır. Bütün bunlar 16. ve 17. yüzyıllarda, sanayi devrimine götüren süreçleri desteklemiştir.

v  Hindistan’da 23 Haziran 1753 tarihinde, Fransız birliklerini savaş alanında yenen İngilizler (Plessey Savaşı), Babür imparatorlarının devasa hazinesine el koymuşlardı. Bu hazinenin İngiltere’ye taşınmasıyla bu ülke ekonomisinde ortaya çıkan para ve finans olanaklarının, dokuma ve buhar makineleriyle ilgili tüm teknik buluşların 1758-1791 tarihleri arasında gerçekleşmesini açıklamada birincil argüman olduğu söylenebilir.18. ile 19. yüzyıllar arası oluşmuştur.

Sömürgecilik. Avrupa ülkeleri yeni koloniler oluşturarak buradan getirdikleri malları sanayide kullanmaya başladılar, işlediler ve tekrar sömürgelere sattılar.

v  Küçük burjuvazinin gelişmesi ve orta sınıfın zenginleşmeye başlaması bir itici kuvvet oldu.

Kapitalizm. Orta sınıfın zenginleşmesi sürecine paralel olarak kapital birikimi oluşmaya başladı. Böylece yeni yatırım alanları aranmaya başlandı.

v  Taşıma ve teknolojide meydana gelen gelişmeler

v  Protestan reformu; “Bugün çok çalışıp yarını düşünmek” öğretisinin önemli bir değer olarak yerleşmesi,

v  17. yy Aydınlanma Dönemi‘nde, aklın başat konumu ve bilimsel bilginin akıl yoluyla inşa edilme süreci.

Bilimsel yöntem ve rasyonel düşünme ilkelerinin bilimleri ortaya çıkarması ve teknolojik gelişmeleri etkilemesi,

Fransız Devrimi aracılığıyla sanayi toplumuna uygun siyasal bir yapılanmanın temellerinin atılması,

 

            Sanayi Devriminin Önce İngiltere’de Başlamasının Nedenini Şöyledir:

v  İngiltere’de uzun süredir bir anayasal monarşi düzeni oluşmuştur. Bu düzenin temelinde mülkiyet hakkının ve bireysel hak ve özgürlüklerin korunması yatar.

v  18. yüzyıl İngiltere’si zaten dünyanın mali merkezi konumunda idi. Borsa ve bankacılık sektörleri diğer ülkelerden çok ileri idi.

v  Parlamento, kapitalizm ilkeleri doğrultusunda iç piyasada özgür rekabeti önleyici bütün engelleri kaldırmıştı.

v  İngiltere, sanayi için gerekli en temel hammaddeler olan kömür ve demir yönünden zengin yeraltı kaynaklarına sahipti.

v  İngiltere, dünyanın en büyük sömürge imparatorluğu idi. Bu da ona hammadde kaynakları ve üretilmiş mallar için geniş pazar olanağı sağladı.

v  İngiliz donanması ve güçlü ticaret filoları, taşımacılığı kolaylaştırdı.

v  İngiltere Avrupa’da zaten Rönesans döneminden beri dokumacılık sanayinde başı çekiyordu.

v  İngiltere bir ada ülkesidir. Bundan dolayı Avrupa’daki derebeylik mücadelesi, savaşlar, mezhep kavgaları gibi olaylardan uzak kalmıştır.

 

            Sonuçları

                Batı’nın toplumsal sınıf yapısında değişmeler [değiştir]Sanayi devrimi Avrupa’da burjuva sınıfının yapı değiştirmesine ve yeni bir işçi sınıfının doğmasına yol açtı. Eski burjuva sınıfına şimdi fabrika sahipleri de katılmıştı. Burjuva sınıfı artık her ülkede en zengin sınıfı oluşturuyordu. Ancak ülkelerin çoğunda orta sınıf pek çok siyasal ve sosyal haklardan mahrumdular. Bu haklarını elde etmek için 19. yüzyılın bitişini beklemek gerekecekti.

            Acı sonuç: Çocuk işçiler Avrupa’da sanayi devrimi öncesinde de bir işçi sınıfı vardı. Bu sınıf her zaman çoğunlukta ancak bilinçsiz durumda idi. Sanayi devrimi sonucunda işçi sınıfı bilinçlenmeye başladı. Toplumların hemen hepsinde en kalabalık sınıfını oluşturdu. İşçi sınıfı, yoğunluğuna karşın ekonomik ve siyasal haklardan mahrumdu. Ücretleri düşük, yaşama ve çalışma koşulları çok kötüydü. Çalışma saatleri uzun, fabrikalar havasız ve her türlü sağlık koşullarından uzaktı.

                Siyasal açıdan oy hakları yoktu. Sendikalaşma ve grev yasaktı. Ancak işçiler artık bu durumun farkında ve bilincindeydiler.

 

                Yukardaki sonuçlar yanında genel sonuçları şu şekilde ifade edebiliriz;

            1.Sosyalizmin Gelişmesi:

                Sanayi devriminin yarattığı işçi sınıfı hakları ile ilgili olarak sosyalizm görüşü ortaya çıktı. Bu görüş önceleri ütopik (hayali) sosyalizm olarak gelişti, daha sonra Karl Marx ve Friedrich Engels sosyalizmi geliştirerek bilimsel sosyalizmi ortaya koydular. Böylece toplumdaki uzlaşmaz sınıflar (burjuvazi ve proletarya) arasındaki çatışma daha çok keskinleşti. Sosyalizm, komünist topluma geçiş için bir araç olarak kabul edildi.

 

 

 

            2.Kentleşme Ve Nüfus Artışı

                Sanayi devriminin bir başka etkisi de nüfus artışı konusunda oldu. Sanayileşme sayesinde tarım makineleşmiş, böylece aynı miktar toprak daha fazla insanı besleyebilir hale gelmişti.

                Ayrıca kent sanayi tarım sektörü dışındaki insanlara iş sağlayarak daha fazla insanı besleyebilir duruma gelmişti.

                Sanayi devrimi kentlerde nüfus yığılmalarına da neden olmuştur. 1920′lerde A.B.D. nüfusunun yarısı kentlerde yaşıyordu. Kentleşme önemli sorunları da beraberinde getirdi. Gecekondu bölgeleri büyüdü. Bu bölgeler havasız, pis ve kalabalıktı.

            3. Kitle Toplumu

                İşçilerin fabrikalarda toplanması ve fabrikaların da kentsel alanlara yığılmasıyla giderek kentler kırsal alanları yutmaya başladı. Bu gelişme tıp bilimindeki yeniliklerle ortaya çıkan nüfus artışı ve bu nüfusu doyurmak için gıda maddesi bulma çabalarıyla birleştiğinde 20. yüzyılın değişmez özelliği olan kitle toplumu tarihteki yerini aldı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DÜNYADAKİ BÜYÜK EKONOMİK KRİZLER

1929 Dünya Ekonomik Bunalımı

                1929 da başlayan (etkilerini ancak 1930 yılının sonlarında tam anlamıyla hissettiren) ve 1930′lu yıllar boyunca devam eden ekonomi buhrana verilen isimdir. Buhran, Kuzey Amerika ve Avrupa‘yı merkez almasına rağmen, dünyanın geri kalanında da (özellikle de sanayileşmiş ülkelerde) yıkıcı etkiler yaratmıştır.

                Büyük Bunalım en çok sanayileşmiş şehirleri vurmuş, bu kentlerde bir işsizler ve evsizler ordusu yaratmıştır. Bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat faaliyetleri durmuş; tarım ürünü fiyatlarındaki %40-60′lık düşüş, çiftçileri ve kırsal bölge nüfusunu kötü etkilemiştir. Talebin beklenmedik düzeyde düşmesi nedeniyle madencilik alanı buhranın en fazla etkilendiği sektörlerden biri olmuştur. Büyük Bunalım farklı ülkelerde farklı tarihlerde sona ermiştir.

                1929 Bunalımı temelde Amerika’da borsanın çöküşüne ithaf edilse de; o yıllarda yeryüzündeki ekonomik koşullara, krizin büyüklüğü ve etkisine bakıldığında Büyük Dünya Bunalımı adını almayı hakkettiği açıkça görülmektedir. Bunalım dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına neden olmuştur. 1929 yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla %7 oranında düştüğü düşünülürse 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu tahmin edilebilir.

                Dünyayı bu denli etkileyen büyük bunalımı sebep ve sonuçları ile anlayabilmek için öncelikle I. Dünya Savaşı sonrasında dünyada oluşan ekonomik ve sosyal koşulları göz önünde bulundurmak gerekir. I. Dünya Savaşı dolaylı ya da doğrudan tüm dünyayı etkilemekle beraber, savaş sonrasında oluşan dünya tablosundaki en önemli figürler gerek yaşadıkları değişimler gerek dünya ekonomisine etkilerinden dolayı Amerika, İngiltere ve Almanya oldu.

                Savaşa kadar dünyada hegemonik güç sayılan İngiltere, kanayan bir ülke durumuna geldi. Savaş sonrası Amerika’dan alınan borçla yeniden kurulan altın standardıyla değer kazanan pound, İngiliz ihracatının azalmasına sebep oldu. Daha az ihracat daha fazla altının dışa akımına bu da yeniden borçlanmaya neden oldu. O yıllarda Almanya ise Amerika’nın savaş sonrasında geri istediği tazminat sorunuyla karşı karşıyaydı. Ekonomisi durma noktasına gelen Almanya, tazminat sorununa çözüm olarak para basmayı denedi. Bu para Amerika tarafından kabul edilmediği gibi Almanya’da hiperenflasyona neden oldu. Daha sonra tazminat sorunu 1924 yılında Amerika’nın önerdiği Dawes Planı ile çözülmeye çalışıldı. Bu planda Amerika Almanya’ya yeniden yapılanması için kredi verecek; yapılanmasını tamamlayan Almanya daha sonra tazminatını ödeyecekti.

 

            Krizin Sebepleri

                Büyük kriz öncesindeki atmosfere bir göz attıktan sonra krizin sebepleri ve gelişimi üzerinde durmak gerekir. Dünyayı etkileyen pek çok olay üzerinde olduğu gibi bu olayın da sebepleri üzerinde çok sayıda araştırmalar ve değişik yorumlar yapıldı ancak bunların genelinde yer alan ortak birkaç sebebi şöyle sıralayabiliriz:

                Birincisi; Amerika’daki şirketlerin mali güçleriydi. 1870′li yıllarda Amerika’da irili ufaklı pek çok şirket varken I. Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşmek zorunda kalmış ve savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardır. Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50’si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu.

                İkinci bir sebep de bankaların kötü yapılanmış olmasıydı. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. Örneğin şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan yasalar yoktu. Bu yüzden yatırımcı senedini aldığı firma hakkında yeterince bilgiye sahip olamıyordu. Yine ticari bankaları yatırım bankalarından ayıran yasalar da mevcut değildi.

                Üçüncü bir sebebin de, başkan Hoover yönetiminin ekonomi alanındaki tecrübesizliği olduğu söylenebilir. Bu düşüncenin savunucularına göre başkan Hoover yönetimi, 1920′lerde hüküm süren liberal ekonomi anlayışına göre ekonomiye devlet müdahalesi yapmamayı uygun görmüştü. Ancak 1929 krizine müdahale etmemenin toplumsal maliyeti çok büyük olmuştu. Daha sonraları başkan müdahaleye karar verdiğinde ise hem çok geç olmuştu hem de müdahale başarılı değildi. Örneğin devlet bütçesini dengelemek için devlet harcamalarını kısması ve vergileri arttırmasının işsizliğe sebep olduğunu ve bunun da insanların satın alma gücünün azalmasına ve fiyatların düşmesine neden olduğu savunuldu.

                Hükümetin tecrübesizliğinin bir diğer göstergesi de altın standardına bağlı kalmakta ısrar edişiydi. Hükümet altına bağlı olmayan para basmayı reddederek sıkı bir para politikası izledi ve piyasada para bulunmayınca ekonomik faaliyetler durdu, reel sektör küçüldü. Bu da daha fazla işsizlik, daha az gelir demekti.

                Vurgulanması gereken son sebep ise; başta da belirtildiği gibi Amerika’nın dünya üzerindeki net kreditör olmasıydı. Bunun yanında I. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve İngiltere’den istediği tazminatların altın olarak ödenmesini talep ediyordu. Ancak yeryüzündeki altın stoğu yetersizdi ve var olan stoğu da zaten

                Amerika kontrol ediyordu. Bu sebeple de bahsedilen tazminatların ve kredilerin mal ve hizmet olarak ödenmesi denendi ancak bu da Amerika’nın kendi mal ve hizmet sektörünü vurdu. Son çare olarak gümrük duvarları koyma yoluna gidildi ancak bu da yalnızca dış ticareti küçülttü. Sonuçta Amerika hesapsızca vermiş olduğu kredileri geri alamadı.

 

2008 Ekonomik Krizi

                2008 yılının son aylarında ortaya çıkan ve dünyanın birçok ülkelerini olumsuz yönde etkileyen ekonomik gelişmelerdir. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımıyla kıyaslanan bu kriz özellikle Eylül 2008 ayında gözle görülür hale gelmiştir. ABD’deki taşınmaz mal piyasasının birden değer kaybetmesi ve bunun sonucu olarak tutulu satışlardaki kişisel iflasların artmasının bu krizi tetiklediği sanılmaktadır.

            Nedenleri

                2000′li yıllar boyunca başta petrol olmak üzere bütün emtia ve tarım ürünleri fiyatlarında büyük bir yükseliş gözlendi. Çin ve Hindistan gibi yüksek nüfuslu ülkelerde gözlenen ekonomik büyüme bu ürünlere olan talebi arttırdı ve fiyatların yükselmesine neden oldu. 2008 yılında gıda fiyatları tarihin en yüksek düzeylerine ulaştı. Altın ve petrol gibi değerli maddeler de tarihinin en yüksek değerini kazanırken ABD dolarının değeri hemen hemen bütün diğer para birimleri karşısında önemli ölçüde düşmüştür.

                Buna paralel olarak 2008 yılında Amerika Birleşik Devletlerindeki taşınmaz mal piyasasında (özellikle konut fiyatlarında) büyük bir düşüş yaşandı. ABD’deki konut fiyatları 2000′li yıllar boyunca büyük bir yükselme göstermişti. Bu yükselmenin bir nedeni de kolaylıkla elde edilebilen tutulu satışlar (mortgage) idi. Sürekli olarak yükselen konut fiyatları piyasalarda aşırı derecede iyimser bir hava yaratmış, bankaların düşük gelirli ailelere konut almak için kolayca kredi sağlamalarına yol açmıştı. Konut fiyatları inişe geçince birden bire subprime mortgage (yüksek risk ve yüksek faizli kredi) denilen bu kredi piyasası çökmüş, kredi faizlerini ödeyemeyen düşük gelirli ailelerin iflas etmelerine ve konutlarına el konmasına neden olmuştur.

                2008 yılı ilerledikçe subprime mortgage krizinin sadece küçük bir kesimi değil, bütün ABD mali sistemini etkilediği anlaşıldı. Düşük gelirli ailelere yüksek riskli kredi açan bu kurumlar kredi akitlerini birleştirip paketleyerek borsalarda alınıp satılabilen tahviller haline getirmişler, yatırım bankaları ve ticaret bankalarına satmışlardı. Elinde çok miktarda yüksek riskli konut kredisi tutan yatırım bankalarından Bear Stearns Mart ayında iflas ederek ABD hükümeti tarafından diğer bir yatırım bankası olan JPMorgan Chase’e satıldı. Bu iflası diğer bir yatırım bankası olan Lehman Brothers ve Merrill Lynch ve sigorta firması American International Group izledi. Washington Mutual ve Wachovia gibi bankalar iflas ederek diğer bankalara satıldılar. Bu krizi durdurmak için Eylül ayı sonlarında ABD Kongresi 700 milyar dolarlık bir kurtarma paketini onayladı.

                ABD’deki kriz kısa zamanda Avrupa’ya da sıçradı. İzlanda’nın 3 büyük bankası iflas etti. 2008 yılında İzlanda Kronası Avroya karşı % 40 değer kaybetti ve İzlanda’daki enflasyon oranı % 15′e ulaştı. Krallıktaki taşınmaz mal piyasası da aynen ABD gibi büyük bir düşüşe geçti.

 

2007-2008 Dünya Gıda Krizi

                2007 ve 2008 yıllarında dünya çapında gıda fiyatlarındaki yüksek artışlar bir küresel krize dönüşmüş, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklara, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde sosyal huzursuzlara neden olmuştur. Bu krizin nedeni tarım ürünleri üreten ülkelerdeki kuraklıklar ve petrol fiyatlarındaki artışlar gösterilmektedir. Petrol fiyatları gıdaların nakliye ve gıda endüstrisinde maliyet artışlarına neden olmuştur. Diğer faktörler ise gelişmiş ülkelerdeki bioyakıt kullanımının artmasıyla beraber tarıma ayrılan arazilerin azalması ve özellikle Asya’da toplumun orta-sınıftaki bireylerinin gıda ürünlerine olan taleplerinin artmasıdır. Bu ortam dünyadaki gıda stoklarının azalmasına ve gıda fiyatlarında yükselişlere neden oldu. Ayrıca finansal krizin etkisiyle yatırımcılar gıda ürünlerini yatırım aracı olarak görmüşlerdir. Bu durumda artışların hızlanmasına neden olmuştur. Birçok ülkede bu kriz ciddi sorunlar yaratmıştır.

                Türkiye‘de son gıda kriziyle beraber zamlar hızlandı. İstanbul fırıncılar odası artan un fiyatlarını göstererek ekmeğe zam yaptı. Pirinç fiyatlarında %130′a varan artışlar yaşandı. Bulgur ve makarna fiyatlarında önemli artışlar yaşandı.

                Buna karşın hükümetin aldığı önlemler gıda fiyatlarında azalmaya yol açmadı ve 2008 enflasyon hedefi olan %4′ün tutturulamayacağı Merkez Bankası Başkanı tarafından dile getirildi. Bazı ekonomistlere göre 2008 yılı enflasyonunu Türkiye’de tek hanede kalmayacağını söyledi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Ofisi Başkanı Kemal Derviş Türkiye ve Brezilya’da enflasyon tsunamisi yaşanabileceği ve bu ülkelerde 1 yıldan kısa bir süre içerisinde orta sınıfın alım gücünün ortalama %25 azaldığını belirtti.

 

1973 Petrol Krizi

                15 Ekim 1973 tarihinde Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Birliğinin OAPEC (OAPEC, OPEC üyesi Arap ülkeleriyle Mısır ve Suriye’den oluşur) Yom Kippur Savaşında ABD’nin İsrail Ordusuna destek vermesine karşılık olarak ilan ettiği petrol ambargosudur. OAPEC, ABD ve savaşta İsrail’den yana tavır sergileyen ülkelere artık petrol ihraç etmeyeceğini bildirir. Bununla beraber OPEC üyesi ülkeler dünya petrol fiyatlarını yükselterek ülkelerine giren kaynakları artırmaya karar verirler. Gelişmiş ülke sanayileri petrole bağımlı durumda olduğu için OPEC ülkelerinin önde gelen müşterileri durumundadır.1973 yılında petrol fiyatlarındaki şaşkınlık verici artış ve 1973-4 dönemindeki borsanın çöküşü 1929 Krizinden beri yaşanan küresel bir ekonomik krizdi ve sadece fiyat artışlarıyla açıklanamayacak mekanizmalara ve uzun dönem etkilerine sahipti.

 

 

 

 

Arap Petrol Ambargosu

                16 Ekim 1973 tarihinde OPEC petrol üretimini düşürüp, Batılı ülkelere özellikle de ABD ve Hollanda’ya petrol taşıyan sevkiyatlara ambargo koyar. Savaş sırasında Hollanda, İsrail’e silah sağlamış ve ülkesindeki havaalanlarından

                ABD’nin yardım uçuşları yapmasına izin vermiştir. OPEC ayrıca petrol fiyatlarını yükseltmiş ve arz azalmasına rağmen talep sabit kalınca fiyatlar muazzam artmıştır. Üretimin de sınırlanmasıyla petrol fiyatı sınırsızca artmaya başlar. Bretton Woods Antlaşmasının bozulmasıyla dünya finans sistemi zor durumdayken 1980’li yıllara kadar ekonomik durgunluk ve yüksek enflasyon çok sık yaşanacaktır.

 

Avrupa Krizi

                Yunanistan-İrlanda-İtalya-Portekiz. Bu ülkelerin Avrupalı bankalara borcu 2 trilyon 165 milyar dolar, eğer bu borcu ödeyemezlerse bir çok banka batacaktır.

                Yunanistan’ın borcunun % 21 i silinecekti fakat Almanya ve İngiltere (sarkozy ve Merkel) bu borcun %50 sini silmek istiyorlar. Yunanistan’ın toplam borcu 500 milyar dolar Avrupa finansal istikrar fonu bunu karşılayacak.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EN BÜYÜK GELİŞEN EKONOMİ ÇİN

                Çin 2000’li yıllara kadar adeta kapalı bir kutuydu. 1949’daki devrimden sonra, yaklaşık 40 yıl boyunca çok taraflı ticaretin dışında kaldı. 1986 yılında Pandora’nın kutusunun açılacağının ilk müjdesi verildi. Çin, Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’ne üye olmak için başvurdu. Üyelik müzakereleri süresince ekonomisini dünyayla bütünleştirmek için hızlı bir entegrasyona gitti. Yabancı yatırımcılar için WTO kurallarına uygun bir ortam yarattı. Merkezi planlama geleneğinden vazgeçip ekonomisini liberalleştirdi. 2001 yılında, yani ilk adımdan tam 15 yıl sonra da WTO’ya girdi. Çin bugün tüm dünyada ticari dengeleri değiştiren bir güç konumundadır. Global pazarın süper güçleri bile, sürekli gelişen bu dev ekonomi ile rekabetin yollarını aramaktadır. Bir taraftan da, sunduğu geniş yatırım fırsatlarının nasıl değerlendirilebileceği tartışılmakta.

                1970’li yılların sonlarında, Deng Xiaoping liderliğinde başlatılan ekonomik reform, Çin ekonomisini rekor düzeyde genişletti. Geçtiğimiz yıl Çin’in ekonomisi 1978 yılına oranla 20 katlık bir büyüklüğe ulaştı. Kayıtlara geçecek bu büyüme performansı aslında 3 temel faktöre dayanmaktadır. İlk olarak, Çin merkezi planlama anlayışını terk etti. Reform öncesi dönemde devlet fiyatları kontrol altında tutuyor, doğrudan verimliliğe müdahale ediyordu. Kârın ekonomide hiçbir anlamı yoktu. Bugün artık her bir malın fiyatı pazar içinde belirleniyor. Kârlar verimliliğe yansıyor. Verimli şirketler hızla büyürken, verimli olmayanlar yerinde sayıyor ya da ortadan kayboluyor. İkincisi, Çin son 20 yılda çok ciddi yatırımlar yaptı ve hiçbir ülkenin görmediği hatırı sayılır bir büyüklük yakaladı. Bu yatırımlar alışılmadık oranda bir tasarrufla sağlandı. Bugün Çin’in milli tasarruf oranı yüzde 35-40 düzeyinde. Üçüncüsü ekonomi son derece açık.

                Kotalar ve ithalat izinleri bertaraf edildi. Bugün hükümetin ithalat üzerine koyduğu vergi oranı yüzde 10’dan daha az. Çin, 2003’ten bu yana dünyanın en büyük ithalatçı ülkesi konumunda. Diğer yandan yüksek ithalat seviyeleri yerel pazardaki rekabeti de artırdı. Şirketleri daha üretken olmaya ve uluslararası standartlarda üretim yapmaya yönlendirdi. Sonuçta bütün bunlar, Çin’i hızla büyüyen dev bir ekonomi haline getirdi.

                Çin, WTO’ya girdikten sonra, o güne kadar zaten hızlı büyümüş olan ekonomisine yeni bir ivme kazandırdı. Çin’in geçtiğimiz yılki ihracat ve ithalat toplamı 1.1 trilyon doların üzerindeydi. Bu, 2001’deki rakamın iki katından daha fazladır.

                Yine aynı dönemde global ticaret hacmi yüzde 40 oranında büyüme gösterdi. 2004 yılında Çin’in global ticaret içerisindeki payı yüzde 6 düzeyinde olmasına rağmen, 2002-2004 yılları arasında  tek başına Çin, dünya ticaretinin gösterdiği büyümenin yüzde 30’unu oluşturdu.

                Bu, global ekonomi için açıkça hem bir meydan okuma hem de bir fırsat anlamına geliyor. Çin, Asya ülkeleri başta olmak üzere Latin Amerika’yı da içine alan geniş bir coğrafyada, ithalattaki büyümenin itici gücü olarak tanımlanıyor. Diğer yandan Çin bugün şüphesiz en ucuz maliyetle üretim yapan ülkedir. Global pazardaki pazar payı arttıkça, geleneksel üreticileri zora sokmaktadır.

                Çin yabancı şirketler için, hem ithalat hem de yatırım fırsatları açısından pek çok yeni ekonomik imkan sunmaktadır. Geçtiğimiz yıl Çin’in sabit varlıklar yatırımı 800 milyar dolara ulaşmıştır. Bunlardan büyük bölümü Çin’de üretilmesine rağmen, Çin’in makine ve ekipman ithalatı 200 milyar doların üzerinde olmuştur. Bu da Çin’in makine ve ekipman ithalatında dünyanın en büyük pazarlarından biri olduğunu gösteriyor.

                Diğer yandan geçtiğimiz yıl Çin’e yabancıların yaptığı yatırım 61 milyar dolar düzeyinde oldu. 2004’ün sonlarına doğru kümülatif doğrudan yatırım akışı yaklaşık 560 milyar dolara ulaştı. Bu rakam pek çok gelişmekte olan ülkenin uzaktan yakından erişebildiği bir rakam değildir.

                Çin’in son 20-25 yıllık gelişim stratejisi çok özel politik ve tarihsel etkenlerle şekillendi. Örneğin, 1966-1976 yılları arasında, 10 yıl süren kültürel devrim boyunca Çin kendini dünyanın geri kalanından soyutladı. Aynı şekilde 1980’li yıllarda ortaya çıkan merkezi planlama anlayışı bugün dünyada ya bir ya iki ülke ekonomisinde görülüyor. Ancak, Çin’in stratejisinin diğer ülkelerle bağdaştırılabileceği bazı unsurları da var. Öncelikle Çin, ekonomik gücün ve modernizasyonun global ekonomiden izole olarak sağlanamayacağının güçlü bir örneği. Çin kendi sınırlarını sistematik olarak WTO’ya girmeden çok önce kaldırmıştı. İkincisi, Çin bugün serbest ekonominin getirdiği pozitif sonuçların da güçlü bir örneğini teşkil ediyor. Çin ekonomisi, son 20 yıldır şüphesiz, kaynakların merkezi bir plan dahilinde tahsis edildiği 60 ya da 70’li yıllardan çok daha iyi bir performans gösteriyor. Türkiye hali hazırda Çin ile rekabet edebilmek için bazı yöntemler uygulamaya soktu. Örneğin, Çin’de üretilen ürünlere kota koydu. Bugün bu kotalar Çin’de üretim yapan tüm uluslararası markalar için geçerli. Sizce bu doğru bir yöntem mi, başka neler yapılabilir? Türkiye’nin 2005 yılının başında Çin’e koyduğu bu özel kotalar, WTO’nun izniyle konuldu. 31 Aralık 2004’te imzalanan Multifiber Anlaşması’na göre Türkiye ve tüm diğer WTO üyesi ülkeler Çin tekstil ve hazır giyim ürünlerine 4 yıl boyunca kota uygulayabilirler. Bu kotalar 2009 yılının başına kadar Türkiye’de iç piyasayı korumayı sağlayabilir. Ancak, Türkiye’nin Çin’e yönelik başlattığı ithalata kota uygulamasına Avrupa Birliği, ABD, Kanada ve Norveç gibi ülkeler katılmıyor. Bu durumda Çin’in global konfeksiyon sanayinde yükselişi devam edecektir. Bugüne kadar pek çok ülke Çin’den hammadde satın alarak kendi pazarlarındaki konumlarını güçlendirdiler. Örneğin, ABD’li otomotiv üreticileri, ABD’de ürettikleri otomobillerin parçalarını Çin’den satın alıyorlar. Yine ABD’li mobilya üreticileri ahşap mobilya parçalarını Çin’den alıyor. Çin’in gayri safi yurtiçi hasılasının yarısı üretim sektöründen geliyor. Bu da Çin’in dünyanın en büyük üretim kapasitesine sahip olan ülkesi olduğunu gösteriyor. Çin’den sourcing yapma potansiyeli gerçekten çok büyük. Pek çok ülkede, pek çok sektörden şirket bu şekilde üretim maliyetlerini düşürüyor ve rekabet avantajı sağlıyorlar. Türkiye de bunu yapabilir. Çin bugün dünyanın en büyük üçüncü ithalatçısı konumunda. 2004 yılı ithalatı 560 milyar dolara ulaştı. Makine ve ekipmanları en büyük ithalat kategorisi. Çin aynı zamanda çok büyük bir kimyasal ve yan ürünleri ile ham metal ithalatçısı.

            Çin’in  Güçlü Olduğu Sektörler

                Çin bugün iki alanda güçlü Çin’in dünya ekonomisi üzerindeki etkisi özellikle iki alanda çok güçlü biçimde hissediliyor. Birincisi, Çin bugün insan gücüne dayalı üretimde global pazarda gözle görülür bir üstünlüğe sahip. Sadece oyuncak, ayakkabı ya da tekstil ürünlerinde değil, tüketici elektroniği, iletişim ve bilgi teknolojileri ürünlerinde de güçlü.

v  EN BÜYÜK NOTEBOOK ÜRETİCİSİ: Bugün dünyada kullanılan notebookların üçte ikisi Çin’de üretiliyor. Ancak, bu bilgisayarlara giren pek çok parça diğer Asya ülkelerinden ya da ABD’den geliyor. Örneğin, yazılımı Microsoft, çipleri Intel üretiyor. Sonuçta yazılım ya da çip üretimi çok ciddi bir sermaye yatırımı gerektiriyor. Ancak, çipleri ve diğer bilgisayar parçalarını bir araya getirmek insan gücü istiyor. Çin’de bu var.

v  YATIRIM MALLARI VE HAMMADDE: Çin’in güçlü olduğu bir diğer alan da yatırım malları ve hammadde. 2002 ve 2003’te Çin, dünyanın en büyük çelik ürünleri ithalatçısıydı. Çin’in çelik ithalatının büyük bölümü bugün Kore, Japonya ve Tayvan’dan geliyor. Çin son yıllarda çok çeşitli mineraller, rafine edilmemiş yağ ve bazı diğer tarımsal ürünler konusunda da dünyanın en büyük ithalatçılarından biri konumuna geldi.

v  FİYATLARDA BELİRLEYİCİ: Ayrıca 2002-2003’te ekonomik büyümesi ivme kazanınca Çin, demir madeni, bakır, nikel, yağ, soya ve pamuk gibi ürünlerde de çok ciddi talep patlamasına sebep oldu. Öyle ki bu süreçte söz konusu ürünlerin hem kendi fiyatlarında hem de deniz aşırı lojistik hizmetlerinin fiyatlarında belirleyici rol oynadı. Yabancı yatırımcıya kapılar sonuna kadar açık durumda.

v  İŞ GÜCÜ FAZLA: Çin’in üretim gücü pek çok kaynaktan geliyor. Bunlardan bir tanesi, Çin’in ülke genelinde çok büyük bir iş gücüne sahip olması. Bu iş gücü, hemen ekonomik faaliyetin içerisine katılmaya da hazır durumda. Üstelik bu geçiş çok da yumuşak oluyor çünkü ülkede çok az tarımsal faaliyet var. Verim de çok düşük olduğu için kırsal bölgelerdeki nüfus kolaylıkla modern üretim tesislerine iş gücü olarak yönlendirilebiliyor.

v  HİÇBİR SINIRLAMA YOK. İkincisi, Çin doğrudan yabancı yatırımı almak için nispeten serbest bir çevreye sahip. Üretimde yabancıların sahipliğini sınırlayan neredeyse hiçbir  kural yok. Çin ayrıca yabancı sermayeyi çekmek için vergi indirimi gibi pek çok kolaylık da sağlıyor. Yabancılar da Çin’e kendi teknolojilerini, kendi yönetim biçimlerini ve global pazarlama yöntemlerini getiriyorlar. Bugün yabancı firmalar Çin’de üretimin üçte birini elinde tutuyor. Çin’in ihracatının yarısından fazlasını da onlar gerçekleştiriyor.

            (Çin bugün Türkiye için en büyük tehdidi tekstil ve hazır giyimde gösteriyor. Global konfeksiyon sanayinde Çin’in pazar payı yüzde 20 düzeyinde. Ancak  Japonya, Avustralya gibi ithalat sınırlaması olmayan ülkelerde Çin’in pazar payı yüzde 60’lara ulaşıyor. Kotların da kalkmasıyla birlikte, Çin’in önümüzdeki dönem global pazar payını daha da artırması bekleniyor. Türkiye Çin le Nasıl Rekabet Etmeli: Türk tekstilcisi için tek çıkış noktasının yüksek değerli özel ürünlere yönelmeleri olduğuna inanıyorum. Büyük hacimli standart koton tekstil ürünlerinde Türkiye değil, hiçbir ülkenin Çin ile rekabet etmesi mümkün değil. Ama Türkiye Avrupaya yakın olmanın avantajlarını kullanabilir. Hızlı tedarik gerektiren nitelikli ürünleri Avrupaya satabilir. )

 

TÜRKİYE EKONOMİSİ İLE İLGİLİ GENEL BİLGİLER

            Türkiye’deki İktisat Kongreleri;

            I. İktisat Kongresi

                17 Şubat 1923 tarihinde düzenlenen I. İktisat Kongresi’ndeki tablo ile, Kurtuluş Savaşından galip olarak çıkan Türkiye, Osmanlıdan devralınan borç yükü ile karşı karşıya, halkın büyük çoğunluğu fakir ve eğitimsiz, sanayisi yok denecek kadar az ve sermaye birikiminden yoksun, geri kalmış bir ülke konumundaydı. Bu Kongrenin ortaya konulan fikirler açısından o dönemin Türkiye ekonomisini yeniden inşa etmede büyük katkıları olmuştur.

 

II. İktisat Kongresi

                1981 yılında düzenlenen II. İzmir İktisat Kongresi ise, iktisadi ve siyasi bunalımların gözlendiği, iktisadi olarak içe dönük sanayileşmenin yarattığı bunalımların biriktiği ve hemen ardından bu alanlarda büyük değişimlerin gözlendiği bir dönemde düzenlenmiştir.

 

            III. İktisat Kongresi

                1992 yılında düzenlenen III. İzmir İktisat Kongresi, bu değişim ortasında olan ve coğrafi açıdan etrafında siyasi çalkalanmaların gözlendiği Türkiye için, iktisadi açıdan gelecek yüzyıla hazırlanmada, hedefleri belirlemede, kamu ve özel kesimin fikirlerini ortaya koymada önemli bir yere sahiptir.

                1930 yılında Merkez Bankası kurulmuş ve Türk Parasını Koruma Kanunu TBMM’de kabul edilmiştir. Merkez Bankası özerk bir yapıya sahiptir ve para politikalarının belirlenmesinde önemli rol oynar.

 

24 Ocak Kararları

                24 Ocak Kararları ile 1980 öncesi dönemde uygulanan ithal ikameci büyüme stratejisi terk edilerek dışa açık büyüme stratejisi uygulamaya konulmuş ve büyüme stratejisi, temel olarak, verimlilikte artış sağlamayı ve ekonominin rekabet gücünü artırmayı amaçlamıştır. Bu çerçevede, piyasa ekonomisinin kurumsallaşması yönünde adımlar atılmıştır.

 

Türkiye’deki Beş Yıllık Kalkınma Planları

                Devlet Planlama Teşkilatının kurulduğu tarihten bugüne kadar 9 adet Beş Yıllık Kalkınma Planı uygu­lamaya konulmuştur. Planların iktisadi felsefeleri ve yaklaşımları kapsamında; 1960 öncesi planları: devletçi, kısmi, 1960-1980 planları: karma ekono­mi, bütüncül, 1980-2000 planları: liberal, stratejik olarak nitelendirilebilir. 1980 öncesinde sanayileş­mede “ithalat ikamesi politikaları”, 1980 sonrası ise “açık ekonomiye geçiş” yönlendirici olmuştur.

Türkiye, 1963 yılında planlı döneme girerken, ülkenin sosyoekonomik potansiyelini değerlen­dirmek ve bu potansiyeli orta dönemde planlarla en iyi şekilde yönlendirebilmek için, amaç ve hedef­lerin önceliklerini tespit eden 15 yıllık perspektif plan hazırlama gereğini duymuştur.


 


              I. II ve III. Beş Yıllık Kalkınma Planları:

                1963-1977 perspektif plana göre hazırlanmış olup; I. Beş Yıllık Kalkınma Planı temel altyapı yatırımlarına, istihdam sorununa ve yeniden düzenleme konularına ağırlık verirken, II. Beş Yıllık Kalkınma Planı özellikle sanayi sektörünün ekonomide sürükleyici sektör niteliği kazanması ilkesini benimsemiştir.

Değişen dünya şartları ve Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ilişkileri dikkate alınarak 1973-1995 dönemini kapsayan yeni bir perspektif plan hazırlanmıştır. Yeni perspektif plan I995′te ulaşılmak istenen gelir seviyesi ve üretim yapısını belirlemiş, mevcut potansiyelin en yüksek seviyede değerlendirilmesini amaçlamıştır.

Yeni perspektife göre hazırlanan III. Beş Yıllık Kalkınma Planı, gelir seviyesinin arttırılmasını, sanayileşmenin özellikle ara ve yatırım malı üreten sektörlerde hızlandırılmasını ve dış kaynaklara bağımlılığın azaltılmasını amaçlamıştır.


 

            IV. Beş Yıllık Kalkınma Planı:

                
IV. Beş Yıllık Kalkınma Planı, kamu kesimi ağırlıklı sanayileşme stratejisini benimsemiş ödemeler dengesini iyileştirmeyi ve ekonominin kendine yeterli hale getirilmesini hedef almıştır.

 

            V. Beş Yıllık Kalkınma Planı:

                V. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Türk ekonomisinin dışa açılmasına ve ihracata öncelik veren kalkınma politikalarının uygulanmasına ağırlık vermiştir. Ekonomiye kamu müdahalesinin asgari seviyeye indirilmesini, liberal bir dış ticaret ve yabancı sermaye politikasının uygulanmasını, altyapı ve konut yatırımlarının arttırılmasını ve bölgeler arası gelişmişlik farklarının azaltılmasını öngörmüştür.


 

            VI. Beş Yıllık Kalkınma Planı:

                
VI. Beş Yıllık Kalkınma Planının temel önceliklerini ise birbirleriyle ilişkili üç ana noktada toplamak mümkündür. Bunlar, enflasyonu tedricen düşürmek, kaynakları artan oranda imalat sanayine yönlendirmek ve sosyal politikalara daha fazla ağırlık vermektir.

Türkiye’yi 2000′li yıllara hazırlamanın gerekli alt yapısını oluşturmak amacıyla hazırlanan ve 1996 yılında uygulamaya, giren VII. Beş Yıllık Kalkınma Planı yaklaşımının ortaya koyduğu perspektif ise öncelikleri ve politikaları itibarıyla çağın değişen ekonomik ve sosyal gelişmelerini dikkate almaktadır.

1970′lerin ortasından itibaren gelişmiş ülkelerin önemli bir bölümünde, özellikle teknolojik gelişimi yavaşlayan ülkelerde bazı tıkanmalar yaşandığı ve bu somut durumun izlenmekte olan müdahaleci devlet ve refah devleti politikalarının sorgulanma­sına yol açtığı görülmektedir. Artık, bu politikaların küreselleşmenin hızlandırdığı rekabetçi bir dünyada sürdürülmesinin mümkün olmadığı, bunun bölge­sel entegrasyonlara katılmanın temel gereği olduğu ve bu gelişime ayak uyduramayan ülke ekonomi­lerinin marjinalleşerek küçüleceği ortaya çıkmıştır.

Bu çerçevede, ortaya çıkabilecek dar boğazları öngörüp gidermek ve dünyanın değişen koşul­larının gereği olarak, Avrupa Birliği ile ya da genel olarak dünya ile bütünleşmek sürecine uyumda yaşanabilecek sıkıntıları aşmak için yapısal ve kurumsal nitelikte önlemler almak büyük önem kazanmıştır.

 

            VII. Beş Yıllık Kalkınma Planı:

                VII. Beş Yıllık Kalkınma Planı bu temel anlayışla hazırlanmıştır.

VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005) ekonomik istikrarın sağlanması yanında, yapısal ve kurumsal düzenlemeler, rekabet gücünün artırıl­ması, AB’ye- uyum, bilgi çağına geçişin altyapısının oluşturulmasına başlanması, teknoloji üretimi ve gelir dağılımındaki farklılıkların azaltılmasında etkileşimli yaklaşımla bölge ve il planlamalarına öncelik verilmesine göre hazırlanmış ve TBMM onayı ile yürürlüğe girmiştir.

 

            VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı:

                VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı küresel ve ülke düzeyinde orta ve uzun dönem stratejileri kapsayan dinamik ve sürekli yenilenen bir yapıya sahiptir.

VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı dönemi, toplumun yaşam kalitesinin yükseldiği, kesintisiz ve istikrarlı büyüme sürecine girildiği, Avrupa Birliği üyeliği sürecindeki temel dönüşümlerin gerçekleştirildiği, dünya ile bütünleşmenin sağlandığı ve ülkemizin dünyada ve bölgesinde daha güçlü, etkili ve saygın yer edindiği bir dönem olmuştur.



 

            IX. Kalkınma Planı:

                IX. Kalkınma Planı (2007-2013), değişimin çok boyutlu ve hızlı bir şekilde yaşandığı, rekabetin yoğunlaştığı ve belirsizliklerin arttığı bir döneme rastlamaktadır. Küreselleşmenin her alanda etkili olduğu, bireyler, kurumlar ve uluslar için fırsatların ve risklerin arttığı bu dönemde, Plan Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda bütüncül bir yaklaşımla gerçekleştireceği dönüşümleri ortaya koyan temel politika dokümanıdır. Bu kapsamda Dokuzuncu Kalkınma Planı, “İstikrar içinde büyü­ yen, gelirini daha adil paylaşan, küresel ölçekte rekabet gücüne sahip, bilgi toplumuna dönüşen, AB’ye üyelik için uyum sürecini tamamlamış bir Türkiye” vizyonu ve Uzun Vadeli Strateji (2001- 2023) çerçevesinde hazırlanmıştır.

Türkiye’yi 21. yüzyıla hazırlamanın gerekli alt yapısını oluşturmak amacıyla hazırlanan 2001-2023 yıllarını kapsayan Uzun Vadeli Gelişme Stratejisinin ortaya koyduğu perspektif, öncelikleri ve politikaları itibarıyla çağın değişen ekonomik ve sosyal geliş­melerini dikkate almaktadır.

Uzun Vadeli Gelişme Stratejisinin temel amacı; Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyini aşma hedefi doğrultusunda, Türkiye’nin 21. yüzyıl­da kültür ve uygarlığın en ileri aşamasına ulaşarak dünya standardında üreten, gelirini adil paylaşan insan hak ve sorumluluklarını güvenceye alan, hukukun üstünlüğünü, katılımcı demokrasiyi, laik­liği, din ve vicdan özgürlüğünü en üst düzeyde gerçekleştiren, küresel düzeyde etkili bir dünya devleti olmasıdır. Bilgi toplumuna dönüşümün sağlanarak dünya hasılasından daha yüksek oranda pay alınması, toplumun yaşam kalitesinin yüksel­tilmesi, bilim ve uygarlığa katkı ile bölgesel ve küresel düzeylerdeki kararlarda etkin söz sahipliği, uzun vadeli gelişme stratejisinin nesnel amaçlarını oluşturmaktadır. Türkiye ekonomisinin 2020′lerde dünyanın en büyük ilk on ekonomisi arasında yerini alması öngörülmektedir.

Uzun Vadeli Gelişme Stratejisi, dünyada yaşan­makta olan kapsamlı ve hızlı değişimi göz önünde bulundurarak, ekonomik ve toplumsal dönüşüm­lerin yönlendirilmesinde önemli bir işlev üstlene­cektir. Amaçlanan dönüşümün daha uyumlu biçimde ve etkin kaynak kullanımıyla, Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde gerçekleştirilme­sinde Planların önemli katkısı olacaktır.

Türkiye’nin, jeo stratejik konumu, kültürel birikimi ve ekonomik ve sosyal alanda sağlayacağı gelişmeler sonucu 2010′larda bölgesel bir güç olarak etkinliğini daha da arttırması, 2020′lerde ise küresel bir güç olması hedeflenmektedir. Türkiye, mevcut birikimiyle bu hedefleri gerçekleştirebilecek güce sahiptir.

 

TÜRKİYENİN DOĞAL KAYNAKLARI

Madenler –Zenginlikler Ve Çıkarıldığı Yerler;

DEMİR: Demir çelik sanayinin ham maddesidir. Çıkarılan demirler İskenderun, Ereğli ve Karabük demir-çelik fabrikalarında işlenir. Hekimhan(Malatya), Divriği (Sivas), Eymir (Balıkesir), Simav(Kütahya)

KROM: Demir çelik sanayinde çeliğin sertleştirilmesin-de ve paslanmaz çelik üretiminde kullanılır. Çıkarılan krom Elazığ ve Antakya Ferro-krom işletmelerinde kullanılır. Fethiye, Köyceğiz, Milas (Muğla) Guleman (Elazığ)

BAKIR: Elektrik ve elektronik sanayinin ham maddesidir. Çıkarılan bakır Samsun ve Murgul bakır işletmelerinde işlenmektedir. Murgul ( Artvin) Küre (Kastamonu)

BOR: Jet ve roket yakıtı, cam, elyaf, porselen, lehim, fotoğrafçılık ve deterjan gibi birçok alanda kullanılır. Bigadiç, Susurluk (Balıkesir)Seyitgazi(Eskişehir), Emet ( Kütahya)

BOKSİT: Alüminyumun hammaddesidir. Çıkarılan boksit Konya Seydişehir Alüminyum tesislerinde işlenir. Seydişehir(Konya) Akseki( Antakya)

CİVA: Sıvı halde bulunan tek madendir. Eczacılıkta kullanılır. Ödemiş(İzmir), Sarayönü(Konya)

KURŞUN-ÇİNKO: Kurşun, elektrik kabloları, boya yapımı, cephane, zırh ve boru yapımında kullanılır. Çinko, Paslanmaya karşı dirençli olduğu için kaplamada kullanılır.  Keban (Elazığ), Akdağmadeni (Yozgat)

KÜKÜRT: Kimya, kâğıt, tarım ilaçları, gübre, çeşitli ilaç ve patlayıcı madde yapımında kullanılır. Keçiborlu( Isparta)

FOSFAT: Suni gübre, çimento, cam ve kimya sanayinde kullanılır. Mazıdağı (Mardin)

TAŞKÖMÜRÜ: Demir çelik ve kimya sanayinde enerji kaynağı olarak kullanılır. Taşkömürü yataklarının tamamı Zonguldak havzasındadır.

LİNYİT: Daha çok ısınmada, termik santrallerde ve sanayi tesislerinde yakıt olarak kullanılır. Tavşanlı, Seyitömer. Tunçbilek(Kütahya) Soma(Muğla), Yatağan(Muğla), Çeltek(Amasya), Elbistan (Maraş)

PETROL: Günümüzün en önemli enerji kaynağıdır. Önemli Petrol Rafinerileri: Mersin(Ataş), İzmit( İpraş), İzmir( Aliağa), Kırıkkale ( Orta Anadolu). Ülkemizin başlıca petrol yatakları Güney Doğu Anadolu Bölgesindedir (Garzan, Raman, Batman, Siirt, Diyarbakır)Ülkemizin petrol ihtiyacının 1/5 i ülkemizden çıkarılır. Kalanı ithal edilir.

DOĞALGAZ: Ülkemiz enerji ihtiyacının yaklaşık %40’ı doğalgazdan karşılanmaktadır. Doğalgazla çalışan ilk termik santrali Hamitabat’ta bulunmaktadır. Doğalgaz yataklarımız Hamitabat (Kırklareli), ve Çamurlu (Mardin) dedir. Ülkemizin doğalgaz rezervleri yeterli değildir. Rusya, Cezayir, Türkmenistan, İran, Kazakistan gibi ülkelerden ithal edilir. Buda ülkemizin enerjide dışa bağımlılığını artırmaktadır.

JEOTERMAL: Fay hatlarının bulunduğu Ege bölgesinde yaygın olarak görülür. Denizli (Sarayköy)de sıcak sudan elektrik üretim yapılmaktadır. Sarayköy(Denizli), Balçova (İzmir), Germencik (Aydın), Tuzla(Çanakkale), Kızılcahamam (Ankara) Kırşehir, Afyon

HİDROELEKTİRİK: Su gücünden elde edilen enerjidir. Ülkemizin ortalama yükseltisi fazla olduğundan hidroelektrik enerji potansiyeli yüksektir. Çok sayıda barajlardan elektrik enerjisi üretilmektedir.

RADYOAKTİF MİNERALLER: Radyoaktif mineraller, nükleer enerji üretiminde kullanılır. Uranyum ve toryum gibi radyoaktif maddelerin parçalanmasıyla enerji elde edilir. Ülkemizde Aydın, Uşak, Manisa, Çanakkale ve Yozgat yörelerinde uranyum, Eskişehir çevresinde toryum yatakları tespit edilmiştir. Fakat, şu anda, ülkemizde radyoaktif maddelerden nükleer enerji üretimi yapılmamaktadır.

GÜNEŞ ENERJİSİ: Türkiye ve özellikle güney bölgelerimiz, Güneş enerjisinden iyi yararlanabilecek bir konuma sahiptir. Bu enerjiden, en çok su ısıtmada faydalanılır. Ayrıca, sera ısıtmasında, su pompası çalıştırılmasında, bazı elektronik aletlerin çalıştırılmasında, vs. Güneş enerjisi kullanılmaktadır.

 

TÜRKİYEDE TİCARET

                Üretilen mal ve hizmetlerin alınıp satılmasına ticaret denir. İç ve dış ticaret olmak üzere ikiye ayrılır.

            1. İç Ticaret

                Ülke sınırları içinde, bölge ve bölümler arasında yapılan ticarete iç ticaret denir.
Türkiye’de çok canlı bir ticaret vardır. Bunda etkili olan faktörler şunlardır:
• Sanayi kuruluşlarının dengesiz dağılımı
• Bölgeler arasında yetişen tarım ürünlerinin farklı olması
• Nüfusun dengesiz dağılımı
• Hayvansal maddelerin her yerde üretilememesi
Ülkemizde bazı il merkezleri ticaret şehirleri özelliği kazanmışlardır. Bunlar, İstanbul, Bursa, İzmit, İzmir, Denizli, Adana, Gaziantep, Diyarbakır, Ankara, Konya, Kayseri, Samsun, Trabzon, Erzurum ve Malatya gibi illerdir. Bu merkezlerde ticaretin gelişmesinde, ulaşım yolları üzerinde bulunmalarının büyük etkisi olmuştur.
İhracat (Dış satım): Bir ülkenin başka ülkelere yaptığı satışlardır.
İthalat (Dış alım): Bir ülkenin başka ülkelerden aldığı mallara denir.

            2. Dış Ticaret

                Bir ülkenin başka ülkelerle yaptığı alışverişe dış ticaret denir. Dış ticaretin para karşılığına dış ticaret hacmi denir. Gelişmiş ülkelerde dış ticaret hacmi fazla, gelişmemiş ülkelerde düşüktür. Yine, gelişmiş ülkelerde ihracat, genelde ithalattan daha fazladır. Bu ülkeler dışarıdan daha çok hammadde alıp dışarıya işlenmiş sanayi ürünleri satarlar. Az gelişmiş ülkeler ise dışardan daha çok işlenmiş sanayi ürünleri alıp, dışarıya tarım ürünleri veya ham maddeler satarlar.

Türkiye’de, Cumhuriyetin ilk yıllarında çok az olan dış ticaret hacmi, artan nüfus ve canlanan ekonomiye bağlı olarak artış göstermiştir.
1980′li yıllara kadar Türkiye’de,
• Dış ticaret hacmi düşük, ihracatta tarım ve maden ürünleri, ithalatta ise daha çok işlenmiş sanayi ürünleri önemliydi.
• 1980′li yıllardan sonra, dış ticaret hacmi arttı. İhracatta sanayi ürünlerinin payı % 90 lara çıktı. İthalatta ise fabrika kuracak aletlerin, yatırım mallarının ve hammaddelerin oranı artmıştır.
Başlıca İhraç Ürünlerimiz
• Tarım ürünleri (Pamuk, fındık, tütün, baklagiller, kuru ve yaş meyveler)
• Dokuma ve tekstil ürünleri
• Hayvan ve hayvansal ürünler (Deri, yumurta, yün, tiftik)
• Bitkisel yağlar
• Bazı dayanıklı tüketim malları (Televizyon, buzdolabı, vs.)
• İpekli dokuma ve giyim eşyaları
• Mobilya, çimento, cam ve seramik ürünleri
• Madenler (krom, bakır, cıva, demir, bor, tuz)
Başlıca İthal Ürünlerimiz
Fabrika kurmaya yarayan aletler, ham petrol, ilaç ve kimyasal maddeler, elektronik araçlar, motorlu araçlar, silah, optik araçlar, tropikal ürünler (muz, kahve, hurma, pirinç)
Dış ticaretimizde önemli ülkeler
Almanya, İtalya, ABD, İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, Japonya, İran, Suudi Arabistan ve son yıllarda Rusya Federasyonu, Gürcistan ve Orta Asya ülkeleri (Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan )
Ülkemizde son yıllarda uygulanmak istenen diğer bir ticaret şekli de serbest ticarettir. Serbest ticarette ülkeler ürettikleri çeşitli malları, belli yerlerde kurulacak pazarlarda gümrük vergisi ödemeden pazarlamaktadır.

                Ülkemizde serbest ticaret bölgesi olarak şu anda İstanbul, Mersin, İzmir, İskenderun, Antalya ve Trabzon illeri belirlenmiştir.

 

 

Türkiye’de Enerji

 

 

 

BTC Boru Hattı

                Türkiye, enerji ihtiyacı olarak, petrol tüketiminin yaklaşık %90’ını ithalat ile karşılıyor. 1990′lı yıllarda doğalgaz kullanımına son derece yoğun bir biçimde geçiş yaşandı. Özellikle büyük kentlerin ısınma sistemleri doğalgazla çalışır hale getirildi. Hidroelektrik üretim biçimi açısından elinde çok büyük fırsatlar olan bir ülke olmasına karşın Türkiye, doğalgazı elektrik üretiminde de kullanmaya başladı. Doğalgaz ve petrol rezervi bulunan Türkiye petrol ve doğal gaz ihraç eder. Ancak OPEC’e üye değildir.

                Türkiye, kömür de ihraç etmektedir, ne var ki, kalitesiz ve taklit olan ayrıca Çernobil faciasına damgasını vuran ithal Sibirya kömürü de pazarlarda daha fazla yer kaplıyor.

            Bakü–Tiflis–Ceyhan Petrol Boru Hattı ya da kısaca BTC, Azerbaycan petrolünü Gürcistan üzerinden Türkiye’nin Akdeniz kıyılarına taşımayı amaçlayan bir petrol boru hattı projesidir.

                Tüm Dünya’da ucuz ve istikrarlı enerji kaynaklarına sahip olabilmek için yoğun bir mücadelenin yaşandığı ve Sovyetler Birliği’nin 1991 yılının sonunda resmen dağılmasının ardından Kafkaslar ve Hazar Denizi çevresinin bu mücadelenin en çok hissedildiği bölge olduğu düşüldüğünde BTC Boru Hattı’nın stratejik bir öneme sahip olduğu söylenebilir.

 

TÜRKİYENİN İHRACATI

                2011 yılında Türkiye’nin ihracatının 115 milyar dolardan 127 milyar dolara artması bekleniyor.  Türkiye ihracatının, geleneksel pazarı olan Avrupa Birliği (AB) ülkeleri kriz döneminde de ihracattaki ağırlığını korudu ve deyim yerindeyse ihracatı krizdeki Avrupa ülkeleri kurtardı. Türkiye’nin 2010 ihracatındaki 11,8 milyar dolarlık artışın, 5,2 milyar dolarını krizin yoğun yaşandığı AB’deki 7 ülkesi sağladı.

                İhracatta ilk sıralarda yer alan Fransa’ya ihracatta ise 2009 yılına göre geçen yıl 173,3 milyon dolar gerileme yaşandı. Fransa’ya 6 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirildi.

                Almanya 11 milyar dolar, İngiltere 7 milyar dolar, ırak, İtalya, Fransa 6 milyar dolar, Rusya, Amerika 4 milyar dolar, Birleşik Arap Emirlikleri, İspanya, İran 3 milyar dolar, İsrail, Çin, Romanya, Hollanda, Mısır 2 milyar dolar, Belçika, Suriye, Libya 1 milyar dolar,

 

            Türkiye’nin İhraç Ettiği Ürünler

                Tekstil, Hazır Giyim, Meyve Sebze, Demir Çelik ürünleri, Bor madeni, Fındık, Zeytin, Üzüm,  İncir,  Turunçgiller,  Tütün,  Pamuk, Beyaz eşya ve çeşitli madenler (özellikle Bor, krom ve bakır)

 

TÜRKİYE’NİN İTHALATI

            2011 yılı ithalatının ise 190 milyar dolardan artarak 199,5 milyar dolar olması bekleniyor.  Geçen yıl en fazla ithalatın yapıldığı ülke ise 21,6 milyar dolarla Rusya Federasyonu oldu. Rusya’yı 17,5 milyar dolarlık ithalatla Almanya ve 17,2 milyar dolarlık ithalatla Çin izledi. Rusya 21 milyar dolar, ABD 12 milyar dolar, İtalya 10 milyar dolar, İran 8 milyar dolar, İngiltere, İspanya ve G.Kore 5  milyar dolar.

 

            Türkiye’nin İthal Ettiği Ürünler

                Ham petrol,  Çeşitli makineler ve kimyasal maddeler,  Motorlu taşıtlar, Kahve, Kakao, Baharat

v  • Tarım Sektöründe;  Çay, kahve, muz, kauçuk, pirinç,

v  • İmalat Sanayi Sektöründe; Sanayi ham maddeleri, ilaç, boya, madeni yakıtlar, pamuk, yağlar, teknolojik araçlar, suni gübre

 

 

 

 

 

 

BÖLÜM II

TEORİK EKONOMİ

 

3.EKONOMİK FAALİYETLER

Ekonomik faaliyetlerin en önemlileri üretim ve tüketimdir. Pazarlama bir hizmet üretimi olarak mütalaa edildiğinden bu konudaki faaliyetler de üretim kavramı çerçevesinde değerlendirilir. Diğer taraftan üretimden faktörlerin pay alması anlamına gelen bölüşümde, üretim ve tüketim yanında bir ekonomik faaliyet sayılabilir. Üretim ve tüketim, piyasadaki arz ve talep mekanizmasının temelini oluşturan faaliyetlerdir. Belirli koşullarda üreticiler karlarını tüketiciler ise faydalarını maksimum kılmak isterler. Mikro ekonomi, belirli koşullarda üreticiler için kar, tüketiciler için faydanın nasıl maximize edileceğini inceler. Milli gelir ve faktörlerin istihdamı gibi konular ise makro ekonomi çerçevesinde incelenir.

     Ekonomik faaliyetler aşağıdaki gibi özetle açıklanabilir:

  1. Üretim

     İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak için mal ve hizmet meydana getirmek veya bunların faydalarını arttırmak amacına yönelik faaliyetleridir.

     Malların faydaları aşağıdaki yollarla edinilebilir:

  1. Şekil değişikliği (Buğdaydan un, pamuktan iplik gibi)
  2. Zaman değişikliği (Bol zamanlarda stoklayıp kıt zamanlarda piyasaya arz etmek)
  3. Mekân değişikliği (Bol yerlerden kıt yerlere nakletmek)
  4. Mülkiyet değişikliği (Az ihtiyaç duyanlardan çok ihtiyaç duyanlara aktarmak)

 

 

  1.  Tüketim

        Tüketim insan ihtiyaçlarının karşılanması amacı ile mal ve hizmetlerin doğrudan kullanılmasıdır. Tüketim ekonomik faaliyetlerin son aşaması olarak kabul edilir. Bu aşamada kullanılan mal ve hizmetlerin tükenip yok olması şart değildir. Örneğin, dekorasyon için alınan mallar estetik ihtiyaçların karşılanması için kullanılırlar ve bu kullanımda söz konusu mallar yok olmazlar, eskimezler veya eksilmezler.

  1. Bölüşüm

        Bölüşüm, üretim faktörlerinin üretime yaptıkları katkılardan dolayı üretilen değerlerden pay almalarıdır. Bu paylar tabii faktörler için rant, emek için ücret, sermaye için faiz ve teşebbüs için kardır.

1)       Rant:  Rant, ihtiyaca göre kıt olan tabii faktörleri üretimde kullanabilmek için ödenen bedeldir. Bilindiği gibi tabii faktörler olan toprak, hava, güneş ısısı gibi tabiatta bulunan şeylerdir. Bunların bir kısmı ihtiyaca göre boldur. Üretime katılmaları karşılığında bir bedel ödenmez. Örneğin, hava, güneş ışığı ve ısısı gibi. Ancak bu kaynakların bir kısmı kıttır. Mülkiyet konusudur. Bunları üretimde kullanabilmek için sahibine kira ödenmesi gerekmektedir. Örneğin arazi sahibine kira ödenmelidir.

      Halk dilinde rant, kira anlamında kullanılmakta ve herhangi bir ürünün (ev, otomobil vs.) kiralanması karşılığında periyodik olarak ödenen bedelleri ifade etmektedir.

       Rant sadece araziye has bir gelir değildir. Diğer üretim faktörlerinin gelirleri bu faktörlerin transfer kazançlarının üzerinde olabilir. Gelirin transfer kazancını aşan kısmı bir çeşit ranttır. Örneğin bir ses sanatçısının aldığı ücretin büyük bir kısmı, şehir merkezindeki bir büronun kirasının, mesken olarak kullanılacağı zaman getireceği kiradan fazla olan kısmı ranttır. Bir üretim faktörünün arz fiyatı üzerinde sağladığı kazanç rant olarak kabul edilebilir.

2)       Ücret:  İnsanlar tarafından üretimde harcanan fikri ve bedeni enerjinin karşılığı olan bedeldir. Para ile ödenen ücretlere nakdi ücret, mal ile ödenen ücretlere de ayni ücret adı verilmektedir.

Para ekonomisinin geçerli olduğu ülkelerde ücretin para ile ödenmesi şarttır. Ayni ücret daha ziyade para ekonomisinin gelişmediği, kapitalizmden önceki dönemlere has bir ücret vb. ücret çeşitleri de vardır.

3)       Faiz:  Faiz, sermayenin belirli bir süre üretimde kullanılması için ödenen bedeldir. Faiz nakdi sermayenin belirli bir süre üretimde kullanılmasının fiyatı olup, geri ödenmesi vaad edilen para miktarı ile borç verilen para miktarı arasındaki farka eşittir. Örneğin; bir kimse bir sene sonra 11.000 lira ödenmesine karşılık 10.000 liralık kredi almışsa 1000 lira bir senelik kredinin faizidir. Bu nedenle faiz kısaca kredinin bedeli şeklinde de tanımlanabilir.

4)       Kâr: Kâr, bir üretim faaliyetinde müteşebbisin diğer faktörleri bir araya getirip aktive etmesi ve zarar riskini yüklenmesi karşılığı elde ettiği gelirdir. İşletme açısından kar belirli bir dönemde toplam gelirler ile giderler arasındaki fark olarak tanımlanabilir.

 

4.EKONOMİK SORUNLAR VE ÇÖZÜM YOLLARI

İnsanların ihtiyaçlarının karşılanmasında temel ekonomik sorun kaynakların ihtiyaçlara göre sınırlı ve yetersiz oluşudur. Üretimde ve tüketimde alternatiflerin olması dolayısı ile tüm ekonomilerde aşağıdaki soruların cevaplandırılması gerekir.

  1. Ne üretilecek? Hangi mallara öncelik tanınacaktır?
  2. Ne miktarda üretim yapılacaktır?
  3. Nasıl bir teknoloji ile üretim yapılacaktır? Hangi faktörler ne oranda kullanılacaktır?
  4. Kimler için üretim yapılacaktır? Üretimde kimler ne kadar pay alacaklardır?

Bu sorular değişik ekonomiler sistemlerde değişik şekillerde cevaplandırılır. Serbest rekabetin geçerli olduğu piyasa ekonomilerinde bu soruların cevapları fiyat mekanizması tarafından belirlenir. Böyle piyasalarda oluşan mal fiyatları neyin ne kadar üretileceği sorularının cevabını belirler. Aynı şekilde piyasada oluşan faktör fiyatları ise üretimin nasıl ve kimler için yapılacağı konusunda belirleyici olurlar.

Şöyle ki, bir mala karşı talep artarsa o malın fiyatı artar. Fiyatı artan mallarda kar oranı yükseldiğinden üreticilerde bu maldan daha çok miktarda üretirler. Aynı şekilde piyasada bir faktörün fiyatı örneğin işçi ücretleri artarsa üretim şekli bundan etkilenir ve üretimde otomasyona ağırlık verilir. Liberal ekonominin babası sayılan Adam Smith (1703-1790) serbest piyasadaki fiyat mekanizmasını ve kişisel çıkarları görünmez el olarak nitelemiş ve bu görünmez el sayesinde üreticilerin karının, tüketicilerin ise faydalarının en üst düzeyde gerçekleşebileceğini savunmuştur. Diğer taraftan üretimden alınan paylar, yeni tüketim, faktör gelirlerine bağlı bir olgudur. Geliri yüksek olan faktör sahipleri üretimden daha çok pay alırlar ve dolayısı ile daha çok üretim imkânına sahip olurlar.

Merkezi planlamanın hâkim olduğu sosyalist ekonomilerde yukarıda bahsedilen sorular cevapları merkezde hâkim olan siyasi otorite tarafından ideolojik tercihler doğrultusunda keyfi kararlarla belirlenir. Tecrübeler göstermiştir ki bu tür uygulamalarda mal ve hizmet üretiminde kalite, verimlilik ve kaynak kullanımı konularında önemli sorunlar meydana gelmektedir ve sistem bu sorunları tatmin edici bir şekilde çözememektedir. Dünya kamuoyu 90’lı yılların başında merkeziyetçi sistemlerin kendi yaşattıkları sorunların ağırlığı altında çöktüklerine şahit olmuştur.

 

 

5.EKONOMİK DOKTRİNLER

Doktrin, geniş anlamda felsefi bir inancın veya bilimsel bir görüşün genel bir şekilde ifade edilmesidir.

Bazı ekonomik doktrinleri kısaca inceleyelim:

Merkantilizm: Sömürgeciliği devletin gelişme olanağı olarak gören bir düşüncedir.

Fizyokratlar: Liberal (serbestiyetçi) düşüncedir. Tarımı esas alan doktrin anlamına gelir.

Klasikler: Özel mülkiyete ve ticari serbestiye dayanan kapitalis sistemin temelini oluşturur.

Sosyalizm: Kollektif veya sosyal mülkiyeti, özel mülkiyet yerine ikame etmek isteyen fikir hareketidir. Sosyalizm, sosyal haksızlıklara karşı bir tepki ve tarihsel bir aşama olarak kabul edilebilir. Sosyalizmin uygulandığı ülkelerde bireylerin refah ve standartları artırılamadığı gibi topluma hizmet etmek konusunda kişilere yapılan baskılar dayanılmaz boyutlara ulaşmıştır.

Neo-Klasikler: Emek-değer kuramına dayanır. Bir malın değeri, onun üretilmesi için toplumsal olarak zorunlu bulunan emek zamanıyla belirlenir.

Atatürk’ün Birinci İktisat Kongresi’nde söylediği gibi “Tam bağımsızlık ve hâkimiyetin gerçek temeli ekonomidir. Siyasal amaçlar ne kadar büyük olursa olsunlar ekonomik başarılarla taçlandırılamazlarsa uzun süre devam edemezler.”

 

 

 

 

6.EKONOMİK SİSTEMLER

1-Kapitalist Sistem: Liberal düşüncenin temeline oturtulmuştur. Sınırsız mülkiyet hakkına dayalı bireyci bir görüştür. Tam çalıştırmanın ve kaynak kullanımının piyasa mekanizması tarafından otomatik olarak çözülebileceği varsayımına dayanır. Kar ve kazanç yollarını açmak için her çareye başvurulabilen bir düzendir.

2-Sosyalist Sistem: Merkezi planlamaya dayanır. Kişilerin üretim araçları üzerinde mülkiyet hakkına sahip olması söz konusu değildir. Mülkiyetin topluma ait olması gerektiği ileri sürülür. Fiyatlar sistemi büyük ölçüde kaldırılmış, malların hangi miktarda, kim tarafından ve nasıl üretileceği konuları merkezi otoritenin yetkisine bırakılmıştır.

3-Karma Ekonomik Sistem: Kısaca piyasa sistemidir. Toplumdaki ailelerin talebi ve bu malları üretecek firmaların arzının oluşturduğu bir sistem içerisinde çözülür. Ekonomik sorunların çözümü fiyat sistemi tarafından sağlanır. Devlet düzenleyici bir rol üstlenir. Mekanizmanın toplum çıkarına aykırı çalışmasını önlemek için önemli değişiklikler ve müdahaleler gerekir. Piyasa mekanizması, devlet müdahaleleri ile yönlendirilir. Ülkemizde ve pek çok ülkede bir çeşit karma ekonomi sistemi uygulanmaktadır.

 

7.İHTİYAÇLAR

Günümüzde en zengin ve en gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların bile sayısız ihtiyaçları ve arzuları vardır. Bu ihtiyaç ve arzularını bu ülkelerde bile tam olarak karşılanabildiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü insan ihtiyaçları daima sınırsız olmaktadır. İhtiyaçlar yalnızca mal olarak değil hizmetlere de ihtiyaç vardır. Ekonomide bahsedilen ihtiyaçlar, mal ve hizmetlere yönelik ihtiyaçlardır. İnsanların manevi ihtiyaçları da vardır. Ancak bu ihtiyaçlar ekonomide yer almaz. Bazı ihtiyaçlar ve arzular insanlar için çok önemlidir. Örneğin acıktığımız zaman yemek yeme isteği, susadığımız zaman su içme isteği, üşüdüğümüz zaman giyinme isteği, yorulduğumuz zaman dinlenme, eğlenme, korunma, barınma gibi ihtiyaçların yanında bir de beğenilme, başarılı bir insan olma, arkadaş edinme, komşularla iyi geçinme ve benzeri gibi toplumun kişilere yüklediği bir takım ilişkiler ve sorumluluklar da vardır ki bunlarda ihtiyaçlar arasında saymak mümkündür.

Karşılandığı zaman sevinç ve mutluluk veren, karşılanmadığı zaman acı ve üzüntü veren duygulara ihtiyaç denir.

Ekonomi; yukarıda söylendiği gibi insanların ihtiyaçlarının karşılanması ile ilgili çalışmaları yapar. Ancak, bu çalışmaların sonucunda ihtiyaçları karşılayacak anlamında değerlendirilmemelidir. Zira öyle ihtiyaçlar vardır ki, insanların mutluluğunu veya mutsuzluğunu etkilememesine rağmen ekonomiyi ve ekonomistleri pek ilgilendirmez. Örneğin, bir insanın acıkması sonucu yemek yemesi, hastalanması sonucu ilaç alması yada eğlenme, ibadet etme ihtiyacı veyahut bir insanın akıllı olması veya sevgi, saygı gösterilmesi gibi ihtiyaçların giderilmesinde ekonomistlerin yapacağı bir şey yoktur. Ancak, bu gibi durumlarda diğer insanların yaptığı gibi ekonomistlerin yapacağı tek şey insan olarak onlara, ihtiyaç ve arzularına göre kişisel olarak yardımcı olmalarıdır. Karşılanan ihtiyaçların yerini diğer bir ihtiyaç alır.

Önem düzeylerine göre ihtiyaçlar ikiye ayrılır:

Zorunlu İhtiyaçlar: İnsanların yemek, içmek gibi temel ihtiyaçlarıdır. Bunlar devamlılık gösterir.

Lüks İhtiyaçlar: Karşılanmadıkları zaman, zorunlu ihtiyaçlar kadar acı vermeyen ihtiyaçlardır. İyi giyinmek,  otomobil sahibi olmak gibi.

Belirli mal ve hizmetle karşılanabilecek olan ihtiyaçlara ekonomik ihtiyaç denir.

Ekonomik ihtiyaçlar, yer ve zamana göre büyük farklılıklar gösterirler. Örneğin gelişmiş ülkelerdeki bir işçi için otomobil satın almak doğal bir gereksinim olarak düşünüldüğü halde, az gelişmiş bir ülkedeki bir işçi için bu ihtiyaç çok lükstür.

İhtiyaçların değişmesine neden olan diğer etkenler ise şu şekilde sıralanabilir: Fizyolojik etkenler, yaşanan doğal çevre, eğitim düzeyi, kişinin karakter özellikleri, toplumsal etkenler, kültürel etkenler, politik etkenler, inançlar.

8. MALLAR/ÜRÜNLER

İhtiyaçları karşılayan ve fiziksel özelliğe sahip olan temel unsurlara mal/Ürün denir.

Diğer bir tanıma göre ise; insanların ihtiyaçlarını doğrudan veya dolaylı olarak karşılamaya yarayan her şeye mal/Ürün denir.

Ürünler genel olarak ikiye ayrılır:

1.Serbest Ürünler

 Bütün insanların ihtiyaçlarına yetecek kadar bol olan mallara serbest ürünler denir. Serbest ürünlerin bir fiyatı olmaz. Çünkü bu ürünler dünyanın her yerinde vardır. Örneğin, hava gibi her yerde ve istenildiği kadar bulunduğu için bir fiyatı ve sahip çıkanı yoktur. Yani serbest bir üründür. Eğer her şey hava gibi bol miktarda bulunsaydı, dünyamız cennet olurdu ve böyle bir dünyada hiçbir ekonomik problem veya başka bir ilme gerek kalmazdı. Bütün ürünler hava gibi serbest mal olabilecekti. Ama insanlar, ekonomi ve diğer bilim dallarının var oluş sebepleri olan ve ihtiyaçların sınırsız olduğu bir dünyada yaşamakta, kıtlığa karşı bir ekonomi savaşı vermekte ve bu kıtlığın etkisini azaltmaya çalışmaktadır.

 

 

2.Ekonomik Ürünler

 Bedeli ödenerek alınan ürünlere ekonomik ürünler denir.

Ekonomik ürünler kendi arasında ikiye ayrılır: Tarımsal ürünler, Sanayi ürünleri

Tarımsal ürünler: Toprağın işlenip, ekilmesi ile elde edilen ve belirli bir bedelle satılabilen ürünlerdir.

Sanayi ürünleri: Çeşitli hammaddelerin işlenerek elde edilen ve belirli bir bedelle satılabilen ürünlerdir.

Sanayi ürünleride kendi arasında üçe ayrılır: Tüketim ürünleri, Ara ürünler, Yatırım ürünleri.

Yatırım ürünleri: Diğer ürünler ve hizmetlerin üretiminde kullanılan ürünlerdir. Örneğin, torna tezgâhları, fabrikalarda çalışan makineler vb. gibi ürünler.

Ara Ürünler: Son malın üretimi için kullanılan ürünlere ara ürün denir.

Son ürünler: Tüketim ürünlerine son ürünler de denir. Tüketicinin kullandığı ürünlerdir.

Tüketim ürünleri: Tüketicinin kullanımına hazır olan ürünlerdir. Dayanıklı tüketim ürünleri ve dayanıksız tüketim ürünleri olmak üzere ikiye ayrılır.

Dayanıklı Tüketim ürünleri: Uzun süre kullanılabilme özelliğine sahip olan ürünlere dayanıklı tüketim ürünleri denir. Örneğin,   buzdolabı, çamaşır makinesi, mobilya vb. gibi.

Dayanıksız Tüketim ürünleri: Kısa dönemde kullanılması gereken veya tüketilen ürünlere dayanıksız tüketim ürünleri denir. Örneğin, gıda maddeleri, sabun, sigara, ilaç vb. gibi.

Sayılan bu ihtiyaçların var olup olmaması veya bulunması “zor olan, kıt” ürünlerin karşılanabilmesiyle ilgili ortaya çıkan problemlerin “ne”, “nasıl”, “kimler tarafından” çözülmesi gerektiği ile ilgilidir.

İnsanların ihtiyaçlarına yönelik her ürün piyasada bol miktarda bulunsa, bedeli ödenerek elde edildiği zaman bile ekonomide “kıt ürün” sayılmaktadır. Demek oluyor ki, yemeğin, ilacın, buzdolabının, televizyonun, ekmeğin, zeytinin vs. piyasada bulunup bulunmaması ekonomiyi ve ekonomistleri ilgilendiren yönüdür.

 

9.HİZMET

İnsanların soyut ihtiyaçlarını karşılayan ve insana fayda sağlayan kavrama hizmet denir. Hizmetler de mallar gibi üretilebilirler. Hizmetler, mallar gibi stoklama özelliğine sahip değildir. Hizmetlerin ancak süreleri uzatılabilir. Hizmet yalnızca emek ile değil sermaye malları ile de sağlanır.

10.FAYDA

Bir mal veya hizmetin ihtiyaçları tatmin etme (karşılama) özelliğine fayda denir.

Her mal faydalı olmayabilir. Ama her malın fayda sağlaması istenir. Örneğin televizyonun, buzdolabının madde olarak varlığı, sağladığı fayda olmasa hiçbir önemi olmazdı. Bazı mallar da sağlığa zararlı olduklarından (sigara gibi) bir fayda sağlamadıkları halde ekonomik anlamda faydalıdırlar ve kıt mallara dahil edilirler. Fayda malın bünyesinde bulunan bir özelliktir. Öncelik sırası insandan insana değişebilmektedir.

11.KIYMET (DEĞER) 

Bireylerin kişisel ihtiyaçlarına, gelir ve kültür düzeylerine göre mal ve hizmetlerden sağlayacakları faydaya verdikleri öneme kıymet (değer) denir.

Tüketiciler mal ve hizmetlere, onların kendilerine sağladıkları fayda oranında değer(kıymet) verirler. Bazı durumlarda ise faydası çok olan birtakım mal ve hizmetlere az, faydası düşük olan mal ve hizmetlere ise daha fazla önem verildiği görülmektedir. Örneğin hava ve su çok faydalı olmalarına rağmen, bunların bol olması değerinin düşük olması sonucunu doğurur. Oysa bir ziynet eşyası olan altın ve elmasın faydası hava ve su ile karşılaştırılamayacak kadar azdır. Fakat kıt olmasından dolayı çok yüksek değere sahiptir.

12.SERVET

Bireylerin ve toplumların sahip olduğu mal stokuna servet denir.

Bireyler ve toplumlar, belirli bir dönemdeki ihtiyaçlarını, esas olarak o dönemde ürettiği mallarla karşılar. Fakat hiçbir birey yada toplum günü gününe yaşamaz. Yani yalnızca o dönemde meydana getirdiği malları kullanmaz. Önceki dönemlerde biriktirdiği mallardan da faydalanır.

Her ulusun ekonomisi, önceki dönemlerde topladığı mallardan oluşan küçük veya büyük bir mal stokuna sahiptir. Buna ulusal servet denir. Bu stok onun daha iyi yaşamasını sağlar. Dolayısıyla her ülke ekonomisinin amacı stoklanabilecek mallarının miktarını artırmaktır. Bu olay, bireysel anlamda düşünüldüğünde bireysel servet olarak ifade edilir.

13.ÜRETİM

 Üretim sürecine girin üretim unsurlarının üretim süreci içerisinde yapılarının başkalaştırılarak yeni bir ürün sağlanması olayına üretim denir.

Diğer bin tanıma göre ise; Hammaddeleri mamul mallara çevirmek amacıyla üretim elemanlarının bir araya getirme süreci ve işlemine üretim denir.

Ekonomide ihtiyaçlarımızı gideren mal ve hizmetlerin sürekli bulunabilmesi ve onlardan yeterli faydayı elde etmemizin temeli üretime dayanmaktadır.

Her bir üretim elemanın miktarı sınırlı olduğu için, üretilebilecek şeylerin de bir sınırı vardır.

 

 

14.ÜRETİM ELEMANLARI

Paranın ekonomik bir kaynak olduğunu düşünebiliriz. Ancak para yalnızca bir semboldür. Para kendi başına herhangi bir şey üretmez. İnsanların ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılacak kaynaklara üretim elemanları diyoruz. Üretim elemanları dörde ayrılır:

1-       Toprak

2-       Sermaye

3-       Emek

4-       Girişimci (müteşebbis)

1.Toprak

İnsani olmayan bütün doğal kaynakları içerir. Tarımsal arazi, inşaat arazisi, madenler ve cevherler, nehirler, okyanuslar ve atmosfer ile buralarda bulunan her şey akla gelir. Dolayısıyla hava ve su gibi doğada serbestçe bulunan malların arzı da bu gruba girer. Buna “tabiat” veya “doğa” da denir. Yer altı ve yer üstü kaynaklarını kapsar.

Ancak sanayi sektöründe bu kavram hammadde olarak anlaşılır. Yani diğer işletmelerden alınan yedek parça, çelik saç, boya vb. gibi. Toprak kavramı üretime kuruluş yeri olarak da katılabilir. Bir işletmenin çalışabilmesi için gerekli olan enerji de katılabilir.

2.Sermaye:

Malların ve hizmetlerin üretimini kolaylaştıran, toplumun veya bireyin biriktirdiği aktif varlıkların toplamına sermaye denir.

Sermaye; bir malın üretimine başlandıktan sonra bu malın gereksinimler için fayda yaratır şekle gelmesine kadar geçen zaman sürecinde üretim için gerekli maddeler olarak düşünülmedir.

Tesisler, fabrikalar ve makine donanımları, sermayenin en bilinen türleridir. Ancak toplum tarafından ortak kullanılan yollar, okullar, hastaneler toplumsal sermayeyi oluşturur. Eğitimli işgücünün ortaya koyduğu beceriler de insan sermayesini ortaya koyar.

Sermaye doğada bulunmayıp sonradan üretilir. Miktarının artırılması mümkündür.

Teknik sermaye; sabit sermaye ve döner sermaye olarak iki kısımda incelenir.

Sabit Sermaye; üretim süreci içinde yapı değiştirmez. Ancak, uzun dönemde belirli bir yıpranmaya uğrar.

Döner sermaye; Üretim sürecine katıldıklarında nitelik ve nicelikleri değişim gösteren unsurlardır.

Hukuki bakımdan sermaye; harcanmasına gerek kalmadan gelir sağlayabilen unsurlardır. Örneğin, elimizdeki bir tahvil bir süre sonra size belirli bir getiri sağlayacaktır.

Burada önemli olan nokta, ekonominin konusu olan sermayenin konusu olan sermayenin para olarak ifade edilebilen bir unsur olmadığıdır. Ancak, paranın satın alabileceği mal ve hizmetler sermaye olarak kabul edilmelidir. Sermaye fiziksel ve nakit (parasal) niteliği olan bir yapıya sahiptir.

3.Emek

Zekâ veya beden gücü ile üretime katılan insan unsuruna emek denir.

Dünyada yaşayan insanların yerine getirdikleri bütün işleri ifade eder. Sadece ücret veya maaş karşılığı değil, aynı zamanda aile içinde veya evde yerine getirilen işleri de kapsar. İster fiziksel olarak yapılan iş, isterse vasıflı zihinsel iş olsun, mesleklerin ve uğraşların her türü bu kategoriye girer. Üretimde kullanılan emek, yalnızca insanların fiziki ve fikri gücünden yararlanmak anlamını taşır. İnsanlar emekleri karşılığında ücret geliri elde ederler. Bu elde ettiği gelirin sağladığı fayda, bunu elde etmek için katlandığı güçlükten büyük olduğu sürece çalışır ve ücret gelirinin sağladığı faydanın katlanılan güçlüğe eşit olduğu denge durumuna kadar devam eder.

Bir ülke ekonomisindeki emek faktörü, o ülke nüfusu ile yakından ilgilidir. Ancak nüfusun tümünü iş gücü olarak kabul etmek doğru olmaz. Ülke nüfusunda çalışan ve çalışma arzusunda olan nüfus emek özelliğini taşımaktadır. Bir ülkedeki emek faktöründen yeterince yararlanılmıyorsa ekonomik bir kayba uğramanın yanı sıra, sosyal bir baskı da gündeme gelecektir.

4.Teşebbüs Ve Girişimci (Müteşebbis)

Teşebbüs, üretim ile ilgili kararları veren zihinsel güç ve iradedir. Bu zihinsel güç ve irade sahibine müteşebbis denir. Müteşebbis, diğer üretim faktörlerini bulan, uygun oranlarda bir araya getiren ve insanların ihtiyaçlarını karşılayacak mal ve hizmetleri üretip piyasaya arz eden kişidir. Diğer bir deyişle, Bir ekonomik olguyu düşünen, plânlayan ve etkin şekilde yürüten, diğer üç üretim elemanını da bilinçli şekilde koordine ederek bunları üretime katan güce girişimci (müteşebbis) denir.Diğer bir tanıma göre; parasını kâr getireceği düşünülen bir projeye yatırarak risk alan kişiye müteşebbis veya girişimci denir.

Müteşebbisin en önemli özelliği belirli bir riski üstlenmesidir. Müteşebbis bu riski, işletme sahibi veya işletme sahipleri olarak üstlenirler. Günümüzde işletmelerin idari kadrosunda çalışan profesyonel yöneticiler müteşebbis değildir. Müteşebbis üretim faaliyetine katılma sonucunda kâr elde eder.

Müteşebbisin fonksiyonlarını şu şekilde sıralanabilir:

1-       İşletmenin kurulma kararını verir.

2-       İşletmeyi bizzat yönetir veya yönetecek olanları tayin eder.

3-       İşletmede alınan kararların sonucuna katlanır ve bu kararların riskini taşır.

4-       İşletmenin nasıl yürütüleceğini planlar, işletmenin sürekliliğini ve kârlılığını sağlamak yönünde etkin kararlar alır.

Bunlardan başka, üretimde yeni bir teknoloji uygulayarak kalite üstünlüğü veya fiyat düşüklüğü sağlamak, üretimine yeni ihraç pazarları bulmak da müteşebbisliktir. Bu görevler veya nitelikler de müteşebbisin asıl görevi olan işletmeyi kurmak ve çalıştırmak kadar önemlidir.

Az gelişmiş ülkelerin niçin kalkınamadıklarına nedenleri araştırıldığında, bu ülkelerde toplum tarafından müteşebbislere değer verilmediği veya müteşebbis ruhlu insanların az olduğu sonucuna varmışlardır. O halde ülkemizin de gelişmiş ülkeler arasında yer almasının koşullarından biri de müteşebbislere gereken değer verilmesi ve sayılarının artırılmasıdır. Girişimcilik konusu ekonomik döngü içerisinde lokomotif alanlardan biri olduğu için bu konu ileride daha kapsamlı bir şekilde ele alınacaktır.

Üretim faktörleri bir zincirin halkaları gibidir. Bu halkalardan herhangi birindeki zayıflık diğerlerini de etkiler. Rant, ücret, faizi ve kar üretim faktörlerinin bedelleridir. Bu bedelleri meşru görmeyen görüşler üretimde aksamalara neden olmuşlar ve büyük bir yanılgı içinde olduklarını çok acı bir şekilde anlamışlardır.

Üretim faktörlerinin kamu malı olmasını savunan ve bireysel teşebbüs hürriyetini kısıtlayan sosyalist görüş 70 yılı aşkın bir sürede dünyanın büyük bir bölümünde uygulanmış ve sistemden kaynaklanan sorunların ağırlığı altında çökmüştür. Sosyalist ekonomilerde devletçiliğin kaçınılmaz sonucu olan kaynak israfı ve verim sorunu aşılamamıştır. Yaşanan tecrübeler her faktörün bedelinin meşru olduğu ve bu bedellerin ödenmesi gerektiği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Bu tecrübelerden yararlanan ülkeler diğerlerine göre daha hızlı gelişmiş ve vatandaşlarına daha yüksek refah düzeyi sağlayabilmişlerdir.

 

15. FİYAT

Değişime konu olan para miktarına fiyat denir. Değişim değerinin parayla ifadesi, fiyat kavramını oluşturur. Örneğin, bir deftere ödenen para miktarı bu malın fiyatıdır. Bir tarlanın kiraya verilmesiyle ödenen para toprağın fiyatıdır. Tüketim ve üretim olayını belirleyecek gelirin oluşumunu, kullanımını ve bölüşümünü sağlayan unsur, fiyatlar sistemidir.

Mal ve hizmetlerin alınıp satıldığı, mal piyasası adını verdiğimiz piyasada, değişime konu olan mal ve hizmetler için ödenen bedeller mal piyasası fiyatlarıdır.

Arz ve talep edilen üretim faktörleri için faktör piyasasında ödenen bedeller ise faktör piyasası fiyatlarıdır.

Mal piyasasında oluşan fiyatlar; efektif fiyatlar (piyasa fiyatları) ve virtüel fiyatlar (arzulanan fiyatlar) olmak üzere iki kısımda incelenir. Efektif fiyatlar; satın alınan mal ve hizmetler karşılığında fiilen ödenen para miktarıdır.

Mal piyasasındaki fiyatlar oluşturdukları piyasaya göre; Serbest piyasa fiyatları, tekel fiyatları ve eksik piyasa fiyatları olarak isimlendirilirler.

Mal piyasasında oluşan virtüel fiyatlar; satışa konu olan mal ve hizmetler için alıcı ve satıcı tarafından tasarlanan fiyatlardır. Henüz alım satıma konu olmamıştır. Bunlar arz ve talep fiyatlarıdır.

Arz fiyatları; işletmelerin üretip, satışa sundukları mal ve hizmetler için arzuladıkları fiyatlardır. İşyeri vitrinlerinde gördüğümüz fiyatlar bu tip fiyatlardır. Yani satıcının o malı satmayı arzuladığı fiyattır. Dolayısıyla bu fiyat bir pazarlık fiyatıdır.

Talep fiyatı; alıcıların bir malı almayı arzuladıkları fiyattır. İhtiyaçlarını gidermek arzusunda olan tüketiciler, belirli gelirleri ile satın alacakları mallar için en düşük fiyatı vermeyi arzu ederler.

Arz ve talep fiyatları birer virtüel fiyattır. Alıcı ile satıcı arasında yapılan pazarlık sonucu ortaya çıkan (razı olunan) fiyat ise efektif fiyat (piyasa fiyat) tır.

Faktör piyasasında ise üretim faktörlerinin üretime katılması karşılığında, bir bedel almaları söz konusudur. Toprağın fiyatı rant (getirim), emeğin fiyatı ücret, sermayenin fiyatı faiz, girişimcinin fiyatı kâr olarak ortaya çıkar.

Fiyatın Oluşumu:

Tüketiciler belirli gelirleriyle, ihtiyaçları için kendilerine en yüksek faydayı sağlayacak mal ve hizmetleri, mal ve hizmet piyasası olarak isimlendirilen piyasadan elde etmektedir. Diğer yandan, üreticiler, tüketicilerin istedikleri bu malları üreterek yine mal ve hizmet piyasasında onlara sunmaktadır. Satıcıların bu sunumlarına arz, tüketicilerin isteklerine ise talep denir. Arz ve talebin dengede olduğu durumda ise fiyat oluşur.

16.TALEP

Belirli bir dönemde, belirli bir maldan parayla desteklenmiş satın alma arzusuna talep denir.

Hepimiz, iyi bir ev, araba vb. gibi birçok şeye sahip olmak isteriz. Ancak bu mallar için biçilen fiyatları ödeyerek bunları satın almak çoğumuz için pek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle satın alma isteğinin para ile desteklenmiş olması gerekmektedir.

Talebin bazı özellikleri taşıması beklenir. Bunlar:

  • Belirli bir mal veya hizmetin her an bulunması,
  • Belirli bir dönemin kapsaması,
  • İhtiyaçları giderme konusunda fayda sağlaması,
  • Piyasada açıklanmış belli bir fiyatının olması,
  • Satın alma arzusunu destekleyen yeterli bir satın alma gücünün var olmasıdır.

Talebe etki eden faktörler:

Kısaca, piyasadaki alıcıların davranışlarına talep diyebiliriz. Alıcıların bu davranışları, malın fiyatı, tüketicilerin gelir düzeyi, tamamlayıcı malların fiyatı, rakip (ikame) malların fiyatı, nüfus gibi birçok unsurun etkisindedir.

  • Malın  piyasa fiyatı. Malın piyasa fiyatının yüksek olması, talebi azaltır. Malın piyasa fiyatının düşmesi ise talebi artırır.
  • Tüketicilerin gelir durumu. Tüketicilerin gelirlerinin fazla olması talebi artırır. Tüketici gelirlerinin az olması ise talebi azaltır.
  • Diğer malların fiyatları. Diğer mallar, iki gruba ayrılır. Bunlar; ikame malları (rakip mallar) ve tamamlayıcı mallardır.

Genelde fiyatı diğerine göre daha yüksek olan mal yerine ikame edilebilecek (o malın yerini tutabilecek) başka bir mal varsa tüketiciler taleplerini bu mallara kaydırırlar.

Tamamlayıcı mallar, genellikle bir malla beraber kullanılan diğer mallardır. Örneğin, fotoğraf makinesini ana mal olarak düşünürsek, fotoğraf makinesinin filmi tamamlayıcı maldır. Tamamlayıcı malın fiyatının yüksek olması ana mala olan talebi düşürür.

  • Bir maldan talep edilen miktarın, toplumun tutkuları ve zevkleri paralelinde değiştiğini söyleyebiliriz. Örneğin, çok ilgi gören blue-jeanlerin yerine, gençlerin başka bir tür giyeceğe ilgi göstermesi bu malın talebinin düşmesine neden olacaktır.
  • Nüfus. Bir maldan talep edilen miktarın nüfusun büyüklüğüne dağılımına ve yapısına da bağlı olarak değiştiğini söyleyebiliriz. Örneğin, İstanbul’daki et talebi ile Sinop’taki et talebinin miktarının çok farklı olacağı görülür.

Talep Kanunu: Diğer tüm faktörlerin sabit olduğu kabul edildiğinde, bir malın fiyatı yükseldiğinde talebi düşecektir. Aynı şekilde, malın fiyatı düştüğünde ise talep artacaktır. Bu kurala talep kanunu denir.

17.ARZ

Piyasadaki satıcı davranışlarına arz denir.

Bu davranışlar, satıcının belli bir zaman süreci içinde elinde bulundurduğu maldan değişik koşullarda satmaya razı olduğu durumdur.

Arzın Özellikleri:

  • Arzın oluşması için bir mal stokunun satışı söz konusu olmaktadır. Yani üreticinin satmak arzusu ile elinde bulundurduğu mal stoku arz olarak kabul edilmez.
  • Belirli bir malın, belirli bir fiyattan, belirli bir piyasada ve belirli bir zaman süreci içinde satışa çıkarılması gerekir.
  • Bu malın değişik koşullarda satılmaya razı olması gerekliliğidir.

Arza Etki Eden Faktörler:

  • Arz, malın fiyatına bağlıdır. İşletmelerin temel amaçları kârlarını en yüksek konuma çıkarmak olduğundan, bir malın fiyatının yüksek olması, işletmenin daha kârlı olmasını sağlayacaktır. O Halde, daha yüksek fiyat, daha yüksek miktarda arz demektir.
  • Bir malın arzı diğer malların fiyatına bağlıdır. Genelde diğer malların fiyatlarındaki yükselme karşısında, fiyatı artmayan malın üretimi cazip değildir. Çünkü fiyatı artan malı üretmek daha kârlıdır. Kısaca diğer malların fiyatlarının yükselmesi, söz konusu malın arzını düşürecektir.
  • Bir malın arzı, üretim faktörlerinin fiyatlarına bağlıdır. Bir faktörün, bir malın üretimindeki kullanım alanı fazla ise, bu faktörün fiyatında yükselmeye sebep olacağından, malın maliyetinin de yüksek olmasına sebep olacaktır. Maliyeti yükselen malın arzı düşecektir. Faktör fiyatlarının düşük olması durumunda, maliyet düşecek ve dolayısıyla arz artacaktır.
  • Üretim teknolojisindeki değişmeler. Örneğin, insan emeği yerine makinelerin kullanılması, üretimi artıracak, maliyeti düşürecek ve arzı artacaktır.
  • Üretim koluna özgü faktörler. Örneğin, tarımsal üretimde iklim koşullarının uygun olmaması, don, kuraklık gibi etkenlerde arzı etkiler. Diğer yandan, malın kendine özgü yapısı da arzı etkileyebilir. Bazı tarımsal malların bekletilmeden satılması gerekmektedir. Bu malın üreticisi malı en kısa zamanda pazara arz etmek zorunda kalacaktır.

Arz Kanunu

Diğer faktörler değişmez varsayıldığında, malın fiyatı yükseldikçe, arzı artar, malın fiyatı düştükçe arzı azalır. Bu kurala arz kanunu denir.

 Arz Talep Dengesi

1.Piyasa

Alıcı ile satıcıların karşı karşıya geldikleri yere piyasa denir.

Doğal olarak bazı malların piyasaları geniş, bazılarınınki ise dardır. Bu alıcı ve satıcı gruplarının farklı büyüklükte olmasından kaynaklanır.

Piyasalar; alıcıların ve satıcıların durumuna, alış veriş yapılan koşullara göre sınıflandırılabilir.

  • Tam Rekabet (Serbest Rekabet) Piyasası: Çok sayıda satıcı ile çok sayıda alıcının bulunduğu piyasadır.
  • Tekel (Monopol) Piyasası: Tek sayıda satıcı ile çok sayıda alıcının bulunduğu piyasadır.
  • Duopol Piyasası: İki satıcı ile çok sayıda alıcının bulunduğu piyasadır.
  • Duopson Piyasası: Çok sayıda satıcı ile iki alıcının bulunduğu piyasadır.
  • Monopson Piyasası: Çok sayıda satıcı ile tek sayıda alıcının bulunduğu piyasadır.
  • Oligopol Piyasası: İkiden çok satıcı ile çok sayıda alıcının bulunduğu piyasadır.
  • Oligopson Piyasası: Çok sayıda satıcı ile ikiden çok alıcının bulunduğu piyasadır.
  • Bileteral Monopol Piyasası: Tek sayıda satıcı ile tek sayıda alıcının bulunduğu piyasadır.

Yukarıdaki tanımları tablolaştırırsak,

Piyasanın Adı

Satıcı Sayısı

Alıcı Sayısı

Tam Rekabet

Çok

Çok

Monopol

Tek

Çok

Duopol

İki

Çok

Oligopol

Birkaç

Çok

Monopson

Çok

Tek

Duopson

Çok

İki

Oligopson

Çok

Birkaç

 

     

-Tam Rekabet Piyasası

Çok sayıda alıcı ve satıcının bulunduğu piyasaya tam rekabet piyasası denir. Bu tür piyasaların şu özeliği vardır:

  1. Çok sayıda alıcı ve satıcı vardır. Tek alıcı ve satıcı fiyatları etkileyemez.
  2. Her türlü alım ve satım serbesttir. Alım ve satım kararları özgürce verilir. Piyasaya giriş çıkış serbesttir.
  3. Piyasada şeffaflık ve açıklık vardır. Tüm alıcı ve satıcılar piyasada olup bitenden haberdardırlar.
  4.  Piyasada alım ve satıma konu olan mallar standarttır. Aralarında fark yoktur.

             - Monopol  (Tekel) Piyasa

Tek satıcı ve çok sayıda alıcının bulunduğu piyasalara monopol piyasa denir. ‘’Çok sayıda, kavramı her hangi bir alıcının fiyatları etkilemeyecek sayıda olmasını ifade eder. Tekel piyasası aşağıdaki gibi birçok nedenlerle meydana gelebilir.

  1. Tekelin bir kanunla kurulması  (Tekel İdaresi, Şeker A.Ş TCDD vb. gibi9
  2. Bazı malların miktar ve mahal olarak sınırlı oluşu (Anzer balı, bazı maden suları vb. ) 
  3. Bazı malların tekele müsait oluşu ( bir köy ile şehir arasındaki taşımacılık gibi,
  4. Bazı firmaların karter ve tröst kurup tek satıcı durumuna gelmeleri.

 Görüldüğü gibi ekonomik özgürlüklerin olduğu piyasa ekonomilerinde rekabet esas olmakla beraberi çeşitli sebeplerle tekeller kaçınılmaz olabilirler.

 

-Düopol ve Oligopol Piyasa

 Çok sayıda alıcı karşısında mal arz eden iki satıcı düopol piyasasını meydana getirir. Oligopol piyasalarında ise satıcı birkaç tanedir. Burada da söz konusu olan çokluk, tam rekabet piyasasının ana varsayımı olan atomisite ile karıştırılmamalıdır. Tam rekabet piyasasında satıcılar tek başlarına fiyatları etkileyemeyecek kadar çok sayıdadırlar ve bu nedenle birbirlerinden bağımsız olarak hareket ederler. Oligopolde ise firmaların tek başlarına fiyatları etkileyebilecekleri acıktır. Bu yüzden de hareketlerinde bağımsız değildirler; tersine firmaların fiyat ve miktar değişikliğine neden olan faaliyetleri birbirlerinin kararlarını etkiler. Firma sayısı arttıkça bu karşılıklı bağlılık azalır. Fakat hangi noktada oligopolün bitip tam rekabetin başlayacağını kesin olarak belirlemek olanaksızdır. Bu yüzden basit olarak, oligopolde firma sayısı çoktur ama tek başlarına fiyatı etkilemeyecek kadar da çok değildir, denilebilir.

     Duopal ve oligopolde firmaların kararları birbirlerine bağlı olduğuna göre, toplam piyasa talebi veri olsa bile tek firmanın arz ettiği mala olan talep ve dolayısıyla adı geçen firmanın faaliyeti piyasadaki diğer firmaların kararlarından etkilenir. Aralarında rekabet vardır. 1970’lerde yerli otomobil piyasasını duopole, günümüzdeki beyaz eşya piyasası oligopole örnek olarak gösterilir. 

-Monopson Piyasa

    Çok sayıda satıcının karşısında tek bir alıcının bulunduğu piyasalara monopson piyasası denir. Satıcının “ çok” olarak nitelendirilmesi tek bir satıcının piyasayı etkileyememesi anlamına gelmektedir. Şeker A.Ş gibi .

      Monopolcünün sattığı malın fiyatını belirleme gücüne sahip olduğu gibi monopsoncu da alacağı malın miktarını belirleyebilir ve böylece fiyatları kontrol etmeye çalışır.

       Monopsoncu firma içinde denge durumu MG=MM noktasıdır. Yani firma her birim mal için katlanacağı masrafın o maldan elde edeceği gelirse eşit olduğu noktaya kadar mal alacak ve karını maksimum kılacaktır .

-Düopson – Oligopson Piyasa

Piyasada çok sayıda satıcıya karşı iki alıcının bulunmasına düopson denir (Çay-Kur). Bu alıcılar aralarında anlaşmaya giderse monopsoncu avantajını kazanarak fiyatları etkilerler. Aksi halde aralarında rekabet ederek alım fiyatını yükseltirler.

Oligopson çok sayıda satıcı karşısında birkaç diye nitelendirilebilecek sayıda alıcının bulunduğu piyasalara denir. Süt alımı konusunda çok sayıda çiftçiye karşı bir bölgede birkaç mandıracının bulunması bu tür piyasalara örnek olarak gösterilebilir.

 Bu piyasalarda alıcıların aralarında anlaşmaya gitmeleri düopson piyasaya göre daha zor fakat mümkündür. Anlaşma durumunda alım fiyatlarını düşürebilirler. Fakat uygun dönemde fiyat belirlerken üreticilerin maliyetlerini düşünmek zorundadırlar. Aksi halde mal arzı hızla düşer. 

Fındık dış satımda Türk ihracatçılar oligopson piyasa ile karşı karşıyadır. Özellikle Avrupa’daki birkaç firma aralarında anlaşma yaparak fiyatları düşük tutma çabası içerisindedirler. Bu da Türk çiftçisinin zararına olmaktadır.

-Zincirleme  Monopol ve Bilateral ( İki taraflı ) Monopol Piyasa

Yukarıda belirtilen piyasaların yanında monopol ve bilateral monopol denen piyasa çeşitleri de vardır. Zincirleme monopolde bir firma hem mal alırken hem de satarken tekel durumdadır. Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş buna örnek gösterilebilir. Yani Türkiye de şeker piyasası zincirleme monopol piyasasına iyi bir örnektir. Bu piyasada firma alacağı malın miktarını satacağı malın fiyatına belirli sınırlar içinde kontrol gücüne sahiptir. Bilateral (iki yönlü) monopol piyasasında ise tek satıcı karşısında tek alıcı vardır. Bu piyasada fiyat karşılıklı pazarlık sonucunda belirlenir. (oto yedek parçacılar)

 

18.PİYASA KARAR BİRİMLERİ VE TESEBBÜS ÇEŞİTLERİ

1. Piyasa Karar Birimleri

Ekonominin kapsamına ve konusuna giren olaylar ve bu olaylar arasındaki ilişkiler bazı kimsenin veya grupların kararları ile ilgilidir. Ekonomik tercih ve kararlarını, alıcı veya satıcı olarak piyasaya yansıtan birimlere piyasa karar birimleri denir. Bunlar birey, aile, firma ve devlettir.

a.Birey: Piyasa karar birimlerinin yapı taşı bireydir. Bireysel çıkarlar piyasa mekanizmasının yakıtı gibidir. Bireysel karaların etkisi bireyin konumuna ve piyasa koşulların bağlı olarak değişiklikler gösterir. Bireysel karaların etkisi bireyin konumuna ve piyasa koşullarına bağlı olarak değişiklikler gösterir. Bireyler belirli bir harcama karşılığında faydasını maksimum veya belirli bir fayda için masraflarını minimum kılmak ister.

b.Aile:Aynı çatı altında yaşayan ve yaşantılarıyla birbirleriyle yakından ilgili olan         ve birçok ekonomik karalarını birlikte alan fertler topluluğudur. Ev halkı ekonomide genellikle nihai tüketim mallarının alıcısı olarak yada emek faktörünün satıcısı olarak yer alırı. Ailenin veya ev halkının bütün karar ve davranışlarında rasyonellik ilkelerine uyduğu, kendi, çıkarlarını koruyacak şekilde tutarlı hareket ettiği kabul edilir.

 c. Firma – Teşebbüs İşletme: Ekonomide teşebbüs, işletme ve firma kavramları aynı anlamda kullanılmaktadır. Teşebbüs, daha çok yasal ve ekonomik bir kuruluşu ifade ettiği halde işletme üretimin yapıldığı teknik bir birimdir. Bir teşebbüsün birden fazla işletmesi bulunabilir.

       Firma üretim için gerekli üretim faktörlerini ya satın alarak ya da kiralayarak temin eden, ihtiyaçlarımızı mal ve hizmetleri üreten bir ekonomik birimdir. Firmalar genellikle üretim malları, hammaddeler, ara malları ve üretim faktörleri     satın alan karar birimleridir. Hangi malların ne miktarda üretileceğine firmalar karar verirler. Firmalar ürettikleri malların bir kısmını veya tamamını satmak için piyasaya çıktıklarına göre, karar ve tercihlerinde de rasyonellik ilkelerine uydukları kabul edilir. Diğer bir ifade ile ya karlarını maksimize ya da eğer zarar ediyorsa zararlarını minimize etmeye çalıştıkları kabul edilir.

d. Devlet: Bugün devlet klasik görevleri( Adalet, Milli Savunma, Eğitim vb gibi) yanında çeşitli şekillerde ekonomik ve sosyal hayatta da yerini almaktadır. Devletin bu şekilde müdahalesi satıcı ve alıcı yönünden olmaktadır. Devlet bu görevi direkt olarak üzerine almaktan çok kontrolündeki kurum ve kuruluşlar (Kamu İktisadi Teşebbüsleri, Belediyeler, Özel İdareler vs gibi) yoluyla yapmaktadır. Örneğin Toprak Mahsulleri Ofisi, Et ve Balık Kurumu, Türkiye Zirai Donatım Kurulu, TPAO, Çay-Kur gibi kuruluşlar hem alıcı hem de satıcı olarak faaliyette bulunabilirler. Devletin de diğer ekonomik karar birimleri gibi çıkarını düşünerek ( MJG=MJM, kârın maksimizasyonu veya zararın minimizasyonu gibi) temel ilkelere uygun hareket etmesi beklenir. Ancak bu çoğu zaman gerçekleşmez.

2. Teşebbüs Çeşitleri

     Teşebbüsler, faaliyet konularına,  üretim araçlarının mülkiyetine, büyüklüklerine, hukuksal durumlarına göre çeşitli şekler de sınıflandırılabilirler. Teşebbüs ve işletme sözcükleri eşanlamı olarak kullanılabilir.

  1. a.     Faaliyet Alanlarına Göre Teşebbüsler

Bu açıdan teşebbüsler, tarım işletmeleri, sanayi işletmeleri, ticari işletmeler, finansal işletmeler ve hizmet işletmeleri olmak üzere beş ana gruba ayrılır.

 

 

  1. b.     Büyüklüklerine Göre Teşebbüsler

       İşletmeler büyüklük bakımından, küçük, orta ve büyük işletmeler olmak üzere üç gruba ayrılırlar.

       Küçük İşletmeler: Çalıştırdığı işçi sayısı 1-6 arasında olan işletmelere küçük işletmeler denir.

       Orta İşletmeler: Bu tür işletmeler genellikle limited türünde ve aile şirketleri şeklinde ortaya çıkar. İşletmeler, kesin bir kural bulunmamakla beraber Anonim Şirket şeklinde kurulurlar.

  1. c.     Mülkiyetlerine Göre Teşebbüsler

        Bu yönden teşebbüsler Özel, Kamu ve Karma teşebbüsler olmak üzere üçe ayrılırlar.

         Özel teşebbüsler, üretim faktörlerinden bir kısmı veya tamamı bir veya birkaç kişiden oluşan bir şirkete ait olan, kâr gayesi ile kurulmuş olan ve çalışmaları karşılığı her türlü sonucu, riski üzerine almış ekonomik birimlerdir.     Kamu teşebbüsleri ise, mülkiyeti devlete ait, devlet tarafından yönetilen, çoğu kere kamu yararına çalışan kuruluşlardır. 

     Karma teşebbüsler ise, üretim araçlarından bir kısmı devlete, bir kısmı da özel teşebbüslere ait kuruluşlardır.

d.Hukuki Organizasyonlarına Göre Teşebbüsler

      Bu açıdan teşebbüsler bireysel teşebbüsler ve ortaklıklar olmak üzere iki ana gruba ayrılabilirler.

1)Bireysel Teşebbüsler

Bu tip teşebbüsler, bir ferdin veya bir ailenin bağımsız olarak ve tüm sorumlulukları yüklenerek yürüttükleri ekonomik birimlerdir. Bu teşebbüslerin en büyük özellikleri, üretim faktörlerinin bir bireyde ve ailede toplanmış olmasıdır. Bu tip işletmelere küçük tarım işletmeleri, küçük tüccarlar, küçük sanat erbabı, küçük imalathaneler örnek olarak gösterilebilir.

2)Ortaklıklar (Şirketler)

Ekonomik faaliyette bulunmak üzere, iki veya daha fazla kişinin, hukuki bir düzen içinde bir araya gelmeleri ile kurulan ekonomik birimlerdir. Ekonomik gelişme ile birlikte, ihtiyaçlar çoğalmış ve artan nüfusun ihtiyaçlarını daha ucuz ve kaliteli karşılayabilmek için, teşebbüslerin büyütülmesi, olanakların bir araya getirilmesi suretiyle yığın üretime geçme zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu şekildeki bir üretim ise, büyük sermayeye ve çeşitli yetenekte müteşebbislerin birlikte çalışmalarına ihtiyaç göstermektedir. Büyük sermaye ihtiyacı, risk ve yönetim yükünün dağıtılması gibi sorunlar, şirketlerin doğmasına sebep olmuştur. Şirketler küçük sermaye sahiplerini bir araya getirerek büyük sermaye isteyen işlere girişilmesini kolaylaştırdığı gibi, bu teşebbüsten doğabilecek riskin ortaklar arasında paylaşılmasına da imkân sağlamaktadır.

      Şirketler; başlıca şahıs şirketleri, sermaye şirketleri ve kooperatifler olmak üzere üçe ayrılır:

 A ) Şahıs Şirketleri

      Bu şirketlerde şahıslar ön planda olup, sermaye ikinci planda yer alır. Müteşebbis ile sermayedarlar aynı kişilerdir. Ortakların taşıdıkları sorumluluğa göre bu şirketler Kollektif ve Komandit Şirketler olmak üzere iki grupta toplanır:

(1)     Kollektif Şirketler

       Ticari bir işletmeyi, bir ticaret unvanı altında işletmek amacıyla, gerçek kişiler arasında kurulan ve ortaklardan her birinin sorumluluğu şirket alacaklarına karşı sınırsız olan şirketlerdir. Bu duruma göre ortaklar sadece işletmedeki sermayeleri ile değil, sahip oldukları bütün servetleri ile şirketin borç ve taahhütlerine karşı sorumludurlar. Sınırsız sorumluluk dolayısıyla bu şirket tipi ancak birbirini çok iyi tanıyan ve birbirine güvenen şahıslar, genellikle de akrabalar arasında kurulur. Bu şirketlerin en iyi yanları, kolay kredi bulmaları ve şirketin kurucuları tarafından bizzat yönetilmesidir. Ortaklar, şirketin borç ve taahhütlerinden dolayı, birinci derecede şirket sorumludur. Genellikle bu şirketler, az sermaye isteyen teşebbüs için kurulmaktadır. Eğer şirket mukavelesinde, şirketin ölen ortağın mirasçılarına kalacağı, böylece devam edeceğine dair bir hüküm yoksa şirket devam edebilir. Sağ kalan ortak veya ortaklardan biri, şirketin devamına razı olmazsa şirket feshedilebilir. Mukavelesi yasanın şekline uymayan veya eksik hükümleri kapsayan kolektif şirket, adi şirket durumuna düşer.

(2)     Komandit Şirketler

         Ticari bir işletmeyi, bir ticaret ünvanı altında işletmek amacıyla kurulan şirket alacaklarına karşı ortaklarından bir kısmının sorumluluğunun sınırsız, diğer bir kısmının sorumluluğu ise koydukları sermaye ile sınırlı olan şirketlerdir. Sorumluluğu sınırsız olan ortaklara Komandite, sorumluluğu sınırlı olan ortaklar ise Komanditer olarak adlandırılır. Komandite ortaklar kolektif şirkette olduğu gibi, şirketin borçlarından dolayı tüm servetleriyle (malı, mülkü, v.s ile) sorumludurlar. Komandite ortakların gerçek kişiler olması gerekir. Tüzel kişiliğe sahip olanlar ise ancak komanditer olarak olabilirler. Şirketin yönetimi ve temsil edilmesi, komandite ortaklar tarafından yerine getirilir, komanditer ortaklara bu hak tanınmamıştır.

         Bu şirket türünün en iyi tarafı, sermayesiz gerçek müteşebbisler ile tecrübesiz sermayedarların bir araya gelebilmesi ve böylece üretim alanında faydalı ekonomik birimlerin kurulmasına olanak sağlamalarıdır. Eski devirlerde (özellikle ortaçağda) asilzadelerin ticaret yapmaları ve faizle para vermeleri hoş görülmediği için komandit şirket şekli sayesinde, bu ilgi şahısların paralarını işletmek mümkün olmuştur.

 

        b) Sermaye Şirketleri

      Sermaye birikimine imkan veren ve sermayenin ön planda olduğu şirketlerdir. Sermaye şirketleri tüzel kişiliğe sahip olup, her ortak, şirkete yatırdığı sermaye oranında hak ve sorumluluğa sahiptir. Bu şirketlerin başlıcaları Anonim ve Limited Şirketleridir.

 

(1)     Anonim Şirketler

         Anonim şirketler, bir unvana sahip, esas sermayesi belirli ve paylara(hisselere) bölünmüş olan ve borçlarından dolayı ortağının yalnız hissesi oranında sorumluluğa sahip olduğu şirket türüdür. Bu şirketlerde sermaye küçük paylara bölünmüştür. Her ortak bu paylardan belirli bir miktar alarak şirkete ortak olur. Her ortağa satın aldığı pay karşılığında şirket tarafından bir senet verilir. Bunlara hisse senedi (aksiyon) adı verilir. Her ortağın sorumluluğu, katkıda bulunduğu sermaye ile sınırlıdır. Her ortak şirket yönetiminde, sahip olduğu hisse oranında katılır ya da söz sahibidir. Hissedarlar şirketin sahibidirler, şirketin kâr veya zararına da ancak hisseleri oranında katılırlar. Hisse senetleri hamiline iseler, bu hisse senetleri menkul kıymetler borsasında alınıp satılabilirler. Bu yüzden bu şirketlere isimsiz anlamına gelen anonim adı verilmiştir.

         Şirketler kar etmişse, hissedarlar kardan hisseleri oranında bir pay alırlar ki bu kâr payına temettü (dividant) denir. Bunlara esas sermaye için faiz ödenmez.  Temettü, şirketin karına göre değişen ve miktarı sabit olmayan bir yüzde ile ifade edilmektedir. Hisse senetleri ile sermaye toplayan anonim şirketler, bir de borç senetleri ile para (Sermaye) toplayabilirler ki bu borç senetlerine tahvil  (bono) ya da obligasyon denir. Tahvil, itibari (nominal) değerleri eşit ve ibareleri aynı olan borç değerli kağıtlardandır. Bu tahviller, şirketin esas sermayesinin ödenen ve onaylanmış olan en son bilançosuna göre varlığı anlaşılan miktarı aşmamak ve gerekli yerlerden (Sermaye Piyasası Kurulundan ) izin alınmak suretiyle çıkarılabilir ve çıkarılan tahvillerin bedelleri tamamen ödenmedikçe yenileri çıkarılamaz. Tahvil sahipleri şirketten alacaklı durumundadırlar. Bunlar şirket kar ya da zarar etsin, daha önce saptanmış orandaki faizi alırlar. Diğer bir ifade ile obligasyon (tahvil) geliri, emin ve sabittir. Tahvillerin bedelleri, geçerli olduğu süre sonunda hamiline ödenir.

         Hisse senetlerinin, hissedarlar için sağladığı bir takım kazançları söz konusudur. Her şeyden önce bunlar, şirketin karından her yıl belirli bir gelir (kar payı = temettü ) sağlarlar ve ayrıca şirketin hisse senedinin menkul kıymetler borsasında alınıp satılıyorsa konjonktür etkileri ile spekülatif bir kazanç elde edilmesine yardım edebilirler. Bir diğer kazanç şekli de ortağı oldukları şirketin mal varlıklarında yıldan yıla meydana gelecek reel değer artışlarından hisseleri oranında da bir nevi pay almalarıdır.

        Obligasyon (tahvil) ve hisse senetlerine borsa dilinde değerli kağıtlar yada menkul kıymetler denilmektedir. Bunlar sahibinin dilediği anda paraya çevrilebilir, gerektiğinde para gibi işlem görebilirler. Bir anonim şirketin yönetimi ile ilgili organlar üç bölümde incelenebilir:

a)        Genel Kurul

b)       Yönetim Kurulu

c)        Denetleme Kurulu

       Genel kurulda her pay için bir oy hakkı vardır. Yani her ortak hissesi oranında (sermaye katkısı oranında) oy hakkına sahiptir. Kararlar çoğunlukla alınır. Buna karşılık, anonim şirketlerin idaresinde obligaterlerin (tahvil sahiplerinin) hiçbir şekilde rolü yoktur.

       Anonim şirketler, her yıl karların bir kısmını yine kendileri için (otofinansman) ayırabilirler. Bu tür şirketlerin toplumun ekonomik yaşamında çok büyük ve önemli bir yeri vardır. Bunların iyi taraflarını şöyle özetlemek mümkündür:

  1. Bu şirket tipi, zamanımızda ekonomik hayatta başrolü oynayan sermaye faktörünün kolaylıkla ve daha bol bir şekilde temin edilebilmesine imkân verir.
  2. Rizikoyu bir tek kişi değil, bütün hissedarlar paylaşırlar.
  3. Girişimin kaderi ve devam etmesi olayı, bir şahsın hayatına bağlı olmaktan kurtulmuştur.
  4. Sorumluluk sınırlı ve ancak hisse oranındadır.
  5. Hisse senetlerinin kolaylıkla alınıp, satılabilmesi ve böylece hissedarların değişebilmesidir.

Anonim şirketlerinin bunlara karşılık olumsuz, dezavantajlı yada sakıncalı yanları ise;

  1. Hisse senetlerinin yüzde beşini ele geçirmekle (hatta günümüzde bazı sektörde yüzde 25-30 dahi yeterli olmaktadır ) şirkete sahip olmak veya istediği gibi yönetmek mümkün olabilmektedir.
  2. Girişimi sevk ve idare eden kişilerin, büyük bir risk üstlenmediklerinden şirkete kolaylıkla tehlikeli ve zor durumlara düşürmeleri mümkündür.
  3. Hisse senetlerinin alım ve satımı, el değiştirmesi çok kolay olduğundan, spekülatif kazançlara veya bazı şahısların büyük zararına yol açabilir.

19.FİYAT

1. Tam Rekabet Sisteminde Fiyat

Tam rekabet veya serbest rekabet piyasası olarak isimlendirilen piyasayı yaratan koşullar şu şekilde sıralanabilir:

1-       Alıcılar ve satıcılar tek başlarına fiyatları etkileyemeyecek kadar çok sayıdadır.

2-       Piyasaya giriş ve çıkış serbesttir. Dolayısıyla her işletme istediği bir konuda faaliyet yapabilir. Çalışma konusunu değiştirerek piyasadan çekilebilir. Her ne kadar alıcı ve satıcılar piyasaya girmek konusunda serbest gibi görünseler de gerçek yaşamda patent hakkı, doğal koşullar, sermaye, marka gibi engeller vardır.

3-       Tam rekabet piyasasında her mal biriminin aynı nitelikte olduğu varsayılır.

4-       Alıcı ve satıcıların piyasa işleri hakkında tam bir bilgiye sahip oldukları varsayılır.

Piyasa ve fiyatlara dayanan bu rekabet sisteminde üreticiler, tüketicilerin ihtiyaçları doğrultusunda mallar üretip satacaklar. Bu malların satışından temin edilen paralarla kendilerine üretim faktörü sağlayacaklardır. Belirli bir maldan daha fazla istenirse bunun karşılığında malın fiyatı yükselecek ve üretim artacaktır. Ancak bir mal piyasada istenilenden daha fazla olursa rekabet sistemi, fiyatları düşürecektir. Düşük fiyat üreticinin üretimi azaltmasına neden olacak ve böylece piyasa dengesi kurulacaktır.

Demek ki piyasada fiyatın oluşması arz ve talep kuvvetlerinin piyasada dengeye gelmesiyle mümkün olmaktadır.

 2.Tekel Sisteminde Fiyat

Bir malın arzının tamamen tek elden yapıldığı piyasa şeklidir. Tekel piyasası, uygulamada saf şekliyle pek görülmez. Çünkü saf anlamda tekelden söz edilebilmesi için alım satım konusu olan malın hiçbir rakip malı bulunmaması gerekir. Öte yandan işletmenin, tarımsal mallar gibi dayanıksız malların üretici veya satıcısı olması durumunda aşırı fiyat tekelciyi başarısız kılabilir. Çünkü beklemeye müsait olmayan tarımsal mallar, kısa sürede bozularak zarara neden olurlar.

Saf bir tekel piyasasının oluşmasına engel olan bir başka sınır da alıcıların satın alma gücüdür. Sınırlı geliri olan tüketiciler karşısında tekelci, arz ettiği mala istediği fiyatı uygulayamamaktadır.

Tekelci piyasa gücünü farklı unsurlardan alır. Bunlar:

1-       Doğal nedenler: Tekelcinin bir malın tüm kaynaklarına tek başına sahip olması varsayımı ile açıklanabilir. Örneğin, Kangal’da balıklı kaplıca olarak tanımlanan yer, verdiği hizmet dolayısıyla doğal bir tekelin yaratılmasına olanak verir. Çünkü oradaki şifalı su ve içindeki organizmaları sentetik olarak elde etmek ya da bir başka teknoloji ile bir başka yerde sağlamak mümkün değildir.

2-       Yasalar ya da devletin sağladığı ayrıcalıklar: Tekelci, gücünü yasalar ve devletin sağladığı ayrıcalıklardan alıyorsa, daha etkin bir yapı kazanır. Örneğin, Türkiye’de rakı üretim ve satış yetkisi Tekel idaresine verilmiştir.

3-       Sözleşmelerin yarattığı nedenler: İşletmeler, yasal ve ekonomik bağımsızlıklarını koruyarak ya da bütünleştirerek tekelci bir yapı kazanabilirler. Bunlardan birinci gruba giren tekelci güç kartellerdir. Diğer grup ise tröstler ve benzerleridir.

4-       Eylemsel nedenler: İşletmelerin büyüklüğü ile yakından ilgilidir. Piyasadaki işletmelerden biri, üretim kapasitesini aşırı büyüterek gerek kendi birim maliyetini düşürmek, gerekse piyasa ihtiyacının hemen hemen tümünü karşılamak yoluyla diğer işletmelerin bu iş koluna girmesini engelleyerek rekabeti aksatır.

5-       Psikolojik nedenler: Genelde reklam ve benzeri unsurlar yoluyla bir firmanın alıcılar karşısında çok farklı bir konuma sahip olduğu imajının yaratılmasından kaynaklanır.

Tüm bu unsurları üzerinde taşıyan tekelci piyasanın aslında tek bir işletme olduğu açıktır. Yani malları arz eden taraf rakipsizdir. Dolayısıyla alıcıların ödeyebileceği (talebin karşılayabileceği) en yüksek fiyatı tek başına belirler. Ancak, talebin bütün düzeylerinden yararlanmak için çoğu kez fiyat farklılaşmasına gider. Elektrik idarelerinin sanayiye ve konutlara sattıkları elektrik için farklı fiyat uygulaması ya da telefon idaresinin tatil günlerinde düşük fiyat uygulaması ilk akla gelen örnekler olarak verilebilir.

-Fiyat Mekanizmasında Üretim Ve Tüketim

Daha önce arz ve talep konularıyla fiyatın oluşu konularında da bahsedildiği gibi fiyata bağlı olarak üretim ve tüketimde farklılaşmalar ortaya çıkabilmektedir. Herhangi bir mal veya hizmetin fiyatının artması, üretimin artmasını sağlarken, tüketimin azalmasına neden olmaktadır. Herhangi bir mal veya hizmetin fiyatının azalması, üretimin azalmasına neden olurken, tüketimin artmasına neden olmaktadır. Yani, fiyat; üretim ile doğru orantılı, tüketim ile ters orantılıdır.

-Fiyat Mekanizmasında Gelir

İnsanların belirli bir dönemde sahip oldukları nakit veya nakit olarak ifade edilebilen unsurların toplamına gelir denir.

İnsanların kendilerine faydalı olan mal ve hizmetleri, ihtiyaçları paralelinde satın alırlar. Bu ihtiyaçların karşılanmasında gelir önemli bir faktördür. Çünkü, geliri artan birey gittikçe artan ihtiyaçlarını daha çok tatmin edebilme şansına sahip olacaktır.

Kişilerin gelirleri arttıkça tüketim harcamalarının yapısı değişir. Zorunlu ihtiyaç maddeleri için yapılan harcamalar azalırken, diğer mal ve hizmetler için yapılan harcamalar artar.

Bireysel düzeyde olduğu gibi ülke düzeyindeki toplam gelirin de önemli bir kısmı tüketim harcamalarına ayrılır. Özellikle gelirin düşük olması durumunda tasarrufa ayrılacak pay oransal olarak düşeceğinden tüketime ayrılan pay artar.

 

 

    19.AZALAN FAYDA KANUNU

Azalan marjinal fayda kanunu olarak da ifade edilen bu kanun, insanların tüketim konusundaki davranışlarını açıklamada önemli bir araçtır. Marjinal kelime olarak en son veya ilave anlamındadır.

         Azalan marjinal fayda kanuna göre belirli bir zaman dilimi içerinde herhangi bir mal tüketildikçe elde edilen fayda gidildikçe azalır. Örneğin çölde Susuz kalan bir kişi ilk bardak suyun faydası çok yüksektir, ondan sonraki bardak suların sağlayacağı tatmin hissi azalır ve kişi suya doyduktan sonraki birim suyun faydası sıfır olur. Bundan sonraki tüketim rahatsızlık verir ve faydası negatif olarak ifade edilir.

      Azalan marjinal fayda kanunu toplam fayda acısından da ele alınabilir. Her hangi bir maldan tüketildikçe elde edilen toplam fayda önce artar doygunluk noktasında maksimuma varır, sonra azalmaya yüz tutar. Diğer bir değişle tüketim devam edikçe toplam faydanın artış hızı gitgide azalmakta, doygunluk halinde sıfır olmakta ve daha sonra negatif değer almaktadır. Cebirsel olarak tanımlanacak olursa, toplam faydanın tüketilen mal miktarına göre birinci türevi,  yani marjinal fayda (ΔTF/ΔQ), azalan bir şeyi gösterir. Azalan marjinal  fayda kanunun geçerli olabilmesi için malların her birinin aynı nitelikte olması gerekir.

      Fayda ölçülebilir varsayılarak, toplam fayda ve marjinal fayda seyri aşağıdaki problemle gösterilebilir.

    PROPLEM: İstanbul’da faaliyet gösteren bir televizyon kanalının altı ayrı program stüdyosu kurması nedeniyle söz konusu stüdyoların her birine aynı işte kullanılmak üzere altı aylık bir periyodik aman içerisinde kullanılan a-) Her bilgisayardan elde edilen toplam faydaları göz önüne alarak marjinal faydaları bulunuz b-) Toplam faydaları grafikleştiriniz.

 Not: Fayda ölçülebilir var sayılmıştır.

 

1-Bilgisayarda toplam fayda 4 bulunmuştur.

2-Bilgisayarda toplam fayda 7

3- Bilgisayarda toplam fayda 9

4- Bilgisayarda toplam fayda 10

5- Bilgisayarda toplam fayda 10 artmamış

6- Bilgisayarda toplam fayda 9 bulunmuştur

 

 ÇÖZÜM:

 

Tüketilen Mal Miktarı

Toplam Fayda

Marjinal Fayda

0

0>(4artış)

-

1

4>(3)

4

2

7>(2)

3

3

9>(1)

2

4

10>(0)

1

5

10>(-1)

0

6

9>

                         -1

Tablo:1

Toplam Fayda

  10                                                                                    TF

   9

   8

   7

   6

   5

   4

   3

   2

   1

 

 

  -1         1        2        3        4       5        6        7                          Tüketilen Mal

  -2

  -3                                                                                  MF

          Problem 2; orta ölçekli bir işletmenin bilgisayar kullanımına geçmesi sonucu 6 aylık bir periyodik zaman içerisinde kullandığı bilgisayar miktarı ve elde ettiği toplam fayda gerekli hesaplamalar sonucu aşağıdaki gibi elde etmiştir. “1 bilgisayar alınmış ve fayda 4 bulunmuştur. 2 bilgisayarda TF-7, 3.bilgisayarda-9, 4. Bilgisayarda-10,  5 bilgisayarda-10, 6 bilgisayarda-9 “ Fayda ölçülebilir var sayılmıştır. Her bilgisayar miktarı başına elde edilen toplam faydayı da göz önüne alarak marjinal  faydayı bulmak Toplam Fayda (TF) ve Marjınal Fayda (MF)’yı grafikleştiriniz. 

Tüketilen Mal Miktarı

Toplam Fayda

Marjinal Fayda

0

0

-

1

4

4

2

7

3

3

9

2

4

10

1

5

10

0

6

9

-1

 

Toplam

Fayda

10

9                                                                                         TF

7

6

5

4

3

2

1

 

                        1           2           3           4         5         6          7    Tüketilen mal

                                                                                                   MF

Şekil : Azalan Marjinal Fayda

       Şekilde yatay eksende tüketilen mal birimleri artıkça toplam faydanın giderek yükseldiği, 5 birimlik tüketimde maksimuma vardığı ve sonra azaldığı görülmektedir. Devamlı azalan marjinal fayda toplam faydanın maksimuma vardığı notada sıfıra eşit olmaktadır.

             20.TEŞEBBÜSLER ARASI ANLAŞMA VE BİRLEŞMELER

              İşletmeler genellikle kar ana amacıyla faaliyet gösterdiklerinden daha çok kar edebilmek için kendi aralarında çeşitli ölçülerde anlaşmalar yaparak rekabeti sınırlandırma yoluna giderler. İşletmelerin en az ilişkiden başlayarak tam birleşmeye kadar giden çeşitli düzeylerde ki anlaşma veya birleşmeler Centilmen Anlaşmalar, Konsorsiyumlar, Karteller, Tröstler, Holdingler ve Tam Birleşmeler şeklinde olabilir.

  1. 1.     Centilmen Anlaşmalar

            Centilmen Anlaşmaları ‘’ tarafların karşılıklı söz vermelerine dayanan ve taraflardan birinin vazgeçmesi halinde hiçbir müeyyidenin  (yaptırın)  söz konusu olmadığı anlaşmalardır.’’ Örneğin iki veya daha fazla işletme hammadde kaynaklarını veya pazarları paylaşmak yahut fiyat rekabetini kaldırarak fiili tekeller kurmak için geçici veya sürekli olarak Centilmen Anlaşma yapabilirler. Böylece satıcılar alıcı rakipleri karşısında daha güçlü duruma gelirler.

              2. Konsorsiyonlar  

              Konsorsiyum kelime anlamı olarak belirli bir iş için kurulan birlik veya ortaklık anlamına gelir. Konsorsiyum iki veya daha fazla işletmenin, baraj, liman, demiryolu, metro, köprü v.b gibi uzun yıllara sarkan ve büyük sermayeye ihtiyaç duyulan konularda bir araya gelmeleridir.

            Büyük çaplı taahhüt işlerinde ihaleyi kazanabilmek için aynı veya farklı ülkelerden,  aynı dalda veya farklı ihtisas dallarındaki işletmeler finansal olanaklarını veya teknolojik yada diğer üstünlüklerini birleştirip işbirliği yaparlar. Örneğin İstanbul’ daki Boğaz Köprüsü, Keban Barajı, Tunçbilek Santralı hep çeşitli yabancı firmaların oluşturduğu konsorsiyumlarla gerçekleştirilmiştir. Keban Barajı ihalesinde, İtalyan ve Alman firmalar birlikte hareket ederek rakiplerine üstünlük sağladıklarından ihaleyi kazanmışlardır,

3.Karteller  

        Karteller aynı dalda çalışan 2 veya daha fazla işletmenin rekabeti azaltmak veya ortadan kaldırmak için hukuki bağımsızlıklarını yitirmeden yaptıkları anlaşma ile oluşturdukları tekelci birliklerdir.  Kartel anlaşmalarıyla birleşen teşebbüsler yasal varlıklarını koruyabilirler. Kartellerin diğer bir özelliği de tüketiciler veya rakipler karşı örgütlü bir grup olarak ortaya çıkıp kolektif bir satıcı grubu veya kollektif bir tekel olmasıdır. Kartellerin pazarda daha güçlü ve etkili olabilmesi için katılan işletmelerin o malın en büyük bölümünü ellerinde bulundurmaları gereklidir. Bu taktirde rekabet gücü olmaz;  ya kartelin aldığı kararlara kendileri de uyar,  yada pazardan çekilmek zorunda kalırla. Karteller ulusal veya uluslar arası kartel olabilirler. Kartel şeklindeki işbirliğinde sermayelerin birleşmesi değilde sadece belirli bir amaç için sermaye güçlerinin  birlikte  kullanılması söz konusudur.  İşletmeler hukuki ve iktisadi bakımdan  bağımsızdırlar. Amaç  kartele giren işletmelerin  fiyatlar, üretim i, satış bölgeleri gibi konularda pazarda hakim  olmaları rekabet gücünü kuvvetli tutmaları  ve  neticede karlarını  ve satışlarını  yüksek düzeylere  çıkarabilmeleridir.

4.  Tröstler 

      Tröstlerde iki veya daha fazla işletmenin tekelci güç oluşturmak maksadıyla hukuki bağımsızlıklarını yitirerek sermaye ve yönetimlerini birleştirmeleridir.  Kartelden farklı olarak,  hukuki ve iktisadi bağımsızlık söz konusu olmaz. Karteller belirli bir dal veya konu ile sınırlı iken tröstler her konuyu el atarlar. Açık ya da gizli olurlar. Daha çok imalat sanayii ile petrol ve madencilik sektörlerindeki işletmelerinde görülür.

 

         5.  Holdingler

         Holdingler açık kurulur. Esas amacı rekabeti sınırlandırmaktan çok bir şahsa  veya  şirkete  ait çeşitli işletmelerin  yönetimini kontrolü altına almak  ve daha iyi denetlemektir. Bir şirketin  başka şirketlerin hisse  senetlerinin büyük bölümüne   sahip olmak suretiyle  yönetim  ve denetimini  ele geçirmesiyle  kurulan holding, ana şirketi ile ona  bağlı şirketlerden oluşur.  Ana şirketler  mal üretimi ve pazarlamasıyla uğraşmazlar. Holdinge bağlı  şirketlerin   işletme  politikasını belirler ve denetimlerini elde tutarlar.  Holdingler belirli  bir sanayi dalıyla değil her dalda çalışan  işletmelerin  hisse senetleriyle ilgilenirler. Holdingler büyük şirket olmanın  çeşitli faydalarından yararlanırlar.  Ülkede sermaye birikiminin  hızlanmasında ve sermaye piyasasının gelişmesinde olumlu etkileri vardır.  Aksak tarafı, bazen bağlı şirketler ve holding yönetimleri  arasında koordinasyon güçlükleri  ve çıkar  çatışmaları görülür. Türkiye’ de son zamanlarda  anonim  şirket  sayısındaki hızlı artış içinde holdinglerinde önemli yeri vardır. Ülkemizde holdingler anonim şirket  şeklinde kurulmaktadır. Örneğin Sabancı Holding ve Enka Holding bunlardan yalnızca birkaç tanesidir.

 

         6. Tam Birleşmeler

         Tam birleşme  adından da anlaşılacağı gibi, 2 veya daha fazla işletmenin tek işletme haline gelmesidir. Bu işletme diğerini satın alıp, ona katılabileceği gibi bunların yeni bir işletme  olarak  ortaya  çıkmaları da  mümkündür. 2 küçük  işletme birleşip tek büyük  bir işletme  olduğu gibi  2 büyük işletme birleşip  dev bir işletme olur. İş hayatında çok sık rastlanır.

        İşletmelerin birleşerek daha büyük işletme olmaktan sağladıkları bir çok avantaj vardır. Şöyle ki;

 

  1. Araştırma ve reklam masraflarından tasarruf  olur.
  2. Pazarda tekelci güç sağlanır.
  3. Daha  fazla uzmanlaşma  olur.
  4. Finansal güç ve kredi bulma kolay olur.

 

           21. MİLLİ GELİR

         Milli gelir  makro ekonominin incelediği  konuların başında gelir. Milli gelir ekonomilerin  karışlılaştırılmasında  da  kullanılan en önemli faktörlerdendir. Milli gelir bir ekonomide  belirli bir süre içerisinde  üretim  faktörleri sahiplerinin  elde ettikleri  gelir olarak tanımlama bilir. Milli gelirin hesaplanmasında  Gayri Safi Milli Hasıla baz olarak ele alınır. Milli gelir kavramı ile ilişkin olarak Gayri Safi Milli Hasıla ve diğer bazı kavramlar aşağıdaki gibi açıklanabilir.

            1.Gayri Safi Milli Hasıla

           Bir ulusal ekonomide, belirli  bir dönemde  ( genellikle bir yıl)  yaratılan her türlü  mal ve  hizmetlerin  para olarak ifadesidir. Bu anlamda bir ülkede, örneğin 1 Ocak  1999 tarihinden 31  Ocak 2000 tarihine kadar üretilen  her türlü  üretim, yatırım ve tüketim malları ile hizmetlerin  değerleri toplamı , o ülkenin  o yıllık Gayri  Safi Milli Hasılasını oluşturur.

         Gayri  Safi Milli Hasıla kavramı içerisinde ülke dışı alemden elde edilen gelirlerde dahildir. Örneğin  herhangi bir A  ülkesinin ülke dışında kurulu yatırımlarından elde  edilen  karlar, işçi dövizleri, menşei  A ülkesinde bulunan bir çok  uluslu şirketin,  ülke dışındaki  yavru şirketlerin faaliyetlerinden doğan gelirler Gayri Safi Milli Hasıla’ ya dahildir. Bu tür gelirlere dış alem gelirleri adı verilir. Gayri Safi Milli Hasıla’ dan dış alem gelirleri düşürülürse kalan değere Gayri Safi Yurt içi Hasıla denir.

        Gayri Safi Milli Hasıla’ nın hesaplanmasında  bir fiil  üretime katkısı olduğu halde, üretimden pay almayan unsurların oluşturdukları ekonomik değerler katılmazlar. Sözgelimi, bir ev hanımının kendi evindeki hizmetleri Gayri Safi Milli Hasıla’ ya katılmazken, evde bir ücret karşılığı çalışan hizmetçi, aşçı, bakıcı, bahçıvan v.s  ‘nin hizmetleri Gayri Safi Milli Hasıla’ ya dahil edilir.

            2.Amortismanlar     

           Amortisman, makro ekonomik anlamda o yıllık Gayri Safi Milli Hasılayı elde ederken ülkede mevcut sabit sermaye unsurlarında  (makine, teknik sermaye v.s )  meydana gelen aşınma ve yıpranmaların  payıdır. 

             3.Safi Milli Hasıla

          Ülkede belirli bir dönemde  ( genellikle bir yıl ) elde edilen gayri safi hasıladan, o üretimi gerçekleştirirken teknik sermaye unsurlarında meydana gelen aşınma ve yıpranmaların payı çıkarıldığında  elde edilen  değere Safi Milli  Hasıla adı verilir. Buna göre, (SMH) Safi Milli Hasılayı, (GSMH) Gayri Safi Milli Hasılayı ve (A) ise Amortismanları göstermek üzere

                        SMH=GSMH- A

           4.Dolaylı Vergiler – Dolaysız Vergiler

          Makro ekonomik temel kavramlar arasında diğer önemli bir unsur  da vergilerdir. Vergi, tanım olarak, kamu hizmetlerinin  maliyetini karşılamak, devlete gelir sağlamak  amacıyla ekonomik  birimler (kişi, kurum ve kuruluşların ekonomik  faaliyetlerinden) tarafından  ödenmesi belirli yasalarda zorunlu kılınan ve karşılıksız  olarak yapılan kaynak aktarımıdır.

 

         Dolaylı vergiler,  devletin dolaylı yollardan, genellikle harcamalar üzerinden mal ve hizmet fiyatları içerisinde  gizleyerek  tahsis  ettiği vergileri ifade etmektir. Bu anlamda vergi tahsilinde  bir aracı  siper kullanarak  tahsis edilmesi dolaylı verginin esasını oluşturur. Örneğin Katma Değer Vergisi (KDV)     bu tür bir vergidir.  Zira KDV, bizzat mal veya hizmetin fiyatına dahil edilerek tahsis edilmektedir.

       Dolaysız vergiler ise; dolaylı vergilerin tersine devletin  vergi tahsissinde  araya herhangi  bir araç koymadan, direkt olarak o ekonomik  faaliyet için  belirlediği  bir oranda  karşılıksız olarak pay almak amacıyla uyguladığı  vergi türüdür. Örneğin gelir vergisi, kazanılan her türlü gelirden   karşılıksız olarak devletin belirlediği bir oranda  aldığı bir vergi türüdür. Dolaysız vergilerin tahsilinde devlet  bir araca gerek duymaz. Bu tür vergiler arasında gelir vergisi, kurumlar vergisi, emlak vergisi, motorlu araçlar vergisi gibi vergiler sayılabilir.

       İşte, bir ekonomide belirli bir dönemde üretilen her türlü ekonomik mal ve hizmetlerin piyasa fiyatları ile fiyatlandırılması, kısaca Gayri Safi Milli Hasılanın hesaplanmasında, o mal veya hizmetin piyasada cari ( geçerli) fiyatı) kullanıldığı için, bizzat  o mal veya hizmetlerin fiyatına ilave edilmiş  yada gizlenmiş  dolaylı vergilerin düşülmesi,  fiyatı sun’ i olarak artırılan unsurların  ayıklanması gerekir. Bu durumda,  Safi Milli  Hasıla’ dan Dolaylı vergileri çıkardığımızda , o ülkede  o belirli dönem  içerisinde üretilen  mal ve hizmetlerin  gerçek değerini  gösteren yeni bir kavram a ulaşılır ki, bu da Milli Gelir’ dir.

 

 

21. MİLLİ GELİR

Yukarıda da belirtildiği gibi milli gelir, bir ülkede belirli bir dönemde üretilen mal ve hizmetlerin üretime katılan üretim faktörlerinin (emek, sermaye, müteşebbis ve tabii kaynaklar gibi) üretime katılmaları karşılığında aldıkları payların(rant, ücret, faiz, kâr) toplam parasal değerine denir. Bu şekildeki bir hesaplamada milli gelir faktör fiyatları ile hesaplanmış olur. Bana göre Milli Gelir, Safi Milli Hasıla’ dan, devletçe alınan, yada o mal ve hizmetlerin fiyatları içerisinden gizli kalan dolaylı vergilerin düşülmesi ile bulunabileceği gibi, bir ülkede belirli bir dönemde çalışanların ücretleri, müteşebbislerin karları, şirketlerin dağıtılmayan karları, sermaye sahiplerinin kazandığı faizler ve mülkiyet gelirleri(kiralar) v.s. toplamak suretiyle de milli gelir elde edilebilir. O halde milli gelir formül olarak aşağıdaki gibi ifade edilebilir.

MG=SMH – DLV

22. ŞAHSİ GELİR

Milli gelirden kurumlar vergisi, dağıtılmamış şirket karları, Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu (SGK) ve Bağ-Kur gibi sosyal güvenlik kurumlarına yapılan kesintileri çıkarmak, buna transfer ödemelerini ilave etmek suretiyle bulunacak gelire Şahsi ve Kişisel Gelir denilmektedir. Transfer ödemeleri, devletin hiçbir karşılık beklemeksizin, çoğu kez gelir dağılımındaki dengesizlikleri azaltmak amacıyla dar gelirli insanlara ya da yoksullara yapmış olduğu çeşitli ödemeleridir.

23.HARCANABİLİR GELİR

Harcanabilir gelir, kişisel veya şahsi gelirden dolaysız (direkt) vergilerin düşülmesi ile bulunur. Daha öncede ifade edildiği gibi, devletin herhangi bir mali aracıyla ihtiyaç duymadan direkt olarak aldığı vergilere dolaysız ya da direkt vergiler denilmektedir. Bu tür vergilerin kişisel gelirden düşülmesi ile de harcanabilir gelir bulunur.

Sözgelimi 1994 yılına ait veriler aşağıdaki gibidir.

GSMH                                    =900 Trilyon TL

Amortismanlar                        =120 Trilyon TL

Dolaysız Vergiler                     =100 Trilyon TL

Dolaylı Vergiler                       =130 Trilyon TL

Kurumlar Vergisi                    =60 Trilyon TL

Emekli Sandığı Kes. =40 Trilyon TL

SSK Pirimleri                          =56 Trilyon TL

Transfer Harcamaları              =43 Trilyon TL                     

Bunu göre,

GSMH=900 T.TL

SMH=GSMH – Amortismanlar             = 900 – 120 =780 T.TL

MG=SMH – Dolaylı Vergiler                 =780-130=650 T.TL

ŞG=MG–(Kur.Ver+Em.San.Kes+ SSK+TrH.=650 – (60+40+56)+43=537 T.TL

Harc.G.= ŞG – Dolaysız vergiler=537-100=437 T.TL

 

24. İSTİHDAM VE İŞSİZLİK

1.istihdam

Genel ifadesi ile istihdam, üretim faktörlerinin belirli bir üretim faaliyetinde kullanılması olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda bir ekonomide mevcut olan üretim kaynaklarının tümünün üretime sokulmasına tam istihdam, bir kısım üretim kaynağının üretime sokulmayıp, atıl durumda veya üretim dışında bulunmasına da eksik istihdam denir.

2. işsizlik

Bilindiği gibi, iş gücü üretim faaliyetlerinin en önemli unsurunu oluşturur. Hiçbir üretim düşünülemez ki, emek ya da işgücü kullanımı olmadan gerçekleşebilsin. Bu nedenle işgücü ya da emek faktörü üretimin asli unsurları arasında sayılır.

Herhangi bir ekonomide fiilen çalışanlarla iş arayanların toplamı o ülkedeki toplam işgücünü oluşturur. Bu nedenle mevcut işgücünün tamamının üretimde kullanılması halindeki tam istihdam ile bilfiil kullanılan işgücü arasındaki farka işsizlik denilmektedir.

 

25.PARA VE BANKA

1. Para

Para bir ekonomide herkes tarafından kabul edilen bir mübadele aracı olarak tanımlanabilir.

Tarihte standart ölçülerle ve belirli sembollerle basılan ilk madeni paranın M.Ö.2900 yıllarında Lidyalılar tarafından kullanıldığı yapılan arkeolojik araştırmalardan saptanmıştır. İlk madeni paraların altın, gümüş ve bakırdan basıldığı bilinmektedir. Zaman içerisinde altın paraların dış ticarette ve büyük ödemelerde, bakır ve bronz gibi paraların da küçük ödemelerde, gümüş paranın ise ticarette kullanıldığı bildirilmektedir. Osmanlılar’ da ise ilk defa 1327 yılında Orhan Gazi gümüş sikke,1478 yılında ise Fatih Sultan Mehmet altın sikkeyi bastırmıştır.

Paranın fonksiyonları aşağıdaki gibi ifade edilebilir.

  1. Para değer ölçüsüdür.
  2. Para mübadele aracıdır.
  3. Para bir ödeme aracıdır.
  4. Para bir tasarruf aracıdır.
  5. Para bir ekonomik politika aracıdır.

 

Paranın özellikleri ise şunlardır.

  1. Taşınabilirlik
  2. Dayanıklılık
  3. Bölünebilirlik
  4. Nadirlik
  5. Genel kabul görme.

 

2.Banka

a. Tanım

Bankalar genelde halkın tasarrufu olan değerleri bir süre için saklamak, bir bedel karşılığı kullanmak veya ihtiyacı olanlara ödünç vermek ve yasalarla belirlenen diğer bazı parasal işlemleri gerçekleştirmek için kurulan mali kuruluşlardır.

b. Bankaların Genel Fonksiyonları

Bankaların genel fonksiyonları şunlardır;

  1. Fon transferinde aracılık yapmak,
  2. Kaynak kullanımında etkinlik sağlamak
  3. Kısa vadeli fonları uzun vadeli fonlar şekline dönüştürmek,
  4. Kredi politikaları yoluyla gelir dağılımının düzenlemesine aracı olmak,
  5. Uluslar arası ticaretin gelişmesine katkıda bulundurmak.

 

c. Bankacılık İşlemleri

1. Para Bulma (Angajman) İşlemleri: bankalar işlevlerini yerine getirebilmek için çeşitli mevduat hesapları ile fon oluştururlar. Bu mevduat türlerinin başlıca vadeli, vadesiz, tasarruf, ticari ve resmi mevduat olarak sayılabilir.

2. Kredi Verme (Plasman) İşlemleri: Bankaların fon fazlası olanlardan sağladıkları kaynakları fon açığı olan kişi ve kuruluşlara bir bedel karşılığı belirli bir süre için kullandırmalarına kredi verme işlemi denir. Banka kredinin geri dönmesini sağlamak için kredi talep edenlerin mali durumlarını inceleyip teminat istemek durumundadır.

Bankaların verebilecekleri kredi miktarı bankanın öz kaynakları ile ilişkilendirilmiştir. Kredi işlemlerinin güvenliği ve uygun dağılımı bakımından bu ve buna benzeyen sınırlandırmalar ve kurallar gereklidir. Örneğin bireysel krediler banka kaynaklarının %10 kadarı ile sınırlandırılmıştır. Bu sınır sektör kredileri toplamı için %25 kadardır.

Başlıca kredi işlemleri, senet karşılığı krediler, avans kredileri, teminat karşılığı krediler ve açık krediler olarak belirtilebilir.

3. Hizmet İşlemleri: Bankaların yaptığı hizmet işlemlerinin başlıcaları şunlardır.

a. Para Nakli (Havale)

b. Müşterilerinin alacak senetlerine aracılık,

c. Hisse senedi ve tahvil alım-satımına aracılık

d. Kiralık kasa temini

e. İthalat-ihracat işlemlerine aracılık

Bankalar bu hizmet işlemleri karşılığında belirli bir komisyon alırlar.

d. Banka Türleri

Değişik fonksiyonlara sahip önemli banka grupları şunlardır:

  1. Ticaret bankaları
  2. Kalkınma ve yatırım bankaları
  3. Özel amaçlı bankalar (Ziraat, konut, turizm v.b)
  4. Emisyon veya merkez bankaları

Ülkemizde Osmanlı İmparatorluğu döneminde Tanzimat öncesine kadar, ticaret, sarraflık ve tefecilik gibi işler gayrimüslim azınlıkların yaptığı işler olduğu için bankacılık alanında da ilk teşebbüsler yine bu kesim tarafından yapılmıştır. Galata Bankerleri olarak adlandırılan bazı gruplar yönetim ile yakın ilişkiler sonucu kazandıkları bazı ayrıcalıklar sayesinde devlete ödünç para verme, senet alıp satmak, altın ve gümüş paraları değiştirmek, kısaca para ve para benzeri araçların ticareti ile uğraşmaktadırlar. İmparatorluk döneminde ilk banka İngiliz ve Fransız sermayedarlar tarafından 1856 yılında kurulan Osmanlı Bankası’dır. Osmanlı Bankasına devlet adına banknot çıkarma yetkisi verilmiştir. Bu yetki T.C. Merkez Bankasının kurulduğu 1931 yılına kadar devam edilmiştir. Daha sonra 19. Yüzyılın sonlarında tarımsal üretimi teşvik etmek ve üretimi artırmak, dolayısıyla işletmelere finanse etmek amacıyla 1863 yılında Mithat Paşa tarafından kurulan Memleket Sandıkları 1888 yılında Ziraat Bankası adını almıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında gerek ulusal ekonominin güçlendirilmesi, gerek sınai yatırım hamlesinin finanse edilmesi ve gerekse bazı temel sektörlerin parasal açıdan desteklenmesi amacıyla sırasıyla İş Bankası (1924), İller Bankası (1933), Sümerbank (1933), Etibank (1935), İller Denizcilik Bankası (1938), ve Türkiye Halk Bankası (1938) kurulmuştur. Özellikle 1940’ lı yıllardan itibaren özel sermayeli bankacılık sektörü gelişmiş, bu dönemde Yapı ve Kredi Bankası (1944), Garanti Bankası (1946), ve Akbank (1948) kurulmuştur. 1980 sonrası dönemde ise, ülke ekonomisinin dışa açılması politikalarına paralel olarak yabancı sermayeli bankacılık sektörü gelişmiştir.

e. Merkez Bankası

Merkez Bankalarını diğer ticari bankalardan ayıran en temel özellik bunların kar amacı gütmemeleridir. Ayrıca Merkez Bankaları, kamu kuruluşu niteliğindedir. Dolayısıyla da gerek devletin ekonomi politikasının uygulanmasında ve gerekse ticari bankaların ve bankacılık sisteminin denetlenmesinde önemli bir güce sahiptir.

Merkez Bankasının görevlerini şöyle sıralayabiliriz.

  1. Kâğıt para çıkarmak, istenildiğinde tedavülde olan kâğıt paraları değiştirmek, dolayısıyla para miktarını ayarlamak.
  2. Devlete haznedarlık etmek,
  3. Mali ve ekonomik konularda devlete danışmanlık etmek, para ve kredi işlerini ekonomik gidişe ve devletin genel politikasına uygun olarak düzenlemek.
  4. Ticari bankaların para ve kredi rezervlerini muhafaza ve kontrol etmek, bankaların alacak ve borçlarını takas ve tahsilinde aracı olmak.
  5. Devlete avans vermek, uluslar arası alacak ve borçların ödenmesinde aracı olmak,
  6. Ülkenin uluslar arası ödeme araçlarını, altın ve döviz rezervlerini saklamak, bunlara ait hesaplamalarını tutmak,
  7. Milli paranın iç ve dış değerini koruyucu önlemler almak.

Para ve banka konusu çerçevesinde diğer bazı kavramlar aşağıdaki gibi açıklanabilir.

 

 

 

 

25. ENFLASYON

Enflasyon anlam olarak hacim artması (şişme) demektir. Enflasyonun iktisat bilimi ve özellikle para konusunda taşıdığı anlam, piyasada dolaşımdaki karşılıksız, para hacminin sürekli ve aşırı artmasıdır. Piyasada parasal araçların artması bura karşılık para ile satın alına bilen mal ve hizmet fiyat ve ücretlerinin yükselmesi ile giderilebilecektir. Böylece mal ve hizmet fiyatlarının genel düzeyinin sürekli ve önemli ölçülerde yükselmesi hali ortaya çıkacaktır ki buna enflasyon denilmektedir. Enflasyondan söz edilmesi için öncelikle fiyatların genel (bütünüyle) artma eğilimi içerisine girmiş olması gerekir.

Bir ekonomide baş gösteren enflasyon, kısa sürede piyasalardaki tüm fiyatların hızla yükselmesine yol açar. Enflasyon özellikle dar ve sabit gelirli kesimler üzerinde olumsuz etkiler doğurur. Fiyatlar genel düzeyinin yükselme safhasına girmesinden itibaren bu kesimin nominal, gelirlerinde artışlar görülse de reel anlamda gelirleri enflasyonun şiddeti ölçüsünde düşer.

Enflasyon dönemlerinde paranın satın alma gücü zayıflayacağı, piyasada mevcut mal ve hizmet fiyatları sürekli yükseleceği için kişilerin tasarruf arzuları kırılır. Tasarrufların parasal anlamda reel değerleri düşer. Bu nedenle tasarruflar başka alanlara (altın, döviz, gayrimenkul, ticari mal gibi) kayar. Tasarrufların piyasada mevcut mal ve hizmetlere yönelmesi ile enflasyon daha da şiddetli bir yükselme eğilimine girer. Kısacası fiyatların gelecekte bugünkünden daha fazla artacağı beklentisi harcamaları artırır. Harcamaların artması da fiyatları yükseltir.

Enflasyon dönemlerinde gerek döviz kurları ve gerekse faiz oranları yükseleceği için yatırımlar düşer. Tasarrufların dövize kayması döviz talebinin, dolayısıyla döviz kurunun artmasına neden olur. Aynı şekilde paranın ülke içi satın alma zayıflığı için ödünç para alma veya vermenin maliyeti yükselecek bu da faiz oranlarının yükselmesine neden olacaktır. Enflasyon piyasa mekanizmaları açısından nedeni arza göre talebin aşırı ölçüde artmasıdır. O halde enflasyonun önlenmesi için alınacak tedbirleri talebi özetlemek ve arzı artırmak amacına yönelik olmalıdır. Bu tedbirleri aşağıdaki gibi sıralanabilir.

 

  1. Sıkı para politikası uygulamak,
  2. Kamu harcamalarını kısmak
  3. Vergileri artırmak
  4. Maaş ve ücret artışlarını sınırlamak,
  5. Faiz oranlarını artırarak tasarrufa teşvik edip harcamaları caydırmak,
  6. Taksitli satışlara kısıtlama getirmek,
  7. Üretimi ve verimliliği teşvik edici önlemler almak,
  8. İhracatı teşvik edip, döviz girdisini artırmak.

 

26. DEFLASYON

Deflasyon sönme anlamına gelmektedir. Toplam arz miktarına oranla, toplam talebin yetersiz kalmasıdır. Yani ekonomik harcama akımının üretimi satın almada yetersiz kalmasıdır. Eğer bir ekonomide deflasyon varsa stoklar büyür. Ekonomi atıl kapasite ile çalışır, işsizlik yaygınlaşır ve fiyatlarda düşme görülür. Piyasadaki beklentiler, fiyatların daha da düşeceği yönünde ise harcamalar daha daralarak ekonomik krizin artmasına neden olur. Deflasyonun en önemli nedeni para yetersizliğidir. Deflasyonlar ucuzluk yerine ülkeye işsizlik ve sefalet getirir.

Deflasyonda enflasyonun aksine, fiyatların düşmesi sonucunda para değer kazanacağından borçlular borçlarını daha yüksek daha değerli parayla ödemek durumunda kalırlar, yani borçlular daha zararlı, alacaklılar karlıdır. Oysa enflasyon dönemlerinde alacaklılar daha zararlıdır.

  1. Deflasyonla mücadele için toplam harcamaların artırılmasına yönelik önlemler alınmalıdır. Bunun içinde kalkınma ve alt yapı hizmetlerine önem verilmelidir.
  2. Ücretler yükseltilmeli,
  3. Taksitli satışlar cazip hale getirilmeli,
  4. Tüketim kredileri ucuzlatılmalıdır. Böylece toplam talep artarak piyasa canlandırılmış olur. Deflasyonist talep açığı giderilmiş olur.
  5. Devalüasyon
    1. Tanımı: devalüasyon bir ülkenin ulusal parasının değerinin, diğer ülke paralarına karşı düşürülmesidir. Yani yabancı paraların ulusal para cinsinden değerinin artmasıdır.
    2. Devalüasyonun Milli Ekonomiye Etkileri:
      1. Devalüasyonun ilk etkisi ihraç ürünlerin dış talebini yükseltmek, ithal ürünlerinin yurt içi talebini azaltmaktır. Devalüasyon bir ekonominin döviz talebini kısıtlamak,döviz arzını artırmaya çalışmak ve böylece ödemeler bilançosu açıklarını azaltmak yada ortadan kaldırmak amacıyla sabit kur sistemlerinde hükümetlerin başvuracağı bir operasyondur.
      2. Devalüasyondan sonra kamu yönetimi ve hizmetlerinin maliyetlerini yükselir.
      3. Ekonomideki kaynak dağılımını etkiler. İhraç ürünlerinin ve ithalata rakip malların sürümü ve üretimi artacağından üretim kaynakları ekonominin bu kesimlerine doğru kayar.
      4. Devalüasyon bir ülkenin dövizle ödenecek dış borçlarını da etkiler. Aynı miktar döviz karşılığı borcu ödemek için daha pahalı mal ve hizmet vermek gerekir.
      5. Devalüasyon dış ticaret hadlerini etkileyerek, ithalat fiyatlarını sabit tutarak, ihracat fiyatlarını düşürür, dış ticaret hadleri devalüasyon yapan ülke aleyhine döner.

Revalüasyon

Bir ülke parasının değerinin diğer ülkelerin paralarına göre yükseltilmesine Revalüasyon denir. Yani bir ulusal paranın dış değerinin yükseltilmesidir. Bir ülke uluslar arası alanda diğer konvertibl paralar karşısında kendi milli parasının değerini yükseltince, o ülke parasına olan talebin azalması ve ülke ihracatını pahalılaşarak giderek azalması gerekir. Ülke içinde altın ve döviz fiyatları ucuzlar. Sonuç olarak ihracat daralırken ithalat artar ve yurt içi talep giderek diğer ekonomilere yönelir. Revalüasyon yapmaktaki amaç, yani ulusal paranın dış değerinin yükselmesinin sebebi, ödemeler bilançosundaki fazlalıkların ekonomi üzerindeki enflasyonist etkinin azaltılmasıdır. Zaten revalüasyona, ödemeler bilançosu fazlalık veren ülkeler başvururlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÖLÜM III

EKONOMİK KAVRAMLAR

Açığa Satışİşlemleri: Açığa satış; yatırımcının elinde karşılığı bulunmamasına rağmen fiyatların ileride düşeceği beklentisiyle menkul kıymetin satışını gerçekleştirmesi, kıymetin teslim zamanı geldiğinde ise kıymeti piyasadan alıp teslim etmesi işlemidir.

Ekonomik Analiz: Ekonomik olayları oluşturan unsurları ve bu unsurları etkileyen nedenleri bulup ortaya çıkarmak, bu unsurlar arasındaki karşılıklı ilişkilerin ne olduklarını ortaya koymak için başvurulan bir yöntemdir. Arz, talep, fiyat, bütçe gibi

Ekonomik Kuram: Karmaşık ekonomik olaylar arasında birbirleriyle ilişkili olanları belirleyerek, sürekliliklerini saptayarak bunları belli bir kurala bağlamaktır.

Ekonometri: İstatistiğin, matematiğin ve ekonomik kuramın modern ekonomik yaşamdaki sayısal ilişkilerini anlaşılır ve yeterli biçimde açıklanmasını sağlamak üzere bir sistemin içerisinde birleştirilmesidir.

Açık Finansman: Devletin ekonomik faaliyetlerin düzeyini, gelirlerini, istihdamı artırmak amacıyla gelirlerinden yaptığı harcamaları artırmasıdır.

Telafi Edici Finansman: Devletin kasıtlı olarak ekonomik döngünün devamını sağlamak için harcamalarını artırması konusuna ait politikasına denir.

Açık Kredi: Bankaların, kişilerin ve firmaların ticari itibarlarına ve imzalarına güvenerek herhangi bir teminat aramadan açtıkları kredidir.

Aktif Nüfus: Bir ülkenin üretim faaliyetinde bulunan nüfusudur. 15-64 yaş arası nüfustur.

Ülke İş Gücü Potansiyeli (%) = Aktif Nüfus/ Genel Nüfus

Alivre Satış: Malların satış anlaşması ile teslimi arasında belli bir sürenin bulunduğu alım-satım işlemidir. Satıcı belli zaman sonra malı hazırlayacağı, alıcıda anlaşılan fiyattan malı satın alacağını taahhüt eder.

Alternatif Maliyet: Kaynaklar kıttır. Kıt kaynaklarla A malının faydasından dolayı üretimine karar verilmişse B malının üretiminden vazgeçilecektir. Dolayısıyla A malının sağlayacağı fayda B malının sağlayacağı faydaya tercih edilmiş olacaktır. Burada A malının faydası B malının faydasının alternatifini oluşturacaktır. Buna alternatif fayda denilmektedir. Aynı şekilde, A malının maliyetinden dolayı üretimine karar verilmişse B malının üretiminden vazgeçilecektir. Dolayısıyla A malının maliyeti B malının maliyetine tercih edilmiş olacaktır. Burada A malının maliyeti B malının maliyetinin alternatifini oluşturacaktır. Buna alternatif maliyet denilmektedir. Yine, A malının üretimine karar verilmişse B malının üretiminden vazgeçilecektir. Dolayısıyla A malının üretimi B malının üretimine tercih edilmiş olacaktır. Burada A malının üretimi B malının üretiminin alternatifini oluşturacaktır. Buna alternatif üretim denilmektedir.

Doğal Kaynaklar: İhtiyaçları gidermeye yarayan bütün mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılan doğal unsurlardır. Verimli topraklar, ormanlar, yer altı kaynakları, akarsular, göller, denizler vb.

Döviz: Bir ülkenin uluslar arası ödemelerini yerine getirebilmesi için başka ülkelerce kabul edilecek olan bir miktar yabancı para ya da yabancı para üzerinden düzenlenmiş kıymetli evraklara gereksinimi vardır. Bu yabancı paralara ve senetlere döviz denir.

Efektif Döviz: Bankacılıkta nakit biçimindeki yabancı paralara denir.

Döviz Piyasası: Çeşitli ulusal paraların alıcı ve satıcılarının karşılaştığı piyasaya denir.

Döviz Kuru: Bir ülke parasının bir birimini satın alabilmek için diğer ülke parasından kaç birim verileceğini belirtir. Yani bir ülke parasının diğer ülke parası cinsinden fiyatıdır.

Döviz Tevdiat Hesabı: Yurtdışından getirilen konvertibl dövizler karşılığında Türk bankalarında açılan hesaptır.

Konvertibilite: Bir ülkenin parasının diğer ülke parasıyla serbestçe değiştirilebilmesidir. Bu değişim için gerekli özellikleri taşıyan paraya konvertibl para denir.

Değişim için gerekli özellikler şunlardır;

-Paranın uluslar arası çapta talep edilmesi

-İstikrarlı bir değere sahip olması gerekmektedir.

Tam Konvertibilite: Sınırsız ve kısıtlama olmaksızın paranın değiştirilebilmesine denir.

Sınırlı Konvertibilite: Paranın bazı sınırlı şartlarda değiştirilebilmesine denir.

Efektif Talep: Bir ülkede belirli bir dönemde toplam tüketim harcamaları ile yatırım harcamalarının toplamıdır.

Ara Mallar: Üretim aşamasında nihai malı elde etmek için kullanılan yarı üretilmiş hammadde niteliğini kaybetmiş mallardır. Ekmek üretiminde kullanılan un, ayakkabı üretiminde kullanılan deri gb.

Antrepo: Özel bir gümrük rejimidir. Mallar sınırdan gümrük vergisi ödemeden girer ve gümrük denetimi altında gümrüğe ait kapalı yerlerde korunurlar. Bu kapalı depo niteliğindeki yerlere antrepo denir.

Arz: Belirli bir malı belirli bir zamanda belirli bir fiyattan satıcıların satmayı düşündükleri miktardır. Daha değişik bir ifade ile Piyasaya sunulan mal ve hizmet miktarıdır.

Talep: Piyasada belirli bir malı belirli bir fiyattan satın alma isteğidir.

Arz Esnekliği: Belirli bir malın fiyatındaki herhangi bir değişim karşısında satıcıların piyasaya sundukları mal ve hizmet miktarını değiştirmeleridir.

Talep Esnekliği: Belirli bir malın fiyatındaki herhangi bir değişim karşısında alıcıların talep ettikleri mal ve hizmet miktarını değiştirmeleridir.

Arz Kanunu: Belirli bir malın piyasada muhtemel fiyatındaki artış sonucunda satıcıların piyasaya sunmayı düşündükleri arz miktarlarını artırmaları, fiyattaki düşüş karşısında arz miktarlarını azaltmalarına denir.

Talep Kanunu: Belirli bir malın piyasada muhtemel fiyatındaki artış sonucunda alıcıların almayı düşündükleri talep miktarlarını azaltmaları, fiyattaki düşüş karşısında arz miktarlarını artırmalarına denir.

Asgari Ücret: En düşük seviyede geçimi sağlayabilecek ücrettir.

Azami Ücret: En yüksek seviyede geçimi sağlayabilecek ücrettir.

Atıl Kapasite: Ekonomik üretim birimlerinin yada firmaların planlanan üretim kapasitelerinin altında bir üretim kapasitesi ile faaliyet göstermeleridir.

Atomisite: Belirli bir malın piyasasındaki alıcı ve satıcılarının miktarlarının o malın fiyatını etkilemeyecek kadar çok sayıda olmaları halidir.

Sektör: Üretimden tüketime kadar faaliyet gösteren tüm birimlerin oluşturduğu iş alanıdır.

Birincil Sektör: Doğal üretim ağırlıklı sektördür. Hayvancılık, tarım, balıkçılık vb. ağırlıklı olduğu sektördür. Az gelişmiş ülkelerde görülür.

İkincil Sektör: Birincil sektörün daha gelişmiş halidir. İmalat ve inşaat sektörünün ağırlıklı olduğu sektördür.

Üçüncül Sektör: Hizmet sektörünün ağırlıklı olduğu sektördür.

Dördüncül Sektör: İletişi, enformasyon, ar-ge, eğitim-Öğretim alanlarının ağırlıklı olduğu sektördür.

Gelişme düzeyi yükseldikçe birincil sektörün ağırlığı yerini ikincil sektöre bırakır. Bu iki sektör birlikte faaliyet göstermeye başlarlar. İkincil sektörde çalışanların sayısı artar. Gelişim daha arttıkça üçüncül sektör sektörel faaliyetlerde sektöre ilave olunur. Ve ağırlık kazanır. Bu üç sektör birlikte faaliyet göstermeye başlarlar. Fakat üçüncü sektörde çalışanların sayısı daha fazladır. Ve en gelişmiş ülkelerde Dördüncül sektör bu sektörler arasına katılır ve ağırlığını hissettirir.

Blokaj-Bloke: Yetkili izni olmadan sahibi tarafından herhangi bir varlığın, mal ve hizmetin kullanılmasının engellenmesidir.

Borsa: Soyut bir Pazar olup mübadele (değişim) konusu olan değerli madde, hizmet, sermaye, kar gibi parasal ifadesi olan varlıkların ortada olmadan temsili değerlerle (tahvil gibi) alınıp satıldığı pazardır.

Bütçe: Herhangi bir birimin gelir ve giderlerini kapsayan hesaptır. Bütçe dengesinde harcamalar gelirlere eşittir. Bütçe fazlası gelirlerin harcamalardan fazla olması hailidir. Bütçe eksiği ise giderlerin gelirlerden fazla olması halinde ortaya çıkmaktadır.

Büyüme Hızı: Bir ekonomide reel (gerçek)  ulusal gelirde bir önceki yıla oranla gerçekleşen artış hızıdır. Yani O yıl ile geçmiş yılın farkıdır. Kişi başına reel üretim artışı o yılki büyüme hızı ile nüfus artış hızının farkıdır.

Çok Uluslu Şirket: Birden çok ülkede faaliyette bulunan ve kendi ülkesi dışında da üretim faaliyetini sürdüren teşebbüstür. Dünya pazarları için üretim yaparlar. Ve gelişme stratejilerini bir tek ülke çapında değil dünya çerçevesinde saptarlar.

Dalgalı Borçlar: Devletin gelir ve giderleri arasında zaman açısından ortaya çıkan farkları gidermek amacıyla sağladığı kısa vadeli kredilerdir. Bütçe açıklarını gidermek amacıyla başvurulurlar. Hazine bonoları, merkez bankası avansları, devletin piyasaya sunduğu altın para vb.

Damping: Bir malın dış pazarlarda maliyet veya maliyetinin altında satılmasıdır. Bu yolla rakip işletmeler Pazar dışına itilebilirler. Ve pazarda tekel sağlanır.

Dezenflasyon: Enflasyon beklenti ve belirtilerinin önlenmesi yoluyla ekonomik istikrarın korunmasıdır. Kredilere müdahale etmek, faiz oranlarını ayarlamak gb. Tedbirler

şa Açık Ekonomi: Bir ülkenin mal, hizmet, sermaye, işgücü hareketleri açısından dünya ekonomisi ile yüksek derecede bütünleşmesi anlamında kullanılır.

İhtiyat: Beklenmedik zararları karşılamak için alınan tedbirlerdir.

İhtiyat Akçesi: Firmaların bir emniyet sibobu olarak beklenmedik muhtemel zararları karşılamak üzere karlarından ayırdıkları fanlardır.

Adi Hisse Senedi: Yasada kullanılan bir terim olmayıp, uygulamada imtiyazlı (ayrıcalıklı) hisselerin karşısında yer alan payları ifade etmek üzere benimsenmiş bir kavramdır. Ticaret Kanunu´nun 401. maddesinde, esas sözleşme ile bazı tür hisse senetlerine k›r payına ya da tasfiye artığına katılma gibi “sair” hususlarda ayrıcalık tanınabileceği kabul edilmiştir.
Gerçekten de anonim ortaklıkta bazı paylar sahiplerine diğerlerine oranla daha fazla oy hakkı verebilir ya da örneğin, ortaklık tesislerinden yararlanma olanağı sağlayabilir. İşte bu durumda üstün hak sağlayan paylara imtiyazlı, diğerlerine adi hisse (payı temsil etmek üzere senet çıkarılmışsa adi hisse senedi) adı verilir. Ancak, adi pay-imtiyazlı pay ayrımı bazen yanılgılara yol açabilir. Çünkü bir anonim ortaklıkta bir grup hisse senedi örneğin, kârdan, diğer grup hisse senedi ise tasfiye artığından yararlanmada üstün hak sağlıyorsa, artık ayrıcalıklı hisseden değil, değişik haklar veren pay gruplarından (pay kategorilerinden) söz etmek doğru olur.

Adi Senet: Resmi bir makam ya da memur katılmaksızın, taraflarca özel biçimde hazırlanan yazılı belgelerdir. Adi senetlerde yazı kısmı el ile ya da makine ile hazırlanmış olabileceği gibi daha önceden basılmış da bulunabilir. Adi senedin borçlu tarafından imzalanması gerekir. İmza atamayanlar senedi mühürleyebilecekleri gibi, parmak izi ile de işaretleyebilirler. İspat açısından adi senede pul yapıştırılması ya da tarih atılması önemli değildir. Fakat imza ve mühürün senet metninin yazılmasından sonra konulması ve yapılacak ekler ile kazıntı ve silintilerin ayrıca imzalanarak onaylanması gereklidir. Aksi takdirde senet geçersiz sayılabilir. (Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, mü 297, 298) Adi bir senedin geçerliliğine hükmedilebilmesi için, bir belgenin kendisine izafe olunan kişi tarafından imzalanmış olunması gerekir. Bir kişi senedi imzalamadığını ileri sürer, yani imzasını inkâr ederse, aksini ispat etmek diğer tarafa düşer. Yargıç kararını verirken gerekirse tarafları da dinler ve imzasını inkâr edenle karşılaştırma yapabilmek amacı ile yazı yazdırabilir. Bunlardan da bir sonuç alamazsa bilirkişi incelemesi yaptırabilir ve tanık dinleyebilir.
Bir senedin imzası ikrar (kabul) olunmuş ya da mahkeme tarafından ilgili kişiye ait olduğu saptanmışsa, bu artık onu imzalayan ile “külli halefi” hakkında hüküm ifade eder; üçüncü kişilere karşıysa hüküm doğurmaz.. Bir senet kendisine ibraz olunan noter ya da diğer bir yetkili memur tarafından onaylanmışsa ibraz tarihi ya da imza edenlerden birinin ölümü tarihi veya imza etmesine engel olan olayın gerçekleşme tarihi veya o senedin resmi bir işleme esas alındığı tarih, üçüncü kişiler hakkında da hüküm ifade eder. Bu tür senetlerde, sözü edilen diğer senetlerin tarihleri üçüncü kişiler hakkında ancak son senet tarihinin onaylanmış sayıldığı tarihten itibaren hesaplanır. Fakat ibrayı ve kabzı gerektiren adi senetlerle tüccarların ticari işlemleri hakkındaki senetlerin, yukarıdaki usule göre resmiyet kazanmamış olması durumunda bile üçüncü kişilere karşı geçerli sayılacağı kabul edilmiştir. Bununla beraber bunun aksi ispat olunabilir. (Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, m.300)

Adi Çek: Çizgili ya da bloke olmayan çek anlamını taşımaktadır. Adi çek, açık ve basit bir ödeme emri niteliğinde olup çizgili ya da bloke çeklerden ödeme biçim ve yöntemi açısından ayrılır. Adi çekin bedeli, ibraz anında karşılığının bulunması koşuluyla nakden ve hesaben ödenebilir. Karşılığının olup olmadığının bilinmemesi açısından bloke çekten (bloke çekte karşılık garanti edilmiştir), hem nakden ve hem de hesaben ödenebilmesinden dolayı da çizgili çekten (çizgili çek yalnızca hesaben ödenir) faklıdır.

Anatosm: Eski Yunanca´daki ana ve tokos sözcüklerinin bileşimidir. Ana “yineleyen-doğurgan” demektir. Tokos, “faiz”dir. Anatosizm, “faizin faiz doğurması” anlamındadır.
Anatosizm, faizin hesap dönemi sonunda anaparaya eklenerek işletilmesidir. Bir başka deyişle, faizin kapitalizasyonudur. Bileşik faiz yönteminin işletilen paraya uygulanmasıdır.

Arz-Talep Dengesi: Arz edilen miktarın talep edilen miktara eşit olması durumuna arz – talep dengesi denmektedir. Bu eşitliği sağlayan ve farkedilir bir değişme eğilimi göstermeyen fiyat seviyesine ise denge fiyatı denmektedir. Belli bir fiyattan arz edilen miktarın aynı fiyattan talep edilen miktarı aşması durumunda ortaya bir arz fazlası çıkmakta ve bu da fiyat seviyesinin düşmesine neden olmaktadır.. Yine belli bir fiyattan talep edilen mal miktarının arz edilen mal miktarını aşması durumunda ortaya talep fazlası çıkmakta ve fiyat seviyesinin yükselmesine neden olmaktadır. Piyasa ekonomisi koşullarının geçerli olduğu bir ortamda, arz-talep bir araya gelerek piyasa dengelerini oluşturur.

Aracı Kurum: Aracı kurum isminden de anlaşılabileceği gibi, hisse senedi ticaretinde yatırımcı ve piyasa arasında bilgi aktarma ve aracılık fonksiyonlarını yerine getirirler.  Bu kapsamda yapabilecekleri sermaye piyasası faaliyetleri;
Sermaye piyasası araçlarının ihraç veya halka arz yoluyla satışına aracılık . Daha önce ihraç edilmiş olan sermaye piyasası araçlarının aracılık amacıyla alım satımı
Finansal göstergelere, sermaye piyasası araçlarına mal ve kıymetli madenlere dayalı vadeli işlem sözleşmesi yapılmasına aracılık Menkul kıymetlerin geri alım veya satım taahhüdü ile alım satımı Yatırım danışmanlığı

Para ve kredi işlemleri yapan sermaye şirketi. Bankalar, kredi verenlerle (mevduat sahipleri) alanlar arasında aracılık yaparak nakit sermaye sağlarlar. Bankanın karı, kredi verdiği paralardan aldığı yüksek faiz ile mevduat sahiplerine ödediği daha düşük düşük faiz arasındaki farktan doğar. Bankalar, ekonominin önemli yapı taşlarıdır. Para arz-talebini sağlarlar, halkın küçük tasarruflarını toplar, büyük fonlar oluşturarak bireysel tasarruflarla karşılanamayacak ölçüde büyük krediler verebilirler. Böylece yatırıma kaynak sağlanmış olur.

Banka:  Bankacılık yaklaşık 4000 yıllık bir geçmişe sahiptir. Sümerler döneminde bugün basit bir banka işlemi olan para bozma işlemlerini yapan kimseler olduğu bilinmektedir. Günümüzde kullanılan banka sözcüğü Ortaçağ´da ortaya çıkmıştır. İtalya´da ticaretin yoğun olduğu yerlerde, bir masa üzerinde madeni paraların ağırlığını tartan, ayarlarına bakan ve para değişimi yapan sarraflar vardı.. Bu sarrafların toplandığı masaya banka ya da banco denirdi. Bugün de çeşitli dünya dillerinde bu sözcük kullanılmaktadır. Bizim tarihimizde ise bankacılık geçmişi çok daha kısadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devlete ait paralarla, yabancı paralar birlikte kullanılırdı. Bunları değiştirme işlemi ise genellikle müslüman olmayan azınlıklarca yapılırdı. Sarraf denilen bu kimseler özel banka işlemlerinin yanısıra, hükümete borç verme ve onun adına tahvil çıkarma işlerini de yaparlardı. İlk banka, 1847 yılında Galatalı J. Alleon ve T. Baltazzi tarafından kurulan, ancak bir sene sonra iflas eden Bank-ı Dersaadet (İstanbul Bankası)dır.

Bir işletmenin belli bir tarihteki finansal durumunu, yani sahip olduğu varlıkları, borçlarını ve özvarlığını gösteren bir tablodur. Bilanço, temel muhasebe eşitliğine (varlıklar = borçlar + özkaynaklar)dayanır.

Bilanço: Bilançonun varlıklar tarafına “aktif”, borçlar ve özvarlık tarafına “pasif” adı da verilir. Bilanço kalemleri çeşitli biçimlerde gruplanabilir. En yaygın kullanılan gruplamalardan birine göre gerek varlıklar, gerek borçlar likidite derecelerine (nakte dönüşme çabukluklarına) göre sıralanır. Yaklaşık bir yıl içerisinde nakte dönüşmesi beklenen varlıklara cari varlıklar ya da döner varlıklar denir. Kasa, alacak hesapları, stoklar cari varlık örnekleridir.. Nakte dönüşmesi daha uzun süren alacak varlıklar ise sabit varlıklar ya da duran varlıklar olarak sınıflanır. Arsa, binalar, makine ve teçhizat, “duran varlık” örnekleridir. Borçlar da, bilançoda kısa vadeli (yaklaşık bir yıl içerisinde ödenecek olan) ve uzun vadeli (daha uzun bir sürede ödenecek olan) borçlar olarak sınıflanır.
İşletmenin sahip olduğu varlıklarla borçları arasındaki farka eşit olan kaynak, işletme sahiplerinin işletmenin varlıkları üzerindeki hakkını temsil eder. Özkaynak, işletme sahiplerinin işletmeye para ve/veya mal olarak koyduğu sermayeden ve dağıtılmamış kârlardan oluşur. Dağıtılmamış kârlar, genellikle, kâr dağıtımında kullanılabilme ve diğer belli amaçlara tahsis edilmiş olma durumunu açıkça belirtmek üzere, kanuni, fevkalade, özel, genel ihtiyatlar gibi gruplara ayrılarak rapor edilir. Dağıtılmamış kârlar terimi bazen de yalnızca kâr dağıtımında serbestçe kullanılabilecek kısım için kullanılmaktadır.
Hukuki kurallara (özellikle vergi kanunlarına) uygun olarak hazırlanan bilançoya “mali bilanço” , muhasebe ilkeleri temel alınarak işletmenin özelliklerine ve işletme yönetiminin amaçlarına uygun olarak hazırlanan bilançoya da) “ticari bilanço” denir.
Belli durumlarda finansal tabloların (bilanço ve gelir tablosu) hazırlanmasını düzenleyen hukuki kurallarla muhasebe ilkeleri arasında uyuşmazlık olabilir. Bilançoda yer alan varlıkların, çoğu zaman piyasa değerlerini yansıtmadığına dikkat edilmelidir. Bazı istisnaları olmakla birlikte, muhasebe ilkelerine göre varlıklar, bilançoda tarihi değeriyle, yani elde edildiklerinde işletme tarafından katlanılmış olan maliyetleriyle rapor edilir.

Büyüme: Ulusal ekonomiler de canlılar gibi büyür. Her ülkede nüfus, işgücü, kaynaklar, sermaye teçhizatı vb. yıldan yıla değişik oranlarda büyümektedir. Üretimi artırmak için yatırım harcamaları yapıldıkça istihdam seviyesi yükselmekte, sermaye stoku genişlemekte, işlenmemiş topraklar üretime açılmakta ve sonuç olarak milli hasıla çoğalmaktadır.

Büyüme sırasında iktisadi unsurlarda meydana gelen değişikliklerin yanında toplumsal sorunların görünüşü de değişmektedir. Eğitim talebi artmakta, köylerden şehirlere göç hızlanmakta, sağlık hizmetlerinin gelişmesi gerekmekte, siyasal yapıda dalgalanmalar meydana gelmektedir. Bu kadar karmaşık olayın bir arada cereyan ettiği büyüme sürecinde, kesin sonucu belirtecek ölçünün bulunması çok güçtür. İktisadi unsurların çoğundaki değişmeleri rakamlandırmak nispeten kolaydır. Oysa toplumsal değişiklikleri istatistik seriler halinde düzenleyip yorumlamalara gitmek oldukça güçtür. Rakamlarla ifade edilebilen iktisadi unsurlarda da büyüme sırasında meydana gelen dalgalanmalar değişik oranlarda olmaktadır. Şu halde sorun, bu çeşitli iktisadi unsurlardan en iyi gösterge olabilecek birini seçmek ve temel ölçü olarak kullanmaktır. Uluslararası alanda en yaygın olarak kullanılan ölçü, üretim hacmi ve milli gelirdir. Yalnız, milli gelir artışının ulusal bir ekonominin topyekün büyümesini yansıtmadığını, fert başına refah artışına bir ölçü sayılamayacağını da belirtmek gerekir. Çünkü nüfus artışı, yükselen milli gelirin bir kısmını yutmaktadır. Şu halde büyümeyi fert başına milli gelir rakamıyla da ölçmek gerekecektir.

Deflasyon: Açık ya da baskı altında tutulan enflasyon durumlarında, paranın satın alma gücünü stabilize etmek ya da yükseltmek için uygulanan ekonomik ve mali tedbirlere verilen addır. Kredi deflasyonunda reeskont oranının yükseltilmesi, mevduat zorunlu karşılıklarının yükseltilmesi, kredi kontenjanlarının düşürülmesi ve açık piyasa işlemlerinin yapıldığı ülkelerde merkez bankasının portföyünde bulunan kıymetli evrakın piyasaya sürülmesi yoluyla krediyi daraltıcı bir politika izlenmelidir.

Dış dengeyi sağlamak için başvurulacak yollardan biri de ulusal paranın dış değerinin düşürülmesidir. Devalüasyonun amacı, ithalatı pahalılandırıp, ihracatı ucuzlatmak ve böylece döviz girişini çıkışına göre hızlandırmaktır. Dış ödemelerinde açık veren, yani ihracatı ithalatından az olan ülke, ulusal paranın dış değerini indirerek ihracatını artırıp ithalatını azaltabilir. Sonuç olarak da dış denge sağlanır ve açık kapanır.

Devalüasyon: Devalüasyonun dövizle ifade edilen değer olarak, ihracatı artırıp ithalatı daraltması için, bazı koşulların varlığı gereklidir. Devalüasyon yapılan ülkede ihraç malları arzı elastik değilse (yani ihraç malları üretimi ve arzı, fiyatlar yükselse de kolaylıkla artırılamıyorsa), para ayarlamasının ihracat artırıcı etkisi doğmaz. Ülkenin ihraç mallarına olan dış talep elastikliği uygun değilse (yani yabancılar için söz konusu ülkenin ihraç malları fiyatlarının düşmesi fazla bir anlam ifade etmiyorsa), ihracat miktar olarak genişlese de, ihracattan elde edilen dövizde bir artış beklenemez. Söz konusu ülkenin ithal malları talep elastikliği düşükse (yani ithal malları zorunlu ihtiyaç malları ise ya da halkın yabancı mallara karşı özel bir güveni, rağbeti ve tutkusu varsa), fiyatlar yükseldiği zaman ithalat miktar olarak daralsa da, ithalat için harcanan döviz azalmaz.

Dividant: Anonim şirketlerde, safi kârdan ve bu amaçla ayrılmış yedek akçelerden ortaklara, şirkete yatırmış oldukları sermayeyle orantılı bir şekilde nakit olarak ya da hisse senedi şeklinde dağıtılan paylardır. Dividant dağıtımı şirket genel kurulunun yetkisi içine girer. Uygulamada anonim şirket yönetim kurulları, dağıtılmasını önerdikleri kâr payını genel kurula bildirirler. Genel kurul ise bu öneriyi kabul eder ya da etmez. Şirket ana sözleşmesinde belirlenmiş kurallar varsa yönetim ve genel kurul bunlara uymak zorundadır.
İşletmelerin dividant dağıtımı kararı alırken birçok unsuru (sadece kârların dağıtılabileceği, işletmenin likidite durumu, borçlanma sözleşmelerinin sınırlamaları, işletmenin yatırımlarının geleceği, ortakların özel vergi durumları, kârların yıllar itibariyle gösterdiği seyir, dağıtılmayan kârların vergi durumu ve şirketin halka açık olup olmaması vb) ayrıntılı olarak analiz etmelerinde yarar vardır. Kuramsal açıdan dağıtılan dividantların şirketlerin pay senetlerinin pazar değerlerini etkileyip etkilemediği hususu yukarıda sayılan çok yönlü bir analize bağlı olduğundan, kesin ve standart bir çözüme ulaşılmamıştır. Bu nedenle, her durumun kendi özellikleri dikkate alınarak, dividant ödemelerinin pay senedi pazar değerine etkileri ölçülmelidir. Ülkemizde dividant ödemelerinin pay senedi pazar değerini etkilediği, dolayısıyla bunlar arasında yüksek bir korelasyon olduğu görülmektedir. Nitekim yüksek oranda dividant dağıtan işletmelere ait pay senetleri, sermaye pazarında yüksek fiyatlara alınıp satılmaktadır.

Durgunluk: Bir ekonomi, durgunluk içinde bulunduğunda, toplam arz-toplam talep dengesindeki bozukluk, arza oranla talep eksikliği şeklinde ortaya çıkmakta, diğer bir deyişle, toplam talep yetersizliğinden meydana gelen bir toplam arz-toplam talep dengesizliği söz konusu olmaktadır. Bu durumda milli gelir, eksik istihdam düzeyinde gerçekleşecek, işsizlik artacak mal ve faktör fiyatlarında genel bir düşme eğilimi gözlemlenecektir. Buna göre, bir ekonomide durgunlukla mücadele programının, toplam talepteki yetersizlikleri giderme ve efektif talep düzeyini yükseltme amacına yönelmesi gerekmektedir. Bu nedenle de maliye politikası yoluyla durgunlukla mücadele etmek için kamu harcamalarının artırılması ve/veya vergilerin azaltılması yolu seçilmektedir. Kamu Harcamaları Politikası.  Ekonominin toplam talep düzeyindeki yetersizlikleri gidermek amacıyla, vergi gelirleri, eski düzeyinde bırakılarak kamu harcamaları artırılabilir. Bu durumda bir bütçe açığının meydana geleceği ve toplam talepte net bir artış yaratılmış olacağı açıktır. Durgunlukla mücadelede kamu harcamaları politikası, ekonominin tam çalışma düzeyinde dengeye kavuşabilmesi için özel harcamalardaki yetersizliklerin, kamu harcamaları ile giderilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu tür politika ile milli gelir düzeyinin düşmesi önlenmiş, özel sektör harcamalarının azalmasına engel olunmuş ve ekonomideki daraltıcı güçler ortadan kaldırılmaya çalışılarak, yeniden genişleme süreci içine sokulmuş olacaktır. Mal ve Hizmet Alımına Yönelen Kamu Harcamaları. Yatırım harcamalarının ve cari harcamaların ekonomi üzerindeki etkisi aynıdır. Bunlarda yapılacak bir artışın, toplam talebi doğrudan etkilediği için, ekonomi üzerindeki genişletici etkisi, transfer harcamalarının genişletici etkisinden daha etkili ve daha kesin olacaktır. Kamu Transfer Harcamaları Kişilere yapılması halinde, firmalara yapılmasından daha etkili olmaktadır. Transfer harcamaları, harcama eğilimleri yüksek kişilere yapılıyorsa, hem durgunlukla mücadele açısından hem de gelir dağılımında eşitliğin sağlanması açısından etkin bir çözüm olacaktır. Ekonomik durgunluk dönemlerinde milli gelirin tam istihdam düzeyine yükseltilmesi ve işsizliğin giderilmesi için, kamu harcamalarının özellikle yatırım harcamalarının ve marjinal tüketim eğilimleri yüksek, düşük gelirli gruplara yapılan transfer harcamalarının artırılması gerekir.

Kamu Gelirleri Politikası Durgunlukla mücadelede, kamu harcamalarını aynı düzeyde bırakarak vergileri azaltma yoluna gidilebilmektedir. Bu durumda da yine bir bütçe açığı yaratılacağı ve bu açığın diğer bir kamu geliri türü olan borçlanma ile kapatılabileceği açıktır. Vergi Politikası Durgunluk dönemlerinde kamu harcamaları politikasının amacı, ekonomide özel harcamalardaki yetersizliği telafi etmek olduğu halde, vergi indirimlerinin amacı, kullanılabilir kişisel gelirleri artırmak suretiyle özel tüketim ve yatırım harcamalarında bir artış sağlamaktır. Bu yolla ekonomik hayattaki daralmanın önlenmesi ve genişlemenin sağlanması planlanmaktadır. Durgunlukla mücadelede vergi indirim politikasının etkinliği için verginin konusunun geniş olması gerekir. Böylece indirimlerden daha çok kişi yararlanabilecek, kullanılabilir gelirleri artacak, böylece tüketim ve yatırım mallarına olan talebin artması sağlanacaktır. Kişisel gelir vergileri ile gider vergileri, bu açıdan etkin vergilerdir. Servet vergileri ise bu anlamda elverişli bir vergi türü değildir. Durgunlukla mücadelede, kamu harcamalarını artırmak, vergileri indirmekten daha etkilidir. Borçlanma Politikası Kamu harcamalarının artırılması ve/veya vergilerin indirilmesiyle bütçede meydana gelecek açığın kapatılması, borçlanma ile olacaktır. Ancak durgunluk dönemlerinde borç yönetimi ile ekonomideki sorunların çözümü, enflasyonist dönemlere oranla daha kolay olmaktadır. Çünkü, durgunluk dönemlerinde, ekonomide büyük ölçüde kullanılmayan fonlar bulunmaktadır. Eğer devlet borçlanma yoluyla bu fonları toplar ve ekonomik hayatın canlanması için kullanabilirse, ekonomideki daralmayı önleyebilecektir. Durgunluk dönemlerinde de borçlanmanın kimden yapılacağı önemli bir konudur. Durgunlukla mücadelede başarılı olabilmek için borçlanmanın, ekonomide özel harcamalar üzerinde en az etki meydana getirecek şekilde yani toplam talebi en az azaltıcı şekilde gerçekleştirilmesi gerekmektedir.Kişilerden Borçlanma Eğer kişiler, devlete borç verdikleri parayı kullanmayarak, atıl tuttukları fonlardan karşılıyorlarsa toplam talepte bir azalma olmayacak, aksine devlet, bu parayı kullandıkça toplam talepte net artışlar sağlanacaktır.
Ancak devlete borç verilen fonlar, kişilerin yatırım ve tüketim harcamalarını kısmaları yoluyla karşılanıyorsa, başlangıçta toplam talep azalmış olacak, elde edilen bu fonların devletçe harcanması, tekrar ekonomiye sokulmasıyla toplam talep, yine borçlanmadan önceki düzeye gelecek ama harcamayı yapan kesim değişmiş olacaktır. Sonuçta, ekonominin toplam talebinde bir değişiklik meydana gelmemiş olacaktır. Ticari Bankalardan BorçlanmaTicari bankaların portföylerinde, kullanılmayarak, atıl tutulan fonların borçlanılması ve bunların devlet tarafından ekonomiye aktarılmasıyla genişletici bir etki yaratacağı açıktır.Ticari bankaların atıl fonlarından değil de özel kişi ve firmalara sağlanan kredilerden borçlanıyorsa, bunun talebi artırıcı, ekonomiyi genişletici etkisi daha az olacaktır. Merkez Bankası´ndan Borçlanılması Bütçe açığının Merkez Bankası´ndan borçlanılarak finanse edilmesi durumunda, toplam talep üzerinde hiçbir azaltıcı etki meydana gelmeyecektir. Çünkü, kamu harcamaları, para arzı artırılarak karşılanmaktadır. Bu nedenle durgunluk dönemlerinde bütçe açığını finanse etmenin en etkin yolu Merkez Bankası´ndan borçlanmaktır. Durgunluk dönemlerinde, kısa vadeli borçlanmalar tercih edilmelidir. Genişletici maliye politikası, politikacılar açısından çok cazip olduğu için uygulama şansı çok yüksektir. Ancak böyle bir politikanın ekonomiyi, enflasyonist sürece sokma tehlikesi söz konusu olduğundan iyi planlanması gerekir.

Emisyon: Türkçe karşılığı “ihraç” demek olan emisyon sözcüğü yabancı dillerde çıkarmak, yaymak, tedavüle koymak anlamında kullanılır. Kâğıt paranın, tahvillerin, hisse senetlerinin ilk defa piyasaya sürülmesi emisyondur. Ufaklık paranın piyasaya çıkarılmasında emisyon terimi kullanılmaz. Emisyona Merkez Bankası yetkilidir. Emisyon Merkez Bankası´nın aktif ve pasifindeki gelişmelerin sonucu oluşur. Emisyonu etkileyen en önemli kalemler altın ve yabancı dövizler karşılığında, ticari ve sınai senetlerin reeskonta veya avansa kabulleri suretiyle, hazineye kısa vadeli avans, hazine kefaletini haiz bonoların iskontosu suretiyle oluşmaktadır. Merkez Bankası mevduatı ise, arttığı zaman emisyon ihtiyacını azaltan, azaldığı zaman emisyon ihtiyacını artıran bir faktördür.

Enflasyon: Genel fiyat düzeyinde devamlı artış ve paranın değer kaybetmesi anlamına gelmektedir. Sözcük anlamı şişkinliktir, ilk kez 1838´de ABD´de görülmüş ve sözcük olarak da ilk kez burada kullanılmıştır. Toplam mal ve hizmet arzının, toplam talebi karşılayamaması, kısaca üretimden çok tüketim, enflasyonun temel özelliğidir. Üretimle karşılanamayan ve artan talep karşısında, piyasayı daha yüksek bir fiyat düzeyinde dengeye getirir.

Enflasyonun Sebepleri:·Devletin karşılıksız para basması · Maliyetlerdeki artışlar, yüksek faiz ve devalüasyon Bütçe açıkları· İthal malların fiyatlarında yükselme· Bankaların krediyi genişletmesi· Tasarrufların yatırımdan çok olması Enflasyonun Sonuçları:· Gelir dağılımında adaletsizlik· Tasarrufta azalma, tüketimde artış· Paradan kaçış; gayrimenkul, altın gibi yatırım araçlarına kayma· Dış ödemelerde zorluk· Sanayi yatırımlarında azalma· İthalatı kısmak için devalüasyon yapılması zorunluluğu· Üretimin artmaması sonucu istihdamın olumsuz etkilenmesi· GSMH´da düşüş

İthalat: Başka ülkelerde üretilmiş malların, ülkedeki alıcılar tarafından satın alınması. Dışalım da denir. İhracatın karşıtıdır ve onunla birlikte bir ülkenin dış ticaret dengesini oluşturur. İthalat, özel ya da tüzel kişilerce, kamu iktisadi kuruluşları ya da devlet tarafından doğrudan yapılabilir.

Çeşitleri

1. Akreditifli İthalat: Alıcı, malın sevkinden önce bir banka aracılığıyla satıcının bulunduğu yerdeki bankası nezdinde malın sevk belgesinin teslimi karşılığında ödenmek üzere kredi açtırmasıdır

2. Mal Karşılığı İthalat: Malın gümrüklenmesi işleminden sonra bedelini ödeyerek belgenin çekilmesi ile gerçekleşen ithalat

3. Bedelsiz İthalat: Gümrük vergisi olmaksızın ülkeye sokulan mallar (özel eşyalar, hediyeler vb).

4. Belge Karşılığı İthalat: Malın gelmiş olma şartı aranmaksızın, malın ithalat yapılan ülkeden yola çıkarılmış olduğunu gösteren belgenin bedelini ödeyerek bankadan belge alınması ile gerçekleştirilen ithalattır.

5. Kredili İthalat: Bedeli daha sonra ödenmek üzere yapılan vadeli ithalat.

6. Geçici Kabullü İthalat: İhraç etme amacıyla yapılan ithalat.

7. Ankonsinyasyon İthalat: Satışın yapılması ve belirli bir vade sonunda mal bedelinin transfer edilmesi şartıyla yapılan ithalat.

 

Ödemeler Bilançosu:  Ödemeler bilançosu ana ülkede yerleşik gerçek kişi, işletme veya kurumların yabancı ülkelerle yürüttükleri ekonomik işlemlerin sistematik olarak tutulan kayıtlarıdır. Başka bir ifadeyle bir ülkenin belirli bir dönemde dış alemden sağladığı gelirlerle, dış aleme yaptığı ödemelerin (kaçakçılık niteliğinde olmayan döviz gelirlerinin ve döviz harcamalarının) yer aldığı bir tablodur. Uluslararası ekonomik işlemlerin içine mal ve hizmetlerle birlikte üretim faktörleri üzerindeki işlemler de girer. Buna göre, sınır ötesi mal ve hizmet ticareti veya üretimi, ülkeler arası kısa ve uzun süreli mali sermaye ve dolaysız sermaye yatırımları, uluslar arası işgücü hareketleri ile teknoloji transferleri de bu tanımın kapsamına girer. Uluslararası işlemlerin sonucunda ülkeye ya da ülkeden dışarıya ödeme akımları gerçekleşir. Ancak bazı ekonomik işlemler ödemeler bilançosuna kaydedilmekle birlikte herhangi bir ödeme akımı doğurmazlar. Örnek olarak malın mal ile değişimine dayalı ticaret (takas veya kliring); yatırım malı, teknoloji yönetim bilgisi şeklindeki yabancı sermaye, bağış veya hibe şeklindeki karşılıksız transferler verilebilir. Ödemeler bilançosunun ana kalemleri Temel hesap grupları Cari işlemler hesabı, sermaye hesabı ve resmi rezervler hesabıdır.

1- Cari işlemler hesabı: Ülkenin uluslar arası ekonomik işlemlerinden çok önemli bir grubu cari işlemler hesabına kaydedilir. Bir ülkenin ihraç ettiği ve ithal ettiği mal ve hizmet miktarını gösterir. Alt kalemleri şunlardır:

a) Mal ticareti: Dış ekonomik ilişkilerde en önemli yeri tutan işlemler mal ithalat ve ihracatıdır. Mal ihracatı ile mal ithalatı arasındaki farka dış ticaret dengesi denir. Dış ticaret dengesi öneminden dolayı ödemeler dengesi ile karıştırılabilmektedir. Ödemeler dengesi ülkenin dış alemle olan gelir – gider ilişkisini gösterirken dış ticaret dengesi ihracat ile ithalat arasındaki farkı ifade eder.

b) Hizmet ticareti: Görünmeyen ticaret de denilir. Ülkenin hizmet alım – satımını gösterir. Bu tip ödemelere örnek olarak dış turizm, uluslar arası banka ve sigortaların komisyon veya primleri, yabancı yatırımları kar ve faiz transferleri royaltyler, leasing bedelleri, yabancı danışmanlık ve mühendislik hizmetleri verilebilir. Yabancı yatırım kar ve faiz transferleri hizmet niteliğinde olmamasına rağmen sermaye hizmetlerini kullanmanın bedeli olarak düşünülmüştür ve hizmet ticareti kısmında incelenmektedir.

c) Karşılıksız transferler: Bağış niteliğindeki işlemlerdir, bir ödeme gerektirmezler. Türkiye için bu gruptaki en önemli kalemlerden biri yurtdışında çalışan işçi gelirleridir (workers´ remittances). Bunlar önceleri ihraç edilen emek karşılığı olarak düşünülerek hizmetler bilançosuna kaydediliyordu. Ancak daha sonraları bu uygulama değiştirilmiş tek yanlı transferler içine alınmışlardır. Bunun nedeni yurtdışındaki işçilerimizin uzun yıllardan beri o ülkelerde bulunmaları dolayısıyla o ülkelerde yerleşik kişiler gibi düşünülmeye başlanmıştır.

Cari işlemler bilançosuna kaydedilen alacaklar ve borçlar toplamı birbirine eşit değilse cari işlemler açığı ya da fazlasından söz edilir.

2- Sermaye hesabı: Ülkenin dış alemle yaptığı her türlü mali sermaye ve dolaysız sermaye yatırımları, ödemeler bilançosunun sermaye hesabı bölümüne kaydedilir. Alt bölümleri aşağıdadır:

a) Uzun vadeli sermaye hareketleri: Dolaysız yabancı sermaye yatırımları (başka bir ülkede fabrika kurulması, ortak firma tesisi gibi) ile sınır ötesi tahvil ve hisse senedi alım satımları (portfolyo yatırımları) uzun vadeli sermaye işlemleri arasında yer alır. Resmi kuruluşlarca yabancı ülkelerden veya uluslar arası finansman kuruluşlarından sağlanan proje ve program kredileri de bu gruba girer.

b) Kısa vadeli sermaye hareketleri: Süresi genellikle 1 yıldan az olan sermaye giriş – çıkışlarıdır. Dış ticaretin finansmanına yönelik krediler ile ülkeler arasında faiz farklılıklarından ve döviz kuru değişmelerinden yararlanmak (arbitraj yapmak) amacına yönelik sermaye hareketleridir. Söz konusu sermaye kur ve faiz değişmelerine karşı çok duyarlı olup kolayca bir ülkeden diğerine hareket edebilmektedir. O yüzden bunlara sıcak para (hot money) fonları da denir.

Tekrar hatırlatmak gerekir ki sermaye hareketleri sonucunda oluşan faiz ve kar payları sermaye hesabında değil cari işlemler hesabında hizmet ticaretinin altındaki faiz kaleminde incelenir. Sermaye hareketleri ile cari işlemler hesabı arasındaki diğer ilişki ise sermaye hareketleri ile cari işlemler dengesi arasındadır. Bir ülkenin cari işlemler dengesi açık veriyorsa, bu açık genellikle sermaye girişleriyle kapatılır. Yabancı ülkelerden kredi alınmaya çalışıldığı gibi yabancı sermaye de teşvik edilir. Cari işlemler bilançosu ile sermaye hesabı birbirini dengeleyemez ise bir açık veya fazla ortaya çıkar.

Ödemeler bilançosundaki cari işlemler ile sermaye hareketleri dengeleri birlikte göz önüne alındığında, bunlar ekonominin genel dengesini oluşturur. Eğer ekonominin genel dengesinde bir açık ya da fazla söz konusu ise bu fark rezerv hareketleri hesabıyla denkleştirilir.

3- Rezerv hareketleri (Resmi rezerv değişmeleri) hesabı: Resmi rezervler gerektiğinde kullanılmak üzere merkez bankası tarafından tutulan uluslar arası ödeme araçlarıdır. Merkez bankası bu araçları döviz piyasasına müdahale etme amacıyla kullanır. Merkez bankasının müdahale nedeni ekonomide cari işlemler ile sermaye işlemlerinin sonucunda ortaya çıkan dengesizlikleri düzeltmektir. Bir ülkenin uluslar arası rezervleri altın, döviz ve özel çekme haklarıdır (SDR)

Resmi rezervlerin değişimini şöyle açıklayabiliriz: Eğer ülkenin döviz gelirleri döviz giderlerini karşılayamıyorsa o takdirde döviz kurları yükselmeye başlar. Çünkü ödeme yapabilmek için döviz talebi artmıştır. Tersine döviz arzının döviz talebini aştığı durumda ise kurlarda düşme eğilimi görülür. Eğer merkez bankası kur istikrarını sağlamak istiyorsa döviz piyasasına müdahale etmek zorunda kalır. Döviz talep fazlası durumunda piyasaya döviz satar, arz fazlası durumunda da piyasadan döviz satın alır. Bunlar resmi rezervlerin değişmesine neden olur. Piyasaya döviz satıldığında rezervler azalır, piyasadan döviz aldığında ise rezervleri artar. Ödemeler bilançosundaki işlemlerden bir kısmı otonom nitelikte, diğer bir kısmı ise denkleştirici niteliktedir. Ödemeler dengesinde bir açık veya fazla doğuran işlemler otonom niteliktedir. Bunlar cari işlemler hesabı ile sermaye hareketleri hesabıdır. Denkleştirici işlemler ise otonom işlemlerden kaynaklanan dengesizlikleri telafi eder. Bu itibar ile resmi rezerv değişmeleri denkleştirici işlem niteliğindedir.

4- Net hata ve noksan (istatistiksel farklar) hesabı: Bu hesap tek bir kalemdir ve denge sağlamak için kullanılır. Dengenin gerçekleştirilememe nedenleri arasında ithalat ve ihracat ile ilgili yanlış bilgiler, kaçakçılık, eksik bilgiler, unutmalar, malların ülkeye giriş çıkışının farklı bilanço dönemlerine rastlaması vb sayılabilir.

Esnek Kur Sistemi: Esnek (flexible) kur sistemine yüzen (floating) veya serbest değişken kur sistemi (freely fluctuating exchange rate system) gibi isimler de verilmektedir. En aşırı biçiminde bu sistemde, döviz piyasaları üzerinde hiçbir devlet müdahalesi yoktur. Döviz kurları tamamın piyasadaki döviz arz ve talebine göre oluşur. Bu sistemde, bir ülkenin dış ödemeler dengesi, döviz kurları aracılığıyla sağlanacağından, dış ödemeler dengesinin açık ya da fazla vermesi söz konusu olmayacaktır. Örneğin dış ödemeler dengesi açık veriyorsa, döviz talebi (yani ithalat) döviz arzından (yani ihracattan) daha fazla olacağından, döviz kuru yükselecektir. Döviz kurunun yükselmesi bu defa ithalatın azalmasına ve ihracatın artmasına neden olacaktır. Döviz kurundaki yükselme, dış açık ortadan kalkana kadar devam edecektir. Esnek kur sistemi serbest piyasa mekanizmasının dövize uygulanmış şeklidir. Akademisyenler açısından ilgi çekici olan bu sınırsız değişken kur sistemine uygulayıcılar; örneğin dış ticaret firmaları, mali yöneticiler, dış yatırımcılar ve hükümetler pek sıcak bakmamaktadır. Sistemin lehinde ve aleyhinde pek çok görüş vardır. Değişken Kur Sistemini Savunan Görüşler Ulusal paranın gerçek değeri: Hükümetlerin belirledikleri kurlar çoğunlukla ulusal parayı aşırı değerlendirir. Oysa değişken kur sistemlerinde kurlar gerçek denge değerini bulur. Bu da uluslar arası kaynak dağılımının optimum biçimde yapılmasını sağlar. Dış denge: Bu sistemlerde döviz talep fazlası kurlarda yükselmeye, döviz arz fazlası da kurlarda düşmeye yol açarak dengesizliği otomatik biçimde giderici sonuç doğurur. Esnek kur sistemindeki bu otomatik dengeleme mekanizmasına karşılık sabit kur sistemlerinde dış denkleşme hükümet kararlarına bağlıdır. Dış rezerv ihtiyacı: Sabit kur sistemlerinde kur istikrarını sağlama amacıyla döviz rezervlerine ihtiyaç vardır. Oysa bu sistemde dış denge kendiliğinden sağlandığından dış rezerve de gerek kalmaz. İç ekonomik politikalar: Esnek kur sistemi otomatik kur değişmeleri yoluyla dış denge sorununu çözümler. O bakımdan hükümetler dış dengenin bozulma endişesi olmadan maliye ve para politikalarıyla iç ekonomik hedeflerin gerçekleştirilmesine çalışabilirler. Dış şoklar: Yurt dışından kaynaklanan bir enflasyon veya depresyon karşısında, kurlar derhal gerekli uyumu sağlayıp ekonomiyi bu denetim dışı faktörlerin etkisinden korurlar. Sabit kur sistemlerinde dış şoklar ülkeyi daha kolay etkiler. Kurlarda ufak değişmeler: Dalgalı kur sistemlerinde kurlar arz ve talebe göre her an ufak uyum hareketleri gösterdiğinden sabit kur sistemlerinde olduğu gibi, uzun süreler sonunda yapılacak büyük oranlı bir kur değişikliğine gerek kalmaz. Böylece ekonomi büyük kur ayarlamalarının şokundan kurtulmuş olur. Bürokrasiye gerek olmaması: Değişken kur sistemi fiyat mekanizmasına dayalı, basit ve uygulaması kolay bir sistemdir. Kurlarla ilgili olarak hükümetin karar almasına ve denetimde bulunmasına gerek yoktur. Böylelikle sistem gereksiz bürokrasiyi önler. Esnek Kur Sistemine Karşı Görüşler Dış ticaret ve mali akımları caydırma: Sürekli değişen kurlar uluslar arası ekonomik belirsizlik doğurarak riskleri artırır. Bu da uluslar arası ticari ve mali akımları engelleyici etki yapar. Gerçi kur riskine karşı vadeli piyasalarda korunma olanağı vardır. Ama bu önemli bir maliyeti gerektirir. Ayrıca bazı ülkelerde bu piyasalar henüz kurulmuş dahi değildir. Yurt içi enflasyonu artırma: Esnek kur sistemleri enflasyonu hızlandırır. Çünkü kurlar yükselince ham madde ve gıda maddelerinin fiyatları yükselir. Bu da ücretleri ve sanayide maliyetleri artırır. Oysa kurlar düşünce ücretlerde ve öteki girdilerde bir düşme olmaz. Dolayısıyla döviz kurlarının fiyatlar üzerindeki etkisi tek yönlüdür; bu da artış doğrultusundadır. Buna rachet effect denir. Esnekliklerin düşük olması: Döviz kurlarındaki ufak bir değişmenin dış dengeyi sağlayabilmesi için döviz arz ve talep esnekliklerinin yüksek olması gerekir. Bu esnekliklerin değerinin yüksek olmadığı durumlarda belirli bir dış dengesizliği giderebilmek üzere çok büyük kur değişmelerine gerek vardır. Hatta, eğer esnekliklerin değeri Marshall – Lerner koşulunu sağlayamıyorsa (ihracat ve ithalat esneklikleri toplamı 1 den büyük değilse) kur değişimi dış dengenin oluşumuna hiç katkı yapmaz. İstikrar bozucu spekülasyon: Sabit kur sistemini savunanlar değişken kur sisteminin istikrarı bozucu spekülasyona yol açacağını, bunun da kurlardaki istikrarsızlığı hızlandıracağını iddia ederler. Ancak bununla ilgili bir kanıtları yoktur. Esnek kur savunucuları ise bu sistemde spekülatör davranışlarının istikrar bozucu değil, istikrar sağlayıcı olduğunu ileri sürerler. Ayrıca serbest kur sistemi savunucularına göre 1973 ten sonraki dönemde 1960´lardaki gibi büyük mali istikrarsızlıkların yaşanmamış olması bu sistemin sanıldığı kadar sakıncalı olmadığını göstermektedir.

Faiz: Belli bir paranın iade şartı ile belli bir zaman kullanılmasına karşılık verilen kiraya faiz denir. Kira müddeti kiraya verilen meblağın miktarı ve kira bedeli, faiz tutarının azalıp çoğalmasında esaslı rol oynar. Basit faiz ve bileşik faiz olmak üzere iki çeşit faiz vardır. Basit faiz hesaplarında faize verilen miktar sabittir. Faiz tutarı ayrıca hesaplanır. Bileşik faiz hesaplarında her dönemin faiz tutarı ana paraya eklenir ve böylece bulunan tutar yeni kapitali teşkil eder. Bileşik ve basit faiz hesaplamalarda faiz süresi 1 yıldan az olabilir. Borç alan ve veren arasındaki münasebetler ve anlaşmalar, hesaplama yöntemleri ve yasal düzenlemeler dikkate alındığında çok çeşitli faiz kavramları ortya çıkar (kanuni faiz; temerrüd faizi; iç faiz; dış faiz; peşin faiz; vb). Bankalarda alacaklı ve borçlu cari hesaplara Hamburg metodu, direkt metod veya endirekt metod denilen hesaplama yöntemleri ile faiz verilir. Bankalarımızda borçlu hesaplarda yıllık gün sayısının 360 alacaklı hesaplarda 365 olarak alınması teamül halindedir. Faiz OranıFaiz sermayenin geliridir ve yüzde ile ifade edilir. Kelimenin en yaygın kullanışına göre faiz, kredi işlemlerin de uygulanan, fon alışverişinde oluşan bir fiyattır. Faiz kavramı ile fonların ödünç verilmesi kavramı arasındaki bağ konusunda uygulamada tam bir açıklık olmasına karşılık, iktisat teorisinde faiz çok değişik şekillerde işlenmiş ve faizin haklılığı, özü, rolü ve belirlenmesi teorik tartışmaların konusu olmuştur. Faiz oranı herhangi bir fiyat gibi piyasada arz ve talep güçlerinin karşılıklı etkisiyle belirlenirken, para otoritelerinin geniş müdahalelerine konu olmuştur. Bu müdahaleler ya doğrudan ya da dolaylıdır. Faiz oranlarına tavan koyma ve vadesiz mevduata faiz yasağı uygulama gibi doğrudan müdahalelerin yanı sıra, para otoriteleri faiz oranları düzeyini reeskont oranlarını değiştirerek de etkileyebilirler. Günümüzde faiz oranları para politikası aktarma süreçlerinde araç, parasal ara amaç ve gösterge olarak önemli rol oynamakta, ekonomideki iç ve dış dengelerin oluşmasına katkıda bulunmaktadır.

Merkez Bankası: Devlet adına para üreten, faaliyetleri ve işlemleri ile devletin maliye ve para politikasının uygulayıcısı olan ve bankaların bankası olarak da adlandırılan kuruluş. Merkez bankasının görev ve yetkileri şöyle sıralanabilir. Ekonomide para ve kredi hacmini ekonominin gereklerine ve uygulanan hükümet politikalarına göre belirlemek (Örneğin banknot çıkarma) Merkez bankaları, Hazine´ye kredi açmakta, devlet adına tahsil ve ödemelerde bulunmakta, Hazine işlemleri yapmaktadır. Devletin ekonomik ve mali konularda danışmanlığını yapmak Kambiyo sınırlaması getirilmişse ülkenin döviz işlemlerini yürütmek *Bankalar arası takas ve mahsup işlemlerini takas odaları aracılığıyla yürütmek.

Füzyon: Füzyon, 1890´da, Amerikalı devlet adamı John Sherman´ın tröstler aleyhine kanun çıkarması üzerine, tröstlerin hukuki yapısında yapılan değişiklik sonucu ortaya çıkmıştır. Kaynaşma diye de adlandırılan bu yeni birleşme çeşidinde, dağılmış bulunan tröste dahil işletmeler, tek bir büyük şirket şeklinde ve tek yönetim altında birleştirilmiştir. Dağılan şirketin hissedarlarına da yeni kurulan şirketin hisseleri verilmiştir. Rocekfeller gibi büyük işadamlarının sistemi, vergi yükü getirmesi, pahalı bürokratik işlemlere yol açması gibi nedenlerle eleştirmeleri üzerine yeni bir birleşme çeşidi olan holdingler ortaya çıkmıştır.

Gayri Menkul Yatırım Ortaklığı:  Gayrimenkul, ülkemizde yıllardır devam eden enflasyonist ortam nedeni ile her zaman popüler bir yatırım aracı olmuştur. Ancak, genel olarak Türkiye´de gayrimenkul alımının şekli, batılı ülkelerdeki alım şeklinden farklıdır. Ülkemizde gayrimenkul yatırımlarının tamamına yakınının finansmanı öz kaynaklardan (nakit) sağlanırken, istatistiklere göre ABD´de inşaat yatırımlarının %70´lik bir kısmı kurumsal sermaye tarafından yapılmaktadır. Türkiye´de ise bu oranın %5 seviyesinde kaldığı gözlenmektedir. Aynı zamanda, Türkiye´de bu yatırımların %3´üne yakın bir kısmı sermaye piyasası araçları ile finanse edilirken, aynı oran ABD´de %60´tır. Bu farklılığın temel nedeni, yıllardır devam eden yüksek enflasyon ve faiz ortamı nedeniyle kullanımı mümkün olmayan uzun vadeli kredilerdir. Gelişmiş batı ülkelerinde ekonomik büyümeye katkı sağlayan sektörlerin başında gelen gayrimenkul yatırım sektörü, faizlerin düşmesi ile birlikte önümüzdeki dönemde yatırımcıların gözdesi haline gelebilir. Önümüzdeki dönemde kurumsal kimlikleri ile planlı gayrimenkul yatırımlarını teşvik edecek gayrimenkul yatırım ortaklıkları ile kaliteli, uygun fiyat ve ödeme şartları ile gayrimenkul sahibi olmak mümkün olabilecektir. Dünya´da GMYO´lar İlk örneklerine 20. yüzyılın başında rastlanan GMYO´lar, Amerikan sermaye piyasalarının ürünüdür. Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları, gayrimenkul ve gayrimenkul projelerine yatırım yapan şirketlerdir. Genel olarak, yatırımcıların küçük birikimlerini birleştirerek işmerkezleri, otel ve alışveriş merkezleri gibi projelere yatırım yapmaktadırlar. 1990´ların sonunda ABD´de sermaye piyasalarında işlem gören GMYO´ların toplam piyasa değeri USD 8,7 milyar iken, pazardaki en büyük GMYO´nun piyasa değeri USD 700 milyondu. Ancak, 2000´in sonunda aradan geçen 10 yılın ardından ABD´de sermaye piyasalarında işlem gören GMYO´ların toplam değeri USD 138.8 milyara ulaşırken pazarın en büyük şirketinin piyasa değeri ise 10 milyar dolara ulaşmıştır. Bu rakam 10 sene öncesinin gayrimenkul yatırım ortaklıkları sektörünün toplam büyüklüğünden daha da büyüktür. Türkiye´de GMYO´lar Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), ilk olarak 1995 yılında gayrimenkul ya da gayrimenkule dayalı sermaye piyasası araçlarına yatırım yapmak üzere kurulacak gayrimenkul yatırım ortaklıkları ile ilgili düzenleme yapmıştır. Daha sonra bu düzenlemeler uygulamada karşılaşılan sorunlar nedeniyle 1998´de revize edilmiştir. Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları (GYO)´lar tüzel kişilik olarak kurumlar vergisi ve gelir vergisi stopajından istisna tutulmuşlardır. Bu ortaklıklardan kar payı elde edenler için 4369 sayılı kanun ile 01.01.1999 tarihinden itibaren vergi muafiyeti kaldırılmıştır. GYO´lar, İMKB´de işlem gören diğer şirketler gibi A.Ş. statüsündelerdir. Fakat diğer şirketlere göre 3 önemli farklılıkları vardır. Birincisi, faaliyetlerini Gayrimenkul Yatırım Ortaklıklarına İlişkin Esaslar Tebliği´ne göre yürütmeleri, ikincisi vergi muafiyetine sahip olmaları, üçüncüsü ise çıkarılmış sermayelerinin %49´unu halka arz etmek zorunda olmalarıdır. SPK tebliğine uygun olarak GYO´lar kurulu ya da dönüşüm işlemlerinin tamamlanmasını takip eden 1 yıl içinde hisse senetlerinin kayda alınması talebiyle SPK´ya başvurmak zorundadırlar.

Gelişmekte Olan Piyasalar: Gelişmekte olan menkul kıymet piyasaları farklı şekillerde tanımlanabilir. Bir yandan “gelişmekte olan” tanımı küçük ve durağan piyasalar karşısında belli bir gelişme sürecine giren, büyüyen ve gittikçe karmaşıklaşan piyasaları ifade edebileceği gibi diğer yandan da gelişme potansiyeline sahip olduğu varsayımı altında, kalkınmakta olan ekonomilerdeki tüm piyasaları ifade edebilir. IFC, gelişmekte olan menkul kıymet piyasalarının belirlenmesinde ikinci tanımı daha uygun bulmaktadır. Buna göre gelişmekte olan ülkelerdeki tüm menkul kıymet piyasaları, gelişme düzeylerine bakılmaksızın gelişmekte olan menkul kıymet piyasaları kapsamı içerisinde değerlendirilmektedir. Bazı gelişmekte olan ülkelerdeki borsalar son yıllarda bir çok gelişmiş ülke borsasından daha büyük işlem hacmine ulaşmış bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak Brezilya, Güney Kore, Tayvan, Singapur, Meksika, Arjantin, Malezya ve Endonezya verilebilir. IMKB ise en hızlı gelişen borsalardan biri olup, bir kaç yıla kadar yukarıda adı geçen 8 büyük gelişmekte olan ülke borsasının arasına girmeye adaydır.

Ekonomi Bilimi´nin tanımladığı dört üretim faktörü olan doğal kaynaklar, emek, sermaye ve girişim üretim faktörlerine dağıtılan rant, ücret, faiz ve kar gelirlerinin toplamı Milli Gelir´i verir. Milli Gelir, GSMH değerinden Amortismanlar ve Dolaylı Vergiler düşürüldükten sonra bulunan bir değerdir.

Milli Gelir: Milli Gelir, üretim faktörleri arasında, her bir üretim faktörünün mal ve hizmet üretimine kattığı ve hakettiği pay kadar dağıtılabiliyorsa, yani bir haksızlık söz konusu değilse, bu duruma Adaletli Gelir Dağılımı diyoruz. Eğer, bir veya birden fazla üretim faktörü milli gelirden hakettiğinden daha fazla pay alıyor ise, bu duruma Gelir Dağılımı Adaletsizliği diyoruz.

 

Nominal Döviz Kuru: Döviz kuru; belirleme, hesaplama ve hatta ilan edilme yöntemlerine göre çeşitli biçimlerde tanımlanabilir. Nominal döviz kuru da bu tanımlardan biridir. Nominal döviz kuru için de birçok tanım yapılmaktadır. Resmi merciler tarafından her gün, kısa veya uzun aralarla tespit ve ilan edilen kura çoğu kez nominal döviz kuru da denmektedir. Diğer bir tanımı ise, yabancı paranın ait olduğu ülkedeki enflasyon oranını hesaba katmayan kur fiyatıdır. Bununla beraber kambiyo tekniğinde değişen amaçlara göre çok farklı nominal kur tanımları yapılmaktadır.

Sabit Kur: Bu sistemde, yabancı paraların, yani dövizin alım-satımı ve hangi kurdan ne oranda yurtdışına satılacağına devlet karar vermektedir. Bunun bir hükümet politikası olarak benimsenmesinde özellikle dış ödemeler dengesinin durumu çok etkili olmaktadır. Hükümetler, bu yolla ithalatın sınırlanmasını sağlar ve dış ticaret dengesinin oluşmasına çaba gösterirler. Ayrıca, ithalatın sınırlanması yoluyla istenen, daha doğrusu arzulanan malların ithaline de yol açarak, ithalatın bir başka biçimde denetlenmesini sağlarlar.Bu sistemde devlet, kendi ulusal parasının uluslararası değerini de belirleme çabasındadır. Burada serbest piyasa rejiminden uzaklaşılarak, özellikle bir dalgalı kur politikasından kaçınılır. Yani, milli paranın yabancı paralar karşısında dalgalanması ve belli piyasa değeri içinde değerinin oluşması önlenir.Bugün bu sistemden, yani katı haliyle bu sistemden önemli bir sapma görülmektedir ve özellikle sabit kur politikası sadece sermaye hareketlerinin kontrolünde uygulanmaktadır. Bunun dışında normal dövizle yapılan giriş-çıkışlarda ve diğer işlemlerde piyasa değerine dayanan bir kur politikası izlenir. Sabit kur sistemi, sadece gelişmekte olan ekonomilerde değil, gelişmiş ekonomilerde de uygulama alanı bulmaktadır. Örneğin, İngiltere’de 1947’den başlayarak yakın zamana değin sabit kur politikası uygulanmıştır. Buna göre İngiliz yurttaşları, döviz alımında serbest bırakılmakta, ancak elde döviz tutma hakkı sınırlanmaktaydı. Ayrıca bu işler için de döviz pozisyonu tutmaya yetkili bankalar görevliydi. Kuşkusuz bunun nedeni, İngiltere’deki dış ticaret dengesinin açık vermesiydi.

Safi Hâsıla:  Fizyokratlardan François Quesnay´nın tarımda safi bir hasılanın meydana geldiğini iddia ettiği teori ile ilgili bir kavramdır. Her üretken faaliyet, belirli bazı harcamaları gerektirmektedir. Bunlar kayıptır. Diğer bir deyişle yeni servetin üretiminde bir miktar servet imha edilmektedir. Yaratılan yeni servet ile imha edilen servet arasındaki fark, servetin net artışını oluşturmaktadır. Fizyokratlar buna net hasıla adını vermekteydi. Fizyokratlara göre net hasıla, yalnız bir üretim kategorisinde meydana gelmekteydi ve bu da tarımdı. Ancak tarımda üretilen servet, tüketilen servetten büyüktü. İstisnalar hariç çiftçi tükettiğinden daha fazlasını hasat etmekteydi. Çiftçinin bütün yıl boyunca yaptığı tüketim karşılanmakta ve tarımın safi hasıla meydana getirme kudreti sayesinde ekonomi ve uygarlık mümkün olmaktaydı. Diğer üretim sınıflarında net hasıla meydana gelmemekteydi; ticarette veya ulaştırmada insan emeği fazla bir şey üretmemekteydi; yalnızca üretilmiş malların yerine yenileri konmakta veya bunlar taşınmaktaydı. İmalat sanayiinde zanaatkâr hammaddeleri bir araya getirmekte veya şeklini değiştirmekteydi. Tarım dışındaki faaliyetler kısırdı, çünkü ilave bir servet yaratmamaktaydı. Aslında imalat sanayiinde ve ticarette tarımdan daha fazla kazanç elde edilmektedir. Fizyokratlara göre bu türlü kazançlar tarım sınıfından sanayi sınıflarına yapılan servet transferi idi.

Serbest Piyasa:  Alışverişin tam rekabet şartları içinde serbestçe yapıldığı piyasadır. Mal piyasaları için kullanıldığı gibi üretim faktörleri piyasaları için de kullanılmaktadır. Fiyatların resmi olarak tespit edildiği durumlarda resmi kurun dışında oluşan piyasalara paralel piyasa veya serbest piyasa ismi verilmektedir. Yabancı paralar için serbest kur sistemi olarak bilinmektedir. Serbest kur sisteminde yabancı paralar piyasada serbestçe alınıp satılır ve fiyatları arz ve taleple belirlenir. Ekonomide hükümet veya Merkez Bankası tarafından tespit edilen resmi bir kur belirleniyorsa, bunun dışında serbestçe oluşan kura serbest piyasa denir.

Sermaye Sistemleri: Türkiye´de mevzuat gereği şirketler iki çeşit sermaye sisteminden birini seçebiliyorlar. Bunlar kayıtlı ve esas sermaye sistemleridir. Kullanılacak sisteme şirketlerin genel kurulları karar verir ve bu karar SPK tarafından incelenip onaylandıktan sonra yürürlülüğe girer.Kayıtlı Sermaye Sistemi Kayıtlı sermaye sistemi, şirket yönetim kurullarına sermaye arttırımlarında belli bir serbesiyet verir. Şöyle ki, genel kurullarından arttırabilecekleri sermaye için bir maksimum limit (sermaye tavanı) isteyen yönetim kurulu, bu tavanı aşmamak kaydıyla, en az beş yıl içerisinde de o tavana ulaşmak kaydı ile, istediği zamanda, ister bir kerede ister bir kaç sermaye artırımı yoluyla, tavan miktarına kadar sermayelerini yükseltebiliyorlar. Böylece daha serbest ve hızlı hareket edebilen şirket ve yönetim kurulu, sermaye gereksinimi duyduğunda en kısa zamanda bu ihtiyacını giderebilme imkanına kavuşuyor. Şirketler kayıtlı sermaye sistemine genel kurularının karar vermesi ve SPK´nın onaylaması durumunda geçebilmektedir; sisteme giriş ve çıkışlar SPK´nın tasarrufuna bırakılmıştır. Son yıllarda şirketler arasında gözlenen eğim kayıtlı sermaye sistemine geçiş yönündedir, bunun başlıca nedenide şirket yönetim kurulların her sermaye artırımı için genel kurulun onayına ihtiyaç duymayacaklar olmalarıdır. Kayıtlı sermaye sisteminde, şirketlerin sermayesi için (finans literatüründe) çıkarılmış sermaye ve tavan miktarı için kayıtlı sermaye tavanı terimleri kullanılıyor. Çıkarılmış sermaye terimi türetildiği halde, uygulamada yerine ödenmiş sermaye veya sermaye terimleri kullanılabiliniyor. Esasında aynı şeyi belirten bu terimler, teorik açıdan sistemi doğru betimlemesi için yanlış kullanılmaması uygun olacaktır. Esas Sermaye Sistemi Esas sermaye sisteminde bir sermaye tavanı yoktur. Şirketin ödenmiş sermayesi ancak ve ancak genel kurulun alacağı zaman ve arttırım miktarı kararına göre zamanında bir kerede yapılır. Eğer yeni sermayeye ihtiyaç duyulursa, o zaman yapılacak tek şey genel kurulu toplamak ve oradan bu kararın çıkmasını sağlamak. Esas sermaye sisteminde, sermaye terimi yerine ödenmiş sermaye terimi kullanılır.

Spekülasyon: Spekülasyon, en basit şekliyle, ileride fiyat değişikliğine uğrayacak malların, aradaki fiyat farkından yararlanarak kâr etmek amacıyla önceden satın alınmasıdır.
Özellikle bireyler, tahvil faizlerinin düşük ve gelecekteki fiyatların belirsiz olduğu dönemlerde, ileride tahvil fiyatlarının düşeceğini, dolayısıyla faizlerin yükselebilme olasılığını düşünerek paralarını ellerinde tutmayı tercih ederler. Spekülatif amaçla tutulan para miktarının fırsat maliyeti düşük olduğundan, faiz oranları ile arasında tersine bir ilişki vardır. Diğer bir deyişle, faiz oranları düştüğünde, spekülatif para talebi yükselir. Spekülasyonun başlıca nedenleri şunlardır: Savaş, kıtlık, enflasyon gibi nedenlerle gelecekteki fiyat artışlarındaki belirsizlikler. Tahvil fiyatlarındaki belirsizlikler. Piyasadaki para miktarının artması. Görüldüğü gibi spekülasyon, gelecekle ilgili tahminlere ve büyük ölçüde tesadüflere bağlı bulunmaktadır. Fırsatları değerlendirmek amacıyla faaliyet gösteren kişilere ise spekülatör denir.

Stagflâsyon:: Stagflâsyon kavramı, bir ekonominin, aynı anda hem işsizlik hem de enflasyon içinde bulunması durumunu ifade eder. Yüksek bir enflasyon oranının, kullanılmayan üretim kapasitelerinin, işsizliğin ve yetersiz bir büyüme hızının birlikte yaşandığı bir ekonomik olayı ifade etmek için kullanılan stagflasyon, ciddi bir ikilemi ortaya koymaktadır. Daraltıcı para ve maliye politikaları, bir ekonomide talep enflasyonu için çözüm olurken, yüksek işsizlik oranlarının azaltılması için genişletici politikalar izlenmesi gerekmektedir. Stagflasyon durumunda, makro düzeyde başlıca sorun, istihdam konusunda ortaya çıkmaktadır. Özellikle enflasyon oranlarının yüksek olduğu dönemlerde ortaya çıkan işsizliğe rağmen, ücret baskıları tercih edilmektedir. Yine artan işsizlik, çalışanların hayat standardını korumaya yöneliktir. Özellikleri. Devletin, maliye ve para politikası aracılığıyla enflasyonu kontrol altına almak istemesi nedeniyle, ekonomik faaliyetler belli ölçüde daralır. Enflasyon oranının yüksek olduğu dönemlerde, artan işsizliğe rağmen ücret baskıları ve artan işsizlik, çalışanların hayat standartlarını muhafaza etmeye yeğlenir. Bu durum ise sendikaların pazarlık güçlerini artırır.Bu dönemde kârlar azalır. Bu durum ise özellikle rekabetçi serbest piyasa ekonomisinin, uzun dönemde temelini sarsan ciddi bir olgu haline gelmektedir.Daha yüksek ücretler için konan baskılar, toplumda artan işsizlikle birlikte firmaları, işçi grevleri nedeniyle zarar ve kârların azalması tercihiyle karşı karşıya bırakmaktadır.Mücadele TedbirleriStagflasyon olgusu, bir ekonomide, karar birimlerini enflasyonla mücadele ederken işsizliği kötüleştirmeme ya da işsizlikle mücadele ederke,n enflasyonu kötüleştirmeme arasında ciddi önlemler almalarını gerektiren bir ikilemle karşı karşıya getirmektedir Bir yandan işsizliği gidermek için genişletici maliye politikası tedbirleri uygulanması, diğer yandan fiyat artışlarını engellemek için daraltıcı bir politikanın uygulanması gerekir ki karar vericiler (siyasal iktidarlar) için bu gerçekten zor bir seçenektir ve bir tercih sorunudur.. Hangi politika seçilirse seçilsin, bir amacın gerçekleştirilmesi sırasında diğer amaçtan uzaklaşılacaktır. Bu nedenle devlet politikasınca izlenilecek yol, bu iki amacın optimal bir bileşimini gerçekleştirmeye çalışmaktır.1970´li yılların başından beri stagflasyon olgusuna çözüm arayan gerek Keynesyen iktisatçılar, gerekse Monetaristler, ekonominin mikro yapısını daha iyi anlamamız gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu nedenle, yeni bir takım ekonomik gelişmeler gündeme gelmiş ve Keynes Devrimi´nden bu yana ilk kez mikro temelli ekonomi politikalarının, birçok iktisatçının dikkatini çekmeye başladığı görülmüştür.Bundan böyle hem Keynesyenler hem de Monetaristler, stagflasyon olayının çözümü için ekonominin mikro yapısını daha iyi anlamamız gerektiğini ortaya koymuşlardır. İşte günümüz ekonomik olaylarının çözümü için hem makro hem de mikro ekonomi araçlarını kullanma zorunluluğu, böyle bir anlayışın sonucu olarak ortaya çıkmıştır.Stagflasyonla mücadelede, geleneksel maliye politikası araçlarının kullanılması, olayın ortaya çıkış kaynak ve türlerinin ve de bunların ekonomideki etkinlik derecelerinin belirlenmesi kaçınılmazdır. Bu belirleme yapıldıktan sonra, mevcut araçlarla istikrarsızlığın kaynağına inilebilecektir. Bu araçlar bilindiği gibi vergi, harcama, borçlanma ve bütçe politikası araçlarıdır.Ayrıca stagflasyon olayı, işsizlik sorununu da kapsamında bulundurduğu için, stagflasyonla mücadele programları içinde ücret ve fiyat kontrolleri, sektörel ve bölgesel farklılıkların giderilmesi benzeri önlemler alınabilir.Gelirler Politikası. Bir ekonomideki fiyat ve ücret artışlarına karşı uygulanması düşünülebilecek politikalardan biri, ücret ve fiyatların oluşum sürecine doğrudan doğruya müdahale etmektir. Gelirler politikası, geniş kapsamlı bir kavramdır ve kamu harcamalarıyla vergileri değiştirmeksizin, toplam talebi azaltmaksızın ekonomideki enflasyonist baskıları önlemek amacıyla alınan birçok önlemi tanımlamak için kullanılmaktadır. Gerçekten gelirler politikası, artan fiyat ve ücretleri azaltmak için firma ve sendikaları ikna etmeye çalışmaktan, kabul edilebilir çeşitli fiyat ve ücret artışları için çeşitli göstergeler geliştirmeye ve sonuçta fiyat ve ücretlerin genel olarak dondurulmasına kadar çeşitli önlemleri kapsamaktadır. Gelirler politikası içinde, yasal olarak fiyat tavanları belirlemek ve bunlara uymayanları cezalandırmak şeklinde uygulanan fiyat ve ücretlerin dondurulması önlemi, diğerlerine kıyasla en kısıtlayıcı olanıdır ve enflasyonu kesin olarak aşağıya çekebilmektedir. O zaman niçin bu yolla enflasyondan kurt ulunamamaktadır? Bunun nedeni, eğer ekonomide kaynakların optimum dağılımı isteniyorsa, ücret ve fiyatların değişmesi gerektiği düşüncesidir. Bir enflasyonla mücadele politikasının amacı, ortalama fiyat artış oranını, fiyatların kaynak dağılımındaki rolüne müdahale etmeden azaltmaya çalışmak olmalıdır. Kısa bir dönem için fiyat ve ücretlerin dondurulması nedeniyle bozulan kaynak dağılımı çok küçük olabilir ve fazla maliyetli de değildir. Ancak ücret ve fiyatların uzun süre sabit tutulması durumunda, emek ve mal piyasalarında anormallikler (bozukluklar) ortaya çıkacaktır. Vergi Temelli Gelir Politikası Vergi temelli gelir politikaları, daha düşük parasal ücret artışlarını öneren ve kabullenen firmalarla, işçileri mükafatlandıran; aşırı ücret artışlarını öneren ve kabullenen firmalarla, işçileri cezalandıran bir vergi sisteminin kullanımıdır.Bu sistemde ücretleri belli bir sınırda tutan firmalara ve işçileri vergi azaltılması yoluyla mükafatlandırılmakta, aksine aşırı ücret artışları öneren ve alan firmalarla işçiler, yüksek vergiler yoluyla cezalandırılmaktadır. Böylece vergi temelli gelir politikaları, düşük parasal ücret ve fiyat artışlarını daha cazip, aşırı parasal ücret ve fiyat artışların daha az cazip kılarak nispi fiyatları değiştirmeyi planlamaktadır. İndeksleme Gelir vergisinin, özel ücret sözleşmelerinin, işsizlik tazminatlarının ve sosyal güvenlik yardımlarının cari enflasyon oranına göre indekslenmesinin, enflasyon oranında beklenmeyen bir azalmanın maliyeti olarak gösterilen işsizlik oranını düşüreceği ileri sürülmektedir. Çünkü enflasyon oranında beklenilmeyen bir azalmanın, ekonomide işsizliği artırmasının bir nedeni, ücret sözleşmelerinin parasal olarak sabit olmasıdır.Üç yıllık bir ücret sözleşmesi, beklenen bir enflasyon oranını kapsamaktadır. Bu durumda, eğer cari enflasyon oranı beklenen enflasyon oranının altında ise, ücret maliyetleri, mal ve hizmet fiyatlarından daha hızlı artacak ve daha az emek gücü istihdam edecektir. Ancak, parasal ücretler, enflasyon oranına indekslenirse, parasal ücretlerdeki artış oranı, enflasyon oranındaki azalmaya otomatik olarak karşılık verecektir. Üretim Teşvikleri Politikası Bazı ekonomistler, özellikle arz yönlü ekonomistler, üretken faaliyetler üzerinden alınan yüksek oranlı vergilerin, toplam arzı ciddi bir biçimde etkilediğine inanmaktadırlar. Onlara göre, uygulanacak bir vergi azaltılması programı, ekonomide çalışmayı, tasarrufu, yatırımı, üretkenliği ve toplam arzı teşvik edecek ve böylece stagflasyon olayının çözümüne yardımcı olabilecektir. Kamu harcamalarının toplam arz üzerindeki etkisi ise, teşvikler üzerinde ters yönlü bir etkiye sahip olduğu için daha farklı olacaktır. Çünkü artan kamu harcamaları, borçlanma ile finanse edildiği takdirde, ödünç verilebilir fonlar piyasasından fon çekildiği için, faiz oranları yükselmekte ve özel yatırım harcamaları azalabilmektedir. Bu durumda, zamanla, ekonominin sermaye birikim oranının azalacağı ve bu nedenle ekonomik büyümenin gecikebileceği açıktır. Borçlanmaya seçenek olarak, kamu harcamalarının, üreticilerin gelirleri üzerinden alınan vergilerle finanse edildiği durumda ise, teşvikler ortadan kalkacak, vergilenebilir üretken faaliyetlerin fırsat maliyeti artarsa, karar vericiler daha çok birinciyi tercih edeceklerdir. Burada önemli olan soru, bu ikame etkisinin ne kadar önemli olduğudur.

Monopol:  Bir meta ya da metaların, üretim ve sürümünün bir elde toplanması durumu. Monopoller, kapitalizmin ilk basamaklarındaki serbest rekabetin, süreç içinde üretimin yoğunlaşmasına ve sermayenin merkezileşmesine yol açmasıyla doğdu.
Kapitalizmin geliştirici gücü olan rekabet, küçük üreticileri hızla ortadan kaldırmaya, büyük sermaye, küçük sermayeyi üretim alanından çıkarmaya başladı, böylece küçük üretici mülksüzleşirken üretim araçlarının ve ürünlerinin büyük kısmı, sayıca az kapitalist üreticinin eline geçti. Bunlar da, kendi aralarında şirket, kurum ya da anlaşmalarla birleşerek monopolleri oluşturdu. Monopol piyasasında fiyatları tek başına etkileyemeyecek kadar çok sayıda alıcı ve bunların karşısında tek bir satıcı vardır. Bu durumda fiyatı belirleyen, tek firmanın arzı ile piyasa talebi ya da toplam taleptir. Monopolcü firmanın karını maksimize eden üretim ya da arz miktarı ile piyasa talebinin eşitlendiği noktada, piyasa denge fiyatı oluşmaktadır. Günümüzde başlıca tekel biçimleri karteller, sendikalar, tröstler ve konsorsiyumlardır.

 

Portföy: Kişi ve kuruluşlar sahip oldukları servetlerini çeşitli şekilde tutarlar:
*Nakit para,
*Altın ve döviz,
*Vadeli mevduat, tahvil, hisse senedi ve hazine bonosu gibi mali mevduatlar,
*Gayrimenkul ve yatırım malı olarak fiziki mevcutlar.
Servetin tutulma şekli olan yukarıdaki dört mevcudun bütününe kişi veya kuruluşların portföyü denir. Kişi veya kuruluşların portföy yapısı bunların risk alma eğilimlerine, likidite tercihlerine ve çeşitli mevcutların sağlayacağı getiri oranlarına bağlıdır. Kişi ve kurumların likidite ihtiyaçlarının değişmesi veya mevcutların getiri oranının değişmesi, portföyün yeniden düzenlenmesi sonucunu verir.Örneğin reel faiz hadlerinin yükseltilmesi halinde, portföy sahibi portföyünde tuttuğu nakit parayı vadeli mevduata veya tahvile dönüştürme yoluna gidebilir.

Stand-By Kredisi: Stand-by kredisi, bir firmanın likidite sıkıntısıyla karşılaşması halinde, bankadan gerekli fonları derhal almasını sağlayan, önceden yapılmış bir anlaşmadır. Uluslararası Para Fonu´nun üye ülkelerle imzaladığı stand-by anlaşmaları, dış ödeme açıklarını karşılamayı hedef tutan aynı mahiyette destek kredileridir.

Stopaj: Bir tür vergi alma yöntemi. Bu yöntemde vergi, borcu olan mükellefin kendisi tarafından değil, aracı konumdaki üçüncü bir kişi tarafından ödenir. Vergi dairesinin işini büyük ölçüde azaltan bu yöntem vergi kaçakçılığına imkân vermemesi açısından önemlidir.

Sürekli Enflasyon: Sürekli enflasyon, geçmişteki fiyat artışlarını devam ettirme isteğinden kaynaklanan enflasyondur. Yakın geçmişte, yakın sahalarda, sektörlerde veya mallarda yapılan fiyat artışlarını emsal alan müteşebbis veya yönetici, kendi mallarının fiyatlarını artırabilmektedir. Son bir iki ay zarfında kendi ürettiği mala yakın mallara zam yapıldığını gören müteşebbis veya yönetici, yakın oranlarda zam yapmaktadır.Zam yapılabilmesi için piyasaların oligopolcu olması gerekmektedir. Oligopol piyasalarında tek üreticinin fiyat arttırmasından çok, aynı malı üreten 3 veya 4 oligopolcunun birden ve aynı oranda fiyatlarını artırmaları beklenmelidir. Sürekli enflasyon, beklentilere bağlı enflasyondan (sonuç bakımından aynı olmakla beraber) kullanılan kıstasın zamanlaması bakımından farklıdır. Beklentilere bağlı enflasyon, geriye bakarak ve yapılan zamları emsal alarak değil, ileride meydana gelmesi muhtemel fiyat artışlarını esas alarak yapılan fiyat artışlarıdır. Sürekli (intertial) enflasyon, Neo-Keynesçiler tarafından, beklentilere bağlı (expectational) enflasyon ise Monetaristler tarafından öne sürülmüştür.

Tedavül: “Elden ele dolaşma” anlamındaki bu kelime, günümüz Türkçesi´nde “dolaşım” terimiyle karşılanmaktadır. İktisat biliminde, özellikle paranın tedavülünden (dolaşımından) söz edilir.
Merkez bankalarınca bastırılıp mal ve hizmetlerin alım satım işlemlerine aracı olmak ya da değer biriktirmede kullanılmak üzere hazırlanan paraların hepsi “bilfiil” tedavüle çıkmış değildir. Çok az bir kısmı merkez bankasıın kasasında beklemektedir. Fiilen tedavüle çıkan para alım satım işlemleri yür.dükçe elden ele dolaşır ve kendisinden beklenen işlevleri yerine getirir.

Resesyon: En azından altı ay süreyle ekonomik faaliyetlerde gerileme nedeniyle reel gayri safi yurt içi hasılanın düşmesi. Ekonomik faaliyetlerde duraklama. Bir konjonktür dalgasında doruğu izleyen reel ekonomik faaliyet düzeyinde ılımlı daralma aşaması. Ekonomideki daralma ılımlı değil şiddetli olursa buna depresyon veya slump denmektedir.

Revelüasyon: Reevalüasyon ya da revalüasyon, paranın dış değerinin yükseltilmesidir. Dış denge 1960’lı yıllardan sonra “dış fazlalık” artık ideal bir hedef olarak gözükmemektedir. Çünkü dış fazlalık rezerv birikimine yol açarak ticari partönerlerin koruma tepkilerine yol açmakta, ticari ilişkileri bozmaktadır. Ayrıca bu durum, alacaklı ülke parasının olduğundan daha az değerlendirilmesine yol açarak, anahtar paralara karşı ve ulusal para lehine spekülasyonlara neden olmakta, uluslararası para sisteminde kararsızlık doğurmaktadır. Dış fazlalık, borçlu ülkelerin ithalatını kısıtlamalarına neden olarak, büyümelerini durdurmaktadır. Bu açıdan bakıldığında revalüasyon, dış fazlalıkların olumsuz sonuçlarını şu yollarla yok etmektedir: Ulusal malların pahalılaşmasına neden olarak ihracatı azaltmaktadır. Yabancı malları ucuzlatarak ithalatı artırmaktadır. Spekülatif fonların yeniden ülke dışına yönelmesine neden olmaktadır. İç Denge Kronik bir dış fazlalık durumu, para politikasının klasik araçlarının etkilerini yok edecek şekilde bir “ithal edilmiş enflasyon” faktörü oluşturabilir. Teorik olarak ithal edilmiş enflasyon, dış mübadelelerin durumundan iç fiyatların artmasıdır. Enflasyonu ithal etmenin üç yolu vardır: Likidite etkisi: Likidite Teorisi´ne göre ithal edilmiş ennfasyon ile döviz girişleri arasında çok yakın ilişki vardır. Döviz akımları sonucunda kullanılabilir para miktarının artması, iç fiyatları arttırmaktadır.  Gelir etkisi: Dış fazlalık, sermaye ihracıyla veya aynı tutarda bir net iç tasarrufla telafi edilmediği takdirde enflasyonist etki yaratır. Dış fiyatların direkt etkisi: Dışa açık ekonomilerde ulusal firmaların dış piyasalarda daha yüksek fiyatlar elde etmesi, bunların kârlılıklarını artırarak daha yüksek ücretler ödemelerine neden olmaktadır. Böylece ihracat fiyatları kanalıyla fiyat artışları içeriye aktarılmaktadır. Aynı şekilde ithalat fiyatlarının artması kanalıyla da enflasyon, maliyet enflasyonu olarak aktarılmaktadır. Bütün bu durumlarda revalüasyon, ihracatın hacmini ve sermaye girişlerini, dolayısıyla likidite düzeyini ve iç talebi kısmak için kullanılabilecektir. Revalüasyon oranının belirlenmesinde para otoritelerini en çok tedirgin eden konu, bu operasyonun içerde yaratacağı deflasyonist etkinin derecesi olmaktadır. Tarihteki önemli revalüasyonlar olarak 1946’da İsveç Kronu’nun ve Kanada Doları’nın, 1961 ve 1969’da Alman Markı’nın revalüasyonları sayılabilir.

Hazine Bonosu: Hazine bonoları, vade tarihinde alacaklıya ödenecek devlet borcudur. Borçlu durumunda olan, Hazine´dir. Merkez Bankası, ticaret bankaları ile öbür mali aracılar, şirketler veya özel kişiler alacaklı olabilirler. Hazine bonoları, kamu sektörünün dalgalı borçları arasında yer alır. Hazine bonolarının ara piyasasındaki dolaşım hacmi ülkelere ve dönemlere göre çok değişik olabilir. 1950´li yılların başlangıcında, Londra kliring bankalarının toplam plasmanlarında, hazine bonolarının payı %24´e ulaşmıştı. 30 Haziran 1967´de, Amerika ticaret bankalarının ticaret ve endüstri firmalarına açtıkları krediler 84 milyar dolar ve hazine ile mahalli idarelere tahvil ve bono karşılığı verdikleri borç ise 101 milyar dolar tutmaktaydı. Hazine bonolarının başlıca iki tür. vardır: Senetli bonolar ve cari hesap bonoları. Senetli bonolara, formüllü bonolar da denilmektedir. Formüllü bonolar sabit vadeli veya müterakki faizli olabilir. Borç ve faiz miktarları indekslenebilir. Sabit vadeli hazine bonoları, günü geldiğinde ödenir veya yenileri ile değiştirilir. Vadesinden önce de para piyasasının günlük faiz oranlarına göre nominal fiyatlarının üstünde veya altında devredilebilir. Para piyasasında faiz haddi yükselince, dolaşımdaki hazine bonolarının fiyatı düşebilir. Faiz haddi düşünce, durum tersinedir ve hazine bonoları kurlarının yükselmesi beklenir. Sabit faizli hazine bonoları, genellikle 1 veya 2 yıl vadelidir. Vadenin daha kısa veya daha uzun olduğuna da rastlanabilir. Müterakki faizli yahut artan faizli hazine bonoları, değişken faizlidir. Bu tip bonoların asgari vadesi 3 ay olup, sahibi dilerse hiçbir işleme bağlı olmaksızın 3 yıla dek uzatılabilmektedir. Dolaşıma çıkarılmasından üç ay sonra ödenmesi talep edilen bonolara asgari faiz uygulanmaktadır. Süre uzadıkça, faiz oranı da yükseltilmektedir. Böylece, ellerinde bono bulunanlar uzun süretutmaya teşvik edilmektedir. İkinci tür, cari hesap bonolarıdır. Cari hesap bonoları, kaydi borç´tur. Bunlar, devredilebilir senet değildir. Hazinenin borcu, Merkez Bankası´ndaki kayıtlarda tutulur. Cari hesabın alacaklıları, genellikle mali aracılar ve bazı büyük firmalardır. Cari hesap bonolarının başlıca üç avantajı vardır. Borcun maliyeti, formüllü bonolardan ucuzdur. Hazine, pazarlama masraflarından tasarruf sağlayarak fon temin edebilir. Devletin kimlere borçlu olduğu kayıtlardan izlenebilir.

Hedging: Vadeli piyasa işlemlerinde fiyat değişikliklerinden zarara uğramamak için alıcının veya satıcının hedging yapması mümkündür. Bir bankanın müşterisine (1 dolar = 2,5 mark) hesabıyla bir ay vadeli dolar satışı yaptığını göz önüne getirelim. Sattığı doların miktarı 1 milyondur. Fiyat, satış anındaki kurdur; ancak dolarları bir ay sonra teslim edecektir. Vade tarihine değin dolar kuru 2,7 marka yükselirse, banka 200 bin mark zarara uğrayacaktır. Bankalar, genellikle açık pozisyon riski altına girmezler. Müşterisine bir ay vadeli dolar satan banka, simultane, yani aynı anda yaptığı ikinci bir vadeli operasyonla 1 milyon dolar satın alır. Vade tarihinde dolar 2,7 marka yükselmiş olursa, birinci operasyondan uğrayacağı zararı ikincisinin kârı kapatır.

Toplam Kalite Yönetimi: Bu sistemde kollektif karar alma ve bireysel sorumluluk özellikleri vardır. Toplam kalite yönetiminin beslendiği en önemli kaynak, kalite çalışmalarıdır. Vitrinlere yeni çıkmasına rağmen, köklerini bu konuda var olan en eski çalışmalara kadar dayandırmıştır.“Bir inşaat ustasının inşa ettiği bir ev, ustanın yetersizliği nedeniyle yıkılır ve ev sahibi ölürse, o usta da öldürülecektir” diyen İ.Ö. 2150’deki Hammurabi Yasaları, bu konuda verilen iyi bir örnektir.Kronolojik sırada sayarsak, 13. yüzyıldaki çıraklık ve esnaf loncaları, 1800’lerdeki ustalık çalışmaları, 1900-1940’lar arası muayene çalışmaları, 1940-1970’ler arası prosesin kontrolu çalışmaları, 1970-1980’ler arası prosesin tasarımı çalışmaları, 1980’lerden sonra ise ürünün tasarımı çalışmalarında hep kaliteden bahsedilmektedir. Kalitenin organizasyonlarda yer almaya başlaması, özellikle Henry Ford’un ürün kalitesine değil, sayısına odaklanan montaj hattı anlayışına tepki ile başladı. Bu tarz üretim anlayışının doğal sonucu olarak kaliteden ödün veriliyordu. Muayene çalışmalarını ve organizasyonları takiben, 1924 yılında İstatistiksel Kalite Kontrol uygulamaları ortaya çıktı. Kurumsallaşma başladı. 1946’da Amerikan Kalite Kontrol Derneği kuruldu. 1950’lerde savaşın yaralarını sarmak isteyen Japonya, Deming’in öncülüğünde başlattığı kalite çalışmalarıyla dünyanın dikkatini çekti. 1951 yılında Feigenbaum, “Toplam Kalite Kontrol” adlı kitabını yayınlandı. Bu durum, o zamana kadar “düzeltmeye yönelik” olan kalite çalışmalarına, “önlemeye yönelik” yeni bir bakış açısı kazandırıyordu. 1970 ve 80’li yıllarda ise kalite, işletmelerin ve hizmet kuruluşlarının tüm fonksiyonlarına kadar girdi. Toplam kalite yönetimi, aslında, hedefi kaliteyi yönetmek olan, kapsamlı ve toplam işletme planıdır. Ancak toplam kalite yönetimi bu tanıma varıncaya kadar, zaman içerisinde değişen gereksinimlere göre değişik tanımlara da sahip oldu. Bu tanımlar, belli bir gelişim sırası içerisinde şöyle sayılabilir: Kalite muayene, kalite kontrol (önleme ve istatistik), kalite güvence (önleme, belgelendirme, ISO 9000), Toplam Kalite Yönetimi (yaşam biçimi, katılımcılık, müşteri odaklılık, sürekli gelişim, sorun çözme, süreç geliştirme, yetki devri). Toplam kalite yönetimi, uygulandığı kuruluşların organizasyon yapılarını da etkilemiştir: Kalite yönetimi başlığı altında, kalite denetimi, kalite mühendisliği, kalite kontrol, kalite iyileştirme fonksiyonlarına rastlamaktayız. Toplam kalite yönetimi uygulamalarından, günümüzde proje yönetimi, kıyaslama gibi çok sayıda ve daha spesifik uygulamalara geçen en önemli yetenek, sürekli ve sonsuz iyileştirme çevrimidir. Buna “Deming Çevrimi” de denilir ve dört aşamadan oluşur: Planla, Kontrol et, Düzelt, İyileştir.

Tröst: Firmaların tek yönetim altında gruplaşmasıyla tröstler meydana gelir. Tröstler 19. yüzyılda ABD´de ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Tröstlerin piyasada egemenlik kurması ve piyasayı etkilemesi o derece ileri bir düzeye varmıştır ki, sonuçta antitröst yasalar ortaya çıkmıştır.Tröstler, ticari veya sınai işletmelerin piyasada daha güçlü olabilmeleri, daha çok kâr sağlamak amacıyla gerek mali ve gerekse yönetim bakımından daha büyük kuruluşlar haline gelmeleridir.Tröstler rakip kuruluşları piyasadan uzaklaştırmak için çeşitli yöntemler kullanabilirler. Faaliyette bulunan rakip işletmeyi zayıf duruma sokmak ve sonuçta ortadan kaldırmak veya rakip işletmeyi kendine bağımlı bir duruma getirmek gibi. Tröstlerin en çok faaliyet gösterdikleri alanlar şunlardır: Petrol, madenler, otomobil, uçak, gıda, ulaştırma, büyük mağazalar vb.Hukuksal yapı bakımından tröstler genellikle üç grupta toplanabilir: Voting tröst: Bu çeşit tröstler hisse senedi sahiplerine ait hakların başkalarına devredilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bir veya birkaç müteşebbis, hisse sahiplerinin ellerindeki senetleri almakta ve rey hakkını kendi hesaplarına kullanmaktadır. Böylece hisse sahiplerinden aldığı vekâletle girişimciler, kendi sermayelerini riziko altına sokmadan piyasada faaliyette bulunabilmektedir. Füzyon veya kaynaşma: Voting tröstlerin yasa dışı ilan edilmesinden sonra, füzyonlar ortaya çıkmıştır. Bu çeşit tröstte, tröste dahil işletmelerin dağıldığı ve bunların yerine tek bir şirketin ortaya çıktığı görülmektedir. Dağılan şirketlerin hisse sahiplerine yeni şirketin hisseleri verilmektedir. Holding: Bu sistemde şirketler hukuksal kişiliklerine ve bağımsızlıklarına sahiptir. Ancak bunların üzerindeki holdingin, şirketlerin hisse senetlerine sahip olması nedeniyle, bunları kontrol etmek ve yönetmek olanağı vardır. Çağımızda tasarruf sahiplerinin paralarını işletmek üzere menkul hizmetler konusunda ihtisaslaşmış şirketlere yatırım tröstleri denmektedir. Yatırım tröstleri iki şekilde olabilir: Investment trust company olarak adlandırılan şirketler piyasada kendi hisse senetlerini satar ve elde ettikleri gelirle başka şirketlere ait hisse senetleri ve tahviller satın alırlar. Böylece tröstün hisse senetlerine sahip olanlar diğer şirketlere de ortak olurlar. Unit trust denen firmalar ise, piyasadan satın aldıkları hisse senetlerini ve tahvilleri verimliliklerine göre düzenleyerek, unit denen küçük hisseler şekline getirirler. Bu hisseler tasarruf sahipleri tarafından satın alındığında, tasarruf sahipleri ancak bunların gelirlerinden yararlanabilir, fakat hissedar durumuna geçemezler. Yatırım tröstleri görüldüğü gibi küçük tasarruf sahiplerini spekülasyondan korumakta ve bu nedenle de ilgi görmektedir.

Holding: Holding, iktisadi gücün belli ellerde toplanması ve iktisadi büyümenin sağlanması amacıyla başka şirketlerin hisselerini elde ederek bunları kontrol altına alan kuruluştur. Günümüzde çok rastlanan birleşme tiplerinden biri olan holdingleri, tröst veya kartel gibi diğer birleşme tiplerinden ayıran en önemli özellik, bağlı şirketlerin hukuksal kişilik sahibi ve bağımsız olmalarıdır. Holding, mülkiyet edinme, kontrol ve yönetim mekanizmasını şirketlerin hisse senetlerine sahip olarak gerçekleştirmektedir. Bu kontrol için gerekli şart olmamakla birlikte, holding, sahip olduğu hisse senetleri ile diğer şirketlerin yönetiminde yarıdan bir fazla oyu sağladığında, bu şirketlerin mutlak kontrol ve yönetimine sahip olmaktadır. Küçük hissedarların çok sayıda olduğu şirketlerde ise holdingin sadece oylu hisseleri elde etmesi, yönetimde etkin rol oynaması için yeterli olmaktadır. Diğer taraftan, bu şirketler hukuken bağımsız olduklarından karşılaştıkları riskler şirketlerin faaliyetlerini etkilemektedir. Şirketlerin, dolayısı ile sermayenin, değişik alanlara dağılmış olması, iştiraklerin birinin kârının diğerinin zararını kapatmasını sağlamaktadır. Aynı şekilde holding, şirketlerin serbest fon kaynaklarının birinden diğerine aktarılmasında köprü rolü oynamaktadır. Bu da holdinglerin yüksek kârlara sahip olması ve mali açıdan güçlü olmaları sonucunu doğurmaktadır. Holdingleşme ilerledikçe bazı sakıncaları da beraberinde getirmektedir. Çünkü kâr olanağının artması ile birlikte, şirketin satış ve kazançlarında da risk olasılığı artmaktadır. Dolayısı ile birleşmenin yönetim ve kontrolü de giderek güçleşmektedir. Holdinge bağlı şirketlerin hisse senetlerinin yüksek değer kazanmaları, holding sermayesini abartmalı olarak yükseltmektedir. Bunun sonucunda holding hisse senedi ve tahvil çıkarırken, kredi alırken, holdingle ilişkisi olmayan kişileri yanlış bir değerlendirmeye itecektir. Diğer taraftan, holdingin bağlı şirketlerine sunacağı hizmetleri yüksek bedellerle yapması bu şirketlerin maliyetlerinin artmasına neden olabilmektedir.

Vadeli Kur: Kambiyo piyasasında alım-satım, vadesiz ve vadeli olarak ikiye ayrılır. Uluslararası terminolojide, vadesiz piyasaya spot market ve vadeli piyasaya forward market denir. Vadeli piyasada süre overnight, iki gün ihbarlı, yedi gün, yedi gün ihbarlı, bir aylık, üç aylık, altı aylık, dokuz aylık, yıllık olabilir. Forward market´da dövizin fiyatı, alım-satım anındaki kurdur. Ödeme ise, vade tarihini izleyen hesap gününde gerçekleştirilir. Forward market´da vade tarihlerinden her birinin arz ve talep eğrileri ayrıdır. Bir dövizin vadeli kuru, stop market fiyatı altında olduğunda iskontoludur. Vadeli kuru spot market fiyatı üstünde olan dövizler primlidir. Vadeli piyasada alıcı veya satıcının taahhüdünü yerine getirememesi halinde, bu durum “hammered” ya da “hammering” terimiyle belirtilir.

Vadeli Borsa İşlemleri:  Borsalar, soyut pazarlardır. Satıcılar bedelini tahsil etmeden ve hatta ellerinde bulunmadığı halde, bir mal veya senedi arz edebilirler. Alıcılar da malı görmeden, bedelini ödemeden alım yapabilirler. Alım ve satım, borsa komisyoncuları aracılığıyla gerçekleştirilir. Vadeli satış yapanlar, fiyatın düşmesini bekleyenlerdir. Sahibi durumunda olmadıkları senetleri veya malı bugün pahalıya satıp, ileride ucuza alarak teslim edeceklerini hesaplayanlardır. Vadeli alım yapanlar ise, fiyatın yükseleceğini tahmin edenlerdir. Bunların çoğunluğu, vadesi gelmeden yahut gelince aldıklarından pahalıya, kârla devredebileceklerini düşünenlerdir. Örneğin bir kimse, X şirketi hisse senetlerinin üç aya kadar yükseleceğini tahmin etmektedir. “Stockbroker” firmalardan birine 1 milyar liralık üç ay vadeli alım yapmasını emreder. Komisyoncu firmasıyla yapacağı anlaşmaya göre, sipariş bedelinin belirli bir yüzdesini, normal zamanlarda %10’unu mevduat olarak yatırır. Stockbroker da emri yerine getirir. Ancak alıcının vade tarihinde ödeyeceği 1 milyarı olmayabilir. Satmış olan kimsenin elinde de 1 milyarlık hisse senedi bulunmayabilir. Senet kurunun satış anında 100,000 lira olduğunu varsayalım. Satıcının kâr etmesi, hisse senedi kurunun 100,000 liranın altına düşmesine bağlıdır. Tahmini gerçekleşirse, vade tarihinde spot market’den ucuza alıp teslim etmeyi tasarlayabilir veya vade gelmeden fiyatın düştüğü anda alması için kendi komisyoncusuna emir verebilir. Alıcının kâr etmesi, hisse senedi kurunun 100,000 liranın üstüne çıkmasına bağlıdır. Vade tarihini bekleyerek spot market’te kârla devretmeyi düşünebilir veya vade henüz gelmeden kur belirli bir düzeye erişince hemen satması için stockbroker’a talimat verebilir. Borsada kote edilmiş olan bütün senetler, vadeli piyasada alınıp satılamaz. Vadeli borsa işlemlerinin özel kuralları vardır. Borsa yönetimi, vadeli işlem konusu olabilecek senetler için ayrı bir liste tertipler. Alınıp satılabilecek miktarlara da bir taban yahut alt sınır koyar. Satıcı ve alıcı, spekülasyon zararlarını sınırlı tutmak için bazı önlemler alabilirler. Ağır zarara uğramak ihtimalini önleyici formüllerden biri, primli piyasa işlemidir. Primli piyasada işlem yapanlar, uğrayabilecekleri zararı sınırlı tutmak için, götürü bir miktar ödeyerek gerektiğinde iptal etmek üzere anlaşmaya bir kayıt koydururlar. Satıcı ve alıcı, stockbroker’a sipariş verirken stop loss order ve stop order gibi limited order çerçevesinde formüllerle işlemin olumsuz ihtimallerin zararını önceden kararlaştıracakları bir azami miktarla sınırlayabilirler. Borsa alım-satımlarında zarar etmiş veya bekledikleri kârı elde edememiş kişiler, ileride durumun uygun bir gelişme göstereceğini umarak zaman kazanmayı tercih edebilirler. Bu takdirde, vade uzatılır. Tamamlanmış olan bir vadenin uzatılmasına, report denir. Bear market’de, yani kurların düşmesini öngören spekülasyonlarda, bazen satılmış değerleri temin ederek teslim olanağı bulunmayabilir. Değeri düşen senetleri, sahiplerinin satmak istemedikleri görülebilir. Böyle durumlarda, tahmini doğru çıksa bile, spekülatör, taahhüdünü yerine getirememek tehlikesiyle karşılaşır. Aranılan tahvil veya hisse senedi borsada satışa arzedilmiyorsa, satıcı bunları ödünç alarak ve haliyle oldukça ağır bir bedel ödeyerek teslim edebilir. Bu işlem deport terimiyle ifade edilir.

Yabancı Sermaye: Yatırılabilir kaynakların kişi ve kuruluşlar tarafından başka bir ülkeye taşınmasına verilen addır. Yabancı sermaye yatırımı, doğrudan, yani bizzat kuruluş ve kişi tarafından bir başka ülkede yapılabileceği gibi, taşındığı ülkedeki kurulu bulunan bir şirketin yatırımına iştirak şeklinde de olabilir. Türkiye´de yabancı sermaye politikası 1954 yılında çıkarılmış bulunan 6224 sayılı yasayla düzenlenmiştir. Ayrıca istikrar tedbirlerinin alındığı 24 Ocak 1980´den sonra çıkarılan Yabancı Sermaye Çerçeve Kararnamesi, bu alandaki uygulamaları birleştiren tamamlayıcı bir düzenleme niteliğindedir. Bu kararnameyle yabancı sermaye izinleri büyük ölçüde kolaylaştırılmış, yabancı sermayenin çalışma alanları genişletilmiş ve yatırımları da ha çekici hale getirmeye yönelik önlemler getirilmiştir. Kararnamenin bir başka yeniliği de daha önce Devlet Planlama Teşkilatı ile çeşitli bakanlıklar tarafından yürütülen işlemlerin, Başbakanlık bünyesine Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı´na bağlı Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü´nün yetki alanı içine alınmış olmasıdır. Yürürlükteki mevzuatta yabancı sermaye için öngörülen koşullar ülkenin ekonomik gelişmesine yararlı olma, özel girişime açık bir alanda çalışma, tekel ya da özel bir imtiyaza sahip olmamadır. Döviz, araç, gereç ve makinenin yanı sıra lisans, patent, marka gibi maddi olmayan haklar da yabancı sermaye olarak getirilebilir. Sermaye sahiplerine düşen net kazançlar ile tasfiye ya da kısmi satıştan elde edilen getiriler, ana yabancı sermayenin geldiği ülkenin parasıyla ve resmi kambiyo kuru üzerinden dışarıya aktarılabilir. Bu aktarma işlemlerinde Maliye Bakanlığı´nın izni gereklidir.

Yatırım Ortaklıkları: Çok ortaklı bir sermaye şirketinin, kaynaklarını çok sayıda şirket pay senedine dağıtarak portföy oluşturması hali olarak tanımlanır. Yatırım ortaklıkları ya pay senedi çıkarmak, ya da diğer anonim şirketlerin pay senedini satın almak gibi iki biçimde uygulana gelmektedir.Yatırım ortaklığının çekici yönü, bu amaçla yaptığı işletmecilik harcamalarını kendi vergi esası olan gelirinden mahsup etmesi ve paydaşlarına da bu şekilde bir kâr garantisi sağlamasıdır. Günümüzde, tanım olarak tekrarlanırsa, yatırım ortaklıkları çeşitli küçük tasarruf sahibi insanların parasını toplayarak bir anonim şirket aracılığıyla çeşitli kuruluşların hisse senedine yatırmak için bir portföy oluşturulması halidir. Burada artık bir şirketin hisse senetlerinden değil, birkaç şirketin hisse senetlerinden oluşan bir portföy bulunmakta ve bu kuruluşa parasını yatırmış olan küçük tasarruf sahibi yurttaş bu portföyün sağladığı gelir ortalamasından yararlanmaktadır. Yatırım ortaklıkları özellikle yatırım kaynaklarının daraldığı dönemlerde ilgi görmüştür. İlk yatırım ortaklıklarının 1868 yılında Londra´da kurulduğunu görüyoruz. Bu yatırım ortaklığının adı Forn and Colonial Trust´tı. En yaygın örneğini gördüğümüz Amerika´da yatırım ortaklıkları 1940 yılında çıkarılmış bulunan Yatırım Ortaklıkları Yasası ışığında denetlenmektedir. Yatırım ortaklıklarının klasik hisse senetlerine yapılan yatırımdan farkı, şirket farklılaştırması ve çeşitlendirmesi yaratması ve böylelikle küçük tasarruf sahibine kârını bir şirketin iniş ve çıkışına bağlı bırakmamasıdır. Bu durumda çoğu zaman zarar eden şirketin zararını, yani kâr gelirinden yoksunluğunu kâr eden, kazanç sağlayan şirketin yüksek kârıyla dengeler. Günümüzde yatırım ortaklıkları ya işletmeciliğin de bizzat yapıldığı işletmeci yatırım ortaklıkları, ya da işletmeciliğin yapılmadığı, sadece hisse senetleine iştirakin sağlandığı yatırım ortaklıkları hali bulunmaktadır. Birinci örnekte genellikle yatırım ortaklığı bir şirketler grubunun üst kuruluşu olarak kurulmuş olup, bu şirketler grubunun ihraç ettiği pay senetleri küçük tasarruf sahiplerine verilmektedir. Burada aynı zamanda işletmecilik yoluyla sağlanan gelirler hisse senedi sahiplerine yansıtılmaktadır. Diğer halise, şirket politikasına herhangi bir müdahaleni olmadığı, sadece yıl sonu bilançolarına göre küçük hisse sahiplerinin gelir sağladığı durumdur.

İmtiyazlı Hisse Senedi: Türk Ticaret Kanunu, “kurucu” ya da “müessis” hisse senedi diye bir kurumu düzenlememiştir. Bununla beraber, uygulamada, bazı anonim ortaklıkların esas sözleşmelerinde bu kavrama öteden beri yer verilmektedir. Aynı şekilde, doktrinde de bir kısım yazar, kurucu hisse senetlerini, anonim ortaklıkların kuruluşunda ya da sermaye artırımında kuruculara veya kuruluş ile sermaye artırımında önemli yararı görülen diğer kişilere esas sözleşme hükmü ile tanınan, sahiplerine TK. M. 298 sınırları içinde kâra katılma hakkı sağlayıp başkaca bir hak vermeyen, kurucu haklarını temsilen düzenlenen, nama yazılı bedelsiz hisse senetleri olarak tanımlamaktadırlar. Bir anonim ortaklıkta kimlerin kurucu sayılacağı, TK. M. 278´de gösterilmiştir. Buna göre, ana sözleşmeyi düzenleyerek imza eden ve sermaye olarak sözleşmede belirlenen parayı ya da paradan başka bir şeyi koymayı taahhüt eden pay sahipleri, ani kuruluş açısından kurucu sayılırlar. (TK. m. 278/1)Tedrici kuruluşta, ana sözleşmeyi düzenlememek ve imza etmemekle beraber, paradan başka bir şeyi sermaye olarak koyanlar da kurucu sayılır. (TK m. 278/2) (Ne var ki, Sermaye Piyasası Kanunu´nun 12. maddesi karşısında, günümüzde halka açık anonim ortaklıklarda ayni sermaye getirmek çok güçleşmiş, en azından halka arz edilen hisse senetleri bakımından, nakden ödeme zorunluluğu nedeniyle imkânsız hale gelmiştir.)Nihayet, kurucular, yukarıdaki işlemlerden birini üçüncü bir kişi hesabına yaptıkları takdirde, bu kişiler de kuruluştan doğan sorumluluk bakımından kurucu kabul edilirler (TK. m. 278/3). TK, kurucu hisse senedini düzenlememekle beraber, m. 279/2, b.5, 281, 289, 298 ve 300/2, b.6´da “kuruculara sağlanabilen özel menfaatler” kavramından söz etmiştir. Bu özel çıkarlar, ortaklığın, pay sahibi olup olmadıklarına bakılmaksızın bizzat kuruculara ya da buna benzer kişilere kuruluş işlemlerini gerçekleştirmeleri ve ortaklığın oluşmasındaki hizmetleri karşılığında sağlanan özel yararlardır. Bu konudaki TK. m. 298, kurucuların ortaklığı kurdukları sırada harcadıkları emeğe karşılık, para ya da bedelsiz hisse senedi alamayacaklarını, fakat ortaklığın elde ettiği kârdan, TK. m. 466/1´de yer alan yedek akçe ile pay sahipleri için %5 kâr payı ayrıldıktan sonra, kalanın onda birini kendilerine tahsis edebileceklerini öngörmekte ve bu gibi çıkarlar karşılığında kuruculara verilecek senetlerin nama yazılı olmasını zorunlu kılmaktadır. Görüldüğü gibi, yasa koyucu, TK. m. 298´de, kuruculara sağlanacak menfaatler karşılığında verilecek senetlerin nama yazılı olacağını belirtmiş, fakat bunların hukuki niteliğini açıklamamıştır. Hukukumuzda bazı yazarlar, TK. m. 298´de sözü edilen senedin, pay (hisse) senedi olduğunu ileri sürmüş, diğer bazıları, bunu sadece kuruculara kârdan pay sağlayan kıymetli evrak olarak tanımlamış, nihayet son bir grup da, bunun TK. m. 402 ve 403 bağlamında bir intifa senedi olduğu görüşünü savunmuşlardır. Bizce, kurucular harcadıkları emeğe karşılık para ya da bedelsiz hisse senedi alamamakla beraber, paylarının imtiyazlı olacağını kararlaştırabilirlerü Bu durumda, içinde kurucuların bulunduğu bir grup pay sahibi, diyelim kârdan imtiyazlı bir biçimde yararlanır. Ne var ki, kurucu hisse senetleri deyimi ile kastedilen, bu imtiyazlı pay (hisse) senetleri değil, aksine TK. m. 298´de düzenlenen senettir. İşte, TK. m. 298 uyarınca sağlanan menfaat, hisse senetlerinden ayrı olarak bağımsız bir senette tecessüm ettirilmek isteniyorsa, ancak intifa senedi çıkarılabilir. Gerçekten, anonim ortaklıkta, hisse senedi ya da tahvil sahipliğine bağlı bulunmaksızın herhangi bir kişiye ortaklık kârından yararlanma olanağı veren senetler, sadece intifa senetleridir. Olağan intifa senetlerinin aksine, kurucu intifa senetleri, ancak ilk anasözleşme ile oluşturulabilir ve bunlara sağlanabilecek kâr payı sınırlandırılmıştır. Anonim ortaklıkta, esas sermaye muayyen olduğu ve alacaklılar ile pay sahiplerinin korunmaları bakımından sermayenin bölümlerini oluşturan hisse bedellerinin tümü ile ödenmesi gerektiği, yani bedelsiz hisse senedi çıkarmak mümkün olmadığı için, kuruculara tanınan menfaati temsilen çıkarılabilecek senetler, hisse senedi değil, intifa senedi olarak adlandırılmalıdır. Bizce TK. m. 403´ün genel nitelikteki bir kural olmasından hareket edilerek, TK. m. 298´de getirilen sınırlandırmanın, sadece kâr payına ilişkin olduğu ve tasfiye artığından yararlanma hakkına uygulanamayacağı kabul edilmelidir. Kurucu intifa senedi çıkaracak bir anonim ortaklık, kuruculara sağlayacağı bu menfaatleri ana sözleşmede göstermeli ve ayrıca tescil ve ilan ettirmelidir. Hukukumuzda, kuruluştan sonra ve özellikle, sermaye artırımlarında, kurucu intifa senedi çıkarılabilip çıkarılamayacağı tartışmalıdır. Bazı yazarlar, TK m. 402/2´de yer alan kuralın, emredici nitelikte olmakla beraber, kesin bir yasak getirmediğini, bütün pay sahiplerinin rıza göstermeleri, yani oybirliğinin sağlanması halinde, sonradan da kurucu intifa senedi çıkarabileceğini ileri sürerken, diğerleri, soruna gelecekteki pay sahipleri açısından bakmak gerektiğini söyleyerek bunu reddetmektedirler. Bizce, pay sahipleri, kuruluşu izleyen yıllarda ortaklığın oluşmasındaki katkılarının büyüklüğüne inandıkları kişileri ödüllendirmek istiyorlarsa, TK. m. 402/2´deki engeli aşabilmelidir. Çünkü, kurucu intifa senetlerinin sonradan çıkarılması halinde, hem alacaklılar zarar görmemekte, hem de pay sahipleri bu karara muhalif kalarak oybirliği koşulunun gerçekleşmesini engellemek olanağını ellerinde bulundurmaktadır. Nihayet, anonim ortaklığın kuruluşundan sonra, üstelik, TK. m. 298´de getirilen sınırlandırma ile bağlı olmaksızın, dilediği kadar olağan intifa senedi çıkarabileceği de gözden uzak tutulmamalıdır. Yine bizce, TK. m. 392´de kuruluş hükümlerine yollama yapılarak, sermaye artırımlarında da kurucu intifa senedi çıkarılabilmesi mümkün kılınmıştır.Bütün intifa senetlerinde olduğu gibi, kurucu intifa senetleri de, sahiplerine yönetime katılmak (örneğin genel kurul toplantılarına iştirak etmek), oy kullanmak, iptal davası açmak gibi hakları vermez. İntifa senedi sahibi, anonim ortaklıkta ayrıca pay sahibi ise, hiç kuşkusuz, bu ikinci sıfatı nedeniyle yönetime ilişkin hakları da kullanabilir. Kurucu intifa senedi sahipleri de, TK. m 429-432´de gösterilen hükümlere tâbi bir kurul oluşturur. Bunlara tanınan haklar, rızaları olmadıkça ellerinden alınamaz. Daha önce de değindiğimiz gibi, kurucu intifa senetleri, sadece nama yazılabilir. Ortaklığın, bu senet sahipleri için bir intifa senedi sahipleri defteri tutması gerekir. Nama yazılı hisse senetlerinin aksine, kurucu intifa senetleri, alacağın temliki ve teslim sureti ile devrolunabilir. Anonim ortaklığın esas sözleşmesi ile, devrin güçleştirilmiş ya da tümü ile yasaklanmış olması da mümkündür. Hukukumuzda, SPK m. 36/2 uyarınca, yatırım ortaklıklarının kurucu intifa senedi çıkarmaları yasaklanmıştır.

İthalat:  Sözlük anlamı, kullanım, çalışma veya çalıştırma demektir. İstihdam sözcüğü ve ona bağlı olarak türetilen “aşırı, tam ve eksik istihdam” gibi kavramlar ekonomi yazınında biri geniş diğeri dar iki anlamda kullanılır. Geniş anlamıyla istihdam, bir ekonomide belli bir dönemde tüm üretim faktörlerinin (Emek, Sermaye, Doğal kaynaklar ve Girişimci) varolan teknolojik düzeye göre ne ölçüde kullanıldığıdır. Bu anlamda “tam istihdam”, bir ekonomide varolan tüm emeğin, sermayenin, doğal kaynakların ve girişimcilerin üretime katılması, tümünden yararlanılması anlamına gelir. Dar anlamda istihdam kavramı ise, üretim faktörlerinden yalnızca emek faktörünün kullanımıdır. Bu açıdan değerlendirildiğinde “tam istihdama ulaşmak”, bir ekonomide bulunan işgücünün tümüne iş bulmak demektir. Aşırı istihdam, bir ekonomide var olan üretim faktörlerinin üzerindeki faktör kullanımını, eksik istihdam ise mevcut faktörlerin yeterince kullanılamamasını ifade eder. Bu iki durum istikrarsızlık durumlarıdır. Birinci durumda borçlanma, ikinci durumda işsizlik görülür.

Kamu İktisadi Teşebbüsleri:  Kamu maliyesi içinde önemli bir yer tutan ve kendine has bazı temel özellikleri olan bir kamu faaliyeti türü de Kamu İktisadi Teşebbüsleridir, Özellikle II. Dünya Savaşı´ndan sonra, devletin ekonomik ve sosyal hayata giderek daha çok karışmasının somut yönü, bu teşebbüslerin kurulması ve hızlı bir tempo içinde gelişme göstermesidir. Kendi içinde bu kurumlar ana fonksiyonları itibariyle iki gruba ayrılmaktadırlar. KİT´lerin bir kısmı öncelikli olarak sosyal amaç için kurulmuşlardır. Bu kuruluşlar milli ekonomide ve sosyal hayat içinde gelir dağılımının bölgesel, sektörel, fonksiyonel ve kişisel bakımlarda iyileştirilmesi amacına öncelik vermekte; kar ve rekabet amacını geri planda tutmaktadırlar. Buna karşılık KİTlerin bir kısmı ise, mümkün olduğu ölçüde fırsat eşitliğine, tam rekabet şartlarına ve özel hukuk kurallarına göre fâaliyette bulunmak ve böylece özel sektör girişimciliğine öncülük ve yol göstericilik görevini yerine getirmek üzere kurulmuşlardır. Farklı iki amaç için kurulan bu kurumların ortak yönü, ekonomik faaliyette bulunarak kamu hizmeti veya sosyal hizmet görmek olduğundan, bunlar kamu maliyesi inceleme alanı içinde mütalaa edilmektedirler. Ancak, sosyal bilimlerin diğer alanlarında olduğu gibi KİT´ler alanında da zaman içinde önemli fonksiyon ve yaklaşım değişiklikleri meydana gelmiştir. Nitekim son yıllarda devlet fonksiyonlarında meydana gelen değişimlere uygun olarak hemen her ülkede özellikle ekonomik yönü ağır basan KİTlerin özel sektöre devri ve özelleştirme girişimleri giderek önem ve yoğunluk kazanmıştır.

Karaborsa: Karaborsa, genellikle halk arasında, ucuza mal stoklanıp darlık veya çeşitli nedenlerle kendiliğinden bir mal darlığı ortaya çıktığında eldeki malların çok pahalıya satıldığı ortama verilen addır. İktisat teorisinde ise karaborsa, mal dengelerini bozan bir idare fiyatın ilanı ile bu fiyatın çok üstünde bir satış bedelinin oluştuğu paralel piyasa olarak tanımlanır.

Kartel:  Kartel sözcüğünün etimolojik kökü Latince´de “charta” ve İtalyanca´da “cartello”dur. Ortaçağ hukukunda, feodal devletlerin birbirlerine savaş açarken gönderdikleri yazılı “bellum justum” gerekçesine “kartel” denirdi. Aynı terim, düelloya davet anlamında da kullanılmıştır. Devletler hukukunda, kumandanların tutsakları değiştirmek için yaptıkları sınırlı ve geçici anlaşmalar “mübadele karteli” terimiyle ifade edilirdi. Politikada ve ekonomide kullanılan kartel sözcüğünün anlamı, devletler hukukundakinin benzeridir. Kartel, bağımsız tüzel kişilik sahibi firmaların aralarında rekabete son vermek veya rekabeti sınırlı tutmak amacıyla yaptıkları bir anlaşmadır. Firmaların fiyat politikaları, satış şartları, üretim miktarları, sürüm alanları, yatırım programları, reklam harcamaları, kâr marjları, araştırma bütçeleri, komisyoncu ve pazarlamacılara ödedikleri yüzdeler kartel anlaşmalarına konu olabilir.Kartellerin etkinliği, anlaşmaya giren firmalar grubunun piyasaya yön verebilecek güce sahip olmasına bağlıdır. Fiyatların yükselmesine, üretimin daralmasına ve tekelleşmeye neden olması, bazı ülkelerde kamu otoritesinin kartelleşme hareketlerine müdahale etmesine yol açmaktadır.

Konsolidasyon: Sözlük anlamı takviye, tahkim, berkitme, sağlamlaştırmadır. Genellikle kısa vadeli bir devlet borcunun yerini uzun vadeli bir borcun alması anlamını taşır. Devletin vadesi gelmiş olan kısa vadeli (dalgalı) borçları ödeme imkânına sahip olmaması halinde, tahkim yoluna başvurulur. Konsolidasyon işlemi “ihtiyari” ve “cebri” olmak üzere iki türlüdür. İhtiyari tahkimde bireyler, kısa vadeli borcun yerine piyasaya sür.len yeni borç tahvillerini alıp almamakta serbesttirler. Devlet, uzun vadeli borç tahvillerini piyasaya sürer ve bankalardan sağladığı gelirle kısa vadeli borçları öder. Ya da devlet kısa vadeli borç tahvillerini para olarak kabul eder ve ellerinde bu tahvilden bulunduranlar, bunları daha yüksek faizli yeni tahvillerle değiştirebilirler. Cebri tahkimde bireylere tercih hakkı tanınmaz; devlet, tek taraflı olarak, kısa vadeli borç tahvili yerine uzun vadeli borç tahvilini geçirir. Böyle bir durumda yeni tahvilleri ilginç veya üstün kılacak şartlar aslında fazla önemli değildir. Ancak, politik düşüncelerle, devlet yine de bazı avantajlar sağlamak yoluna gider.

Konsolide Bütçe: Konsolide Bütçe, Konsolide Bütçe İdareleri olarak adlandırılan genel ve katma bütçeli idarelerin alt bütçelerinin toplamından oluşur. Genel Bütçeli İdareler Cumhurbaşkanlığı seviyesinden başlayarak TBMM, Yüksek Yargı organları, Başbakanlık, Genel Kurmay Başkanlığı ve tüm bakanlıklarından oluşur. Ayrıca, Hazine Müsteşarlığı, DPT, DİE, DTM gibi diğer ekonomik kuruluşlar da bu kategori içerisinde yer alır.İç ve dış borç faiz ödemeleri nedeniyle bugün genel bütçeli idareler içerisinde en büyük ödenek Hazine Müsteşarlığı´ndadır. Müsteşarlığı Maliye Bakanlığı takip eder. Genel bütçeli idareler gelirleri arasında vergi gelirleri (dolaysız ve dolaylı vergiler), vergi dışı normal gelirler (kurumlar hasılatı ve devlet payları, devler mülklerinin gelirleri, v.s.), özel gelir ve fonlar ile iç borç gelirleri yer alır. Katma bütçeli idarelerin gelirleri ise faaliyet konusu işlemlerinden elde edilir. Konsolide bütçe giderleri ise; cari harcamalar, yatırım harcamaları ve transfer harcamaları diye üç gruba ayrılabilir. Cari harcamalar personel harcamaları; yani maaş ve ücret ödemeleri ile diğer cari harcamalardan oluşur. Diğer caru harcamalar içerisinde kırtasiye, akaryakıt ve demirbaş masraflarının yanısıra, Türkiye´nin iç ve dış güvenliğine yönelik harcamalar da diğer cari harcamalar alt kategorisi içerisinde görülür.Yatırım harcamaları, devletin okul, hastahane, otoyol anlamında alt ve üst yapı yatırımlarını temsil ederken, transfer harcamaları içerisinde KİT´lere yapılan transferler, Sosyal Güvenlik Sistemi´ni yapılan transferler, tarım desteklemesi ve hepsinden önemlisi iç ve dış borç faiz ödemeleri yer alır.Konsolide Bütçe, Yüksek Planlama Kurulu´nda son halini aldıktan ve Bakanlar Kurulu tarafından incelenip onaylandıktan sonra, bir sonraki yıl uygulanmak üzere, bir önceki yılın en geç 17 Ekim akşamına kadar TBMM´ne bir yasa tasarısı olarak sevk edilir. Konsolide Bütçe bir yasa tasarısı olarak önce Meclis Bütçe ve Plan Komisyonu´nda görüşülür ve onaylandıktan sonra, Genel Kurul´a iner.Genel Kurul´da da kabul görmesi halinde yasalaşır ve yürürlüğe girer. Konsolide Bütçe yasa tasarısı içerisinde yer alan ödenekler, Meclis´te onaylanması halinde ilgili hükümete bütçe idareleri için yapabilecekleri harcamalar için verilen yetkiyi temsil eder. Yani, hükümet Meclis tarafından onaylanmadığı müddetçe ödeneklere bağlı harcamaları yapamaz ve bütçede yer alan gelirleri toplayamaz.

Konvertibl Tahvil: Tahvili ihraç eden şirket, izah namede belirli bir süre sonra, belirgin şartların yerine gelmesi halinde ve belirli fiyatla tahvilin hisse senedine dönüştür. lmesi hakkını tahvil sahiplerine tanıyabilir. Bu takdirde “hisse senedine dönüştürülebilir tahvil”den bahsedilir. Dönüştürme hakkı hisse senedine olabileceği gibi, başka bir menkul kıymete de olabilir. Dönüştürme hakkı, tahvili ihraç eden şirketin ihraç edeceği menkul kıymetlere olabileceği gibi, ihraç eden şirketle ilgili başka bir şirketin menkul kıymetlerine de olabilir. Dönüştürmenin yapılacağı sürenin başlama ve bitiş noktalarının başlangıçta belirgin olması, dönüştürme fiyatının veya oranının başlangıçta bilinmesi ve dönüştürmenin hangi objektif şartlar altında yapılacağının başlangıçta açıkça bilinmesi, sistemin işlerliği açısından esastır. Konvertibl tahvilin faydaları Başlangıçta piyasa haddine kıyasla daha düşük bir faiz oranı ile tahvil çıkarılabilmesine imkân verebilmesi (alıcıların spekülatif bekleyişleri düşük faiz farkını telafi edebilecektir). Dönüştürülme işleminin yapılmasıyla şirket kolay bir yoldan öz sermayesini artırabilecektir. Diğer yandan dönüştürmenin mevcut hisseleri artırarak hisse başına düşen kazancı azaltması, ne miktarda tahvilin hisse senedine dönüştür.lmesinin yapılacağı konusunda şirket yönetiminin belirsizliğe sahip olması, dönüştürme sonucunda faiz ödenen bir kaynağın temettü ödenen bir kaynak haline gelmesi ve dolayısıyle şirketin vergi yükünün artması, başlangıçta sakıncaları teşkil etmektedir.

 

Açık Piyasa İşlemleri (APİ) (Open Market Operations): Para politikası uygulaması çerçevesinde, merkez bankaları bünyesinde para miktarının artırılıp azaltılması amacıyla, hazine kâğıtlarının alım ve satımının (kesin alım, kesin satım, geri satım vaadiyle alım (repurchase agreements), geri alım vaadiyle satım (reverse repurchase agreement)) yapılması işlemleridir. Bankalararası Para Piyasası işlemleri de “Açık Piyasa İşlemleri” kapsamı içerisindedir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bünyesinde bu tür işlemler, Açık Piyasa İşlemleri ve Para Piyasası Müdürlükleri tarafından yürütülmektedir.

Açık Pozisyon (Short Position): Döviz, altın, menkul kıymet gibi bir finansal araç üzerinden sahip olunan varlıkların aynı cinsten yükümlülükleri karşılayamayan kısmıdır. Örneğin 10 milyon ABD doları yükümlülüğe karşı 5 milyon ABD doları varlık bulunduruluyorsa aradaki 5 milyon ABD doları, açık ABD doları pozisyonunu ifade eder.

Akreditif: İhraç edilen malların bedellerinin ödenmesi konusunda belirli şartların yerine getirilmesi halinde ödemenin yapılacağına ilişkin bir çeşit teminattır. Akreditif işlemlerine bankalar veya diğer finans kurumları aracılık etmektedir. Bu doğrultuda, akreditif, finans kurumlarının belirli bir süre için, belirli bir miktar ve üçüncü bir kişi lehine yabancı ülkedeki bir muhabir bankaya kendi nezdinde kredi açması için gönderdiği bir tür teminat mektubudur.

Arbitraj: Herhangi bir menkul kıymetin, dövizin veya malın bir piyasadan alınıp diğer bir piyasada satılarak (kıymetler birbiri ile değiştirilerek) risksiz bir şekilde kar edilmesi işlemidir. Arbitraj işlemleri piyasalar arasındaki fiyat farklılıklarının azalmasına yol açar. Günümüzde iletişim teknolojisinin artması ve bilgiye ulaşma maliyetinin düşmesi ile piyasalar arası fiyat farklılığı son derece düşük olmakta, ortaya çıkan farklılıklar anlık olarak bu tür işlemlerle ortadan kalkmaktadır.

Ayı Piyasası (Bear Market): Fiyatların düştüğü piyasaları ifade eder.

Bankalararası Para Piyasası: Bankalar arasında kısa vadeli fonların alınıp satıldığı piyasalardır. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bünyesinde aynı adla işlem gören piyasada bankalar kendilerine tanınan limitler çerçevesinde, önceden belirlenen vadelerde TL alım-satım işlemi gerçekleştirmektedirler. Bu piyasada, TCMB aracı konumu üstlenmekte olup (blind broker) alım-satımı gerçekleştiren taraflar birbirlerini bilmeden TCMB üzerinden (TCMB’yi taraf kabul ederek) işlemlerini gerçekleştirmektedirler. Para politikası uygulamasında önemli bir fonksiyona sahip olan bu piyasada TCMB doğrudan faiz belirleyerek kısa vadeli faizleri yönlendirebilmekte ve son kredi mercii fonksiyonunu yerine getirmektedir. TCMB dışında, bankaların kendi aralarında bu tür işlemleri gerçekleştirdikleri ikincil piyasalar da mevcuttur.

Basit Faiz: Bir yatırımın, yatırım dönemi süresince sadece anaparasının kazandığı faiz oranıdır.

Benchmark (Ölçüt): Ölçüm ve karşılaştırma kriteri anlamında kullanılmaktadır. Örneğin portföy yönetiminde, benchmak portföy, bu yapı dışında oluşturulan portföylerin performans (getiri ve risk anlamında) başarısının ölçümüne esas alınan portföydür. Diğer bir örnek; benchmark menkul kıymetler, piyasada yeterince likiditeye sahip, ihraç eden kurum tarafından bu özelliğinin devam ettirilmesi söz konusu olan ve piyasada benzer ihraçlar için bir referans teşkil eden kıymetlerdir.

Bileşik Faiz: Bir yatırımın yatırım dönemi boyunca kazandığı faizin de yeni yatırım döneminde yatırıma tabi tutulması sonucu elde edilen getiriyi gösteren faizdir. Diğer bir deyişle faizin de faiz kazanmasıdır.

Birikmiş Faiz: Bir yatırımın, yatırım dönemi içerisinde, ödeme tarihine kadar üzerinde biriken faizdir. Örneğin, 6 ayda bir dönemsel % 30 kupon ödemeli 100 YTL ‘ den ihraç edilen bir devlet tahvilini almak  için, piyasa oranının değişmediği varsayımı ile 3 ay sonra ödenmesi gereken fiyat yaklaşık 115 YTL’ dir (dönem sonunda toplam 30 Y TL faiz kazanması için, bu durumda ikinci 3 ay için % 13.04’ lük bir getiri söz konusudur). Buradaki 15 YTL yatırımın üzerinde biriken faizi ifade etmektedir.

Birincil Piyasa (Primary Market): İlk ihraçların yapıldığı piyasadır. Bir yatırım aracının örneğin bir menkul kıymetin ilk defa piyasaya sürülmesi (satılması) birincil piyasa işlemidir. Benzer şekilde, devlet iç borçlanma senetlerinin, Hazine Müsteşarlığı tarafından ihale yöntemi ile satımı da bir birincil piyasa işlemidir. Bu senetlerin daha sonra yatırımcılar arasındaki alım-satımları ise ikincil piyasa olarak adlandırılan piyasalarda gerçekleşmektedir.

Boğa Piyasası (Bull Market): Fiyatların yükseldiği piyasayı ifade eder.

Bono: Vadesi 1 yıldan kısa olan, çıkaran kurum tarafından öngörülen vade sonunda belli bir bedelin ödenmesinin taahhüt edildiği menkul kıymetlerdir. Hazine Müsteşarlığı tarafından çıkarılan bir yıldan kısa vadeli ihraçlar, Hazine Bonosu adı altında işlem görmektedir. İngilizce karşılığı olan “Bond” ifadesi ise, ABD Hazinesi ihraçları için, 10 yıldan uzun vadeli kıymetleri ifade etmektedir (maksimum 30 yıl). Benzer şekilde “note” ifadesi 1-10 yıl arası, “bill” ifadesi ise 1 yıl ve daha kısa ihraçlara yönelik olarak kullanılmaktadır.

Borçları Ödeyememezlik Riski (Türk Dil Kurumunun İktisat Terimleri Sözlüğü‘nde ‘Default Risk’in Türkçe karşılığı olarak yer alan ifade): Borcun geri ödenmeme riskini ifade etmektedir.

Broker: Alım ve satım işlemlerine belli bir komisyon karşılığı aracılık eden, işlemleri kendi adına ancak taraf olduğu kişi veya kurumlar hesabına yapan işlemcilere verilen isimdir.

Bütçe Dengesi (Budget Balance): Bir işletmenin veya devletin gelir ve giderleri arasındaki farktır.

Cari Açık: Bir ülkenin ihraç ettiği mal ve hizmetlerden elde ettiği gelirin, ülkenin yurt dışından ithal ettiği mal ve hizmetlere yaptığı ödemelerden az olmasıdır.

Cari Kur: Döviz piyasalarında aynı gün takası gerçekleşen dövizin alım – satımında kullanılan kur anlamına gelmektedir.

Çapraz kur: İki yabancı para ve bu iki paranın her birinin bir üçüncü yabancı para (genellikle ABD doları) ile arasındaki parite olarak tanımlanan döviz değişim kurudur.

Çekirdek Enflasyon (Core Inflation): Tüketici, üretici ve toptan eşya fiyat endeksleri gibi genel kullanıma açık mal ve hizmet sepetlerinden oluşan enflasyon endekslerinin temel enflasyonist eğilimleri tam olarak yansıtmadığı varsayımı ile, bazı mal grupları ile fiyat değişmelerine yol açan bir takım unsurların enflasyon endeksinden çıkarılması sonucu ulaşılan bir enflasyon tanımıdır. Bu amaçla, dışsal etkilere (enerji fiyatlarında artış, mevsimsel koşullar, maliye politikası vs) daha açık olan ve geçici nitelikler taşıyabilen, enerji, temel gıda maddeleri fiyatları ve dolaylı vergiler bu tür enflasyon hesaplamaları içerisine katılmamaktadır. Amaç, fiyatlar genel seviyesindeki değişimi sürekli kılan unsurları tespit etmek ve bunlara yönelik daha gerçekçi politika kararları alabilmektir. Özellikle, enflasyon hedeflemesine yönelen ülkelerde bu türden alternatif endeks oluşumları değişik formları ile kullanılmaktadır.

Dalgalı (Serbest) Kur Sistemi (Free Floating): Kurun hiçbir müdahale olmadan tamamen piyasada oluşan arz ve talep koşullarında belirlendiği sistemleri ifade eder.

Deflasyon: Fiyatlar genel düzeyinde sürekli bir düşüş durumunu ifade etmektedir.

Devalüasyon: Ulusal paranın yabancı paralar karşısındaki değerinin azalmasını ifade eder. Örneğin, Yeni Türk Lirasının ABD doları karşısındaki değerininin 1,2 YTL’den 1,3 YTL’ ye düşmesi, YTL’ nin (ABD dolarının değer kazanması) 0,1 Lira değer kaybetmesi anlamındadır.

Dezenflasyon: Fiyat artış hızının azalması anlamına gelmektedir. Yüksek enflasyondan düşük enflasyona geçiş sırasında yaşanan düşen enflasyon sürecini ifade etmektedir.

Dolarizasyon: Bir ülkedeki yerleşiklerin değişim aracı, hesap birimi ve değer biriktirme aracı olarak kendi ulusal paraları yerine yabancı para kullanmalarıdır. Tam dolarizasyon, bir ülkenin ulusal parasını tamamen terk edip, yabancı para birimini resmi para birimi olarak kabul etmesidir. Kısmi dolarizasyon; bir ülkede ekonomik birimlerin, yüksek enflasyon ve belirsizlik ortamında ulusal paranın olası değer kaybından korunmak amacıyla, ulusal para cinsinden finansal varlıklar yerine yabancı para cinsinden finansal varlıkları seçmeye başlamasıyla ortaya çıkmaktadır. Genelde dolarizasyonun ilk aşamasının, yabancı para cinsinden varlıkların değer biriktirme aracı olarak kullanılmaya başlanması olan ‘varlık ikamesi’ şeklinde geliştiği görülmektedir. Öte yandan, özellikle gelişmekte olan piyasalarda yakın geçmişte sıkça yaşanan bankacılık krizleri, iktisat yazınına varlık dolarizasyonunun yanı sıra ‘yükümlülük dolarizasyonu’ kavramını da eklemiştir. Yükümlülük dolarizasyonu; ülkedeki bankacılık ve kamu kesimi dahil olmak üzere tüm ekonomik birimlerin, yabancı para cinsinden büyük miktarda yükümlülüklerinin bulunmasıdır. Hem varlık hem de yükümlülük dolarizasyonları tek bir başlık altında toplanarak ‘finansal dolarizasyon’ olarak nitelendirilebilir. Finansal dolarizasyon, bir ülkedeki yerleşiklerin, hem varlık hem de yükümlülüklerini yabancı para cinsinden tutma eğilimleri olarak tanımlanmaktadır.

Dönemsel Faiz: Bir yatırımın fiilen elde tutulma süresince getireceği faizi ifade eder.

Döviz Kuru (Exchange Rate): Ulusal bir paranın, diğer bir ulusal para cinsinden ifadesidir.

Döviz Kuru Rejimleri: Döviz kurları günümüzde özellikle küçük ve açık ekonomiler için taşıdıkları önem ve reel ekonomiyi doğrudan etkileme potansiyelleri nedeniyle, uygulanan para politikası çerçevesinde doğrudan hedef, gösterge veya araç olarak kullanılmaktadırlar. Döviz kuruna yönelik uygulamalar, bir uçta tamamen sabit kur sistemi, diğer uçta ise tam serbesti olmak üzere, iki rejim arasında şekillenmektedir. Tamamen sabit kur sisteminde, ulusal para yabancı bir para veya paralardan oluşan bir sepet karşısında sabitlenmekte ve bu değerin sürmesi para otoritesi tarafından bazen açık bazen de dolaylı olarak garanti edilmektedir. Para Kurulu (Currency Board) türü uygulamalarda, bir taraftan kur sabitlenirken diğer taraftan ulusal para arzı tamamen bu kur üzerinden gerçekleştirilen döviz alış-satışlarına bağlanmaktadır. Tamamen serbest kur sisteminde ise, döviz kurunun fiyatı doğrudan piyasada oluşan arz ve talebe göre belirlenmektedir. Ara rejim olarak adlandırılan, Avrupa Para Sistemine geçiş aşamasında da uygulanan kurun bir band içerisinde hareketine müsaade eden yapı ile kontrollü dalgalanma (managed float), sürünen kur (crawling peg) adı altındaki sistemlerde ise, kur belli bir takım kriterlere göre yönlendirilmekte ve para otoritesi tarafından gerektiğinde müdahale edilmektedir. Kura yönelik bu tür rejimlerin seçimi, ülkelerin içinde bulunduğu şartlara göre değişmektedir.

Dünya Bankası (World Bank): 1944 yılı sonrası, Avrupa’nın yeniden imarına yönelik olarak “International Bank for Reconstruction and Development” adı altında kurulan uluslararası bir örgüttür. Daha çok, gelişmekte olan ülkelere uzun vadeli proje kredileri sağlamaktadır. Son yıllarda görev tanımları içerisine, gelişmekte olan ülkelerin dış borçları ve yoksullukla mücadele kavramları da girmiştir. 

Efektif: Kaydi forma dönüşmemiş, ekonomik birimlerin fiilen banknot ve bozuk para olarak ellerinde tuttukları parayı ifade etmek için kullanılan bir terimdir.

Enflasyon: Fiyatlar genel seviyesindeki değişimdir. Bugün için, parasal bir olgu olduğu ve uzun dönemde parasal bir büyüme olmadığı sürece enflasyonun artmayacağı genel olarak kabul görmektedir. Toptan eşya fiyat endeksleri, tüketici fiyat endeksleri, üretici fiyat endeksleri ve özel kapsamlı TÜFE göstergeleri gibi çeşitli endeksler aracılığı ile ölçülmektedir.

Enflasyon Hedeflemesi (Inflation Targeting): Merkez bankalarının genellikle hükümetlerle birlikte, para politikası amacı olarak belli bir enflasyon rakamını hedeflemeleridir. Bu tür bir uygulamada hedeflenen enflasyonun, beklentileri etkileyebildiği ölçüde, nominal çapa görevini üstlenmesi öngörülür. Diğer politikalardan farkı, enflasyon hedefinin net bir şekilde kamuoyuna duyurulması ve bu konu ile ilgili doğrudan sorumluluk alınmasıdır. Uygulamada, uygulayıcı kurum olarak merkez bankaları amaca yönelik bir araç bağımsızlığına kavuşmaktadırlar. Diğer bir deyişle, merkez bankaları, kur ve faiz politikalarını enflasyonu kontrol altına almak amacı ile istedikleri biçimde kullanabilmektedirler. Bu tür uygulamalar, bir ekonomideki tüm büyüklüklerin nominal çapa özelliğini kaybetmesi sonucu bir zorunluluk olarak da ortaya çıkabilmektedir. Bu tür bir politikanın başarısı için, güçlü ve sağlıklı bir mali yapı, enflasyon ile para politikası araçları arasında gözlenebilir ve istikrarlı bir ilişki, güvenilirlik, bağımsızlık, hesap verebilirlik ve şeffaflık gibi unsurlar ön koşul olarak sayılmaktadır.

Enflasyon Risk Primi: Enflasyonun, beklenen enflasyonun üzerinde gerçekleşmesi halinde oluşacak kaybı telafi etmek amacıyla reel faize eklenen risk primini ifade etmektedir. Diğer bir ifadeyle, nominal faiz oranı; reel faiz oranı, enflasyon beklentisi ve enflasyon risk primini içermektedir. Bu risk primi enflasyonda dalgalanmaların yaşandığı, belirsizliklerin olduğu ülkelerde söz konusu olmaktadır.

Enflasyon Telafisi: Yatırımcıların reel kayıplara maruz kalmamak için talep ettikleri, enflasyon beklentisi ve enflasyon risk primi toplamına eşit büyüklüktür.

Enflasyon Vergisi: Para, tedavüle çıkaran kurum açısından yükümlülük, talep eden, elde tutan kurum ve kişi açısından ise bir varlık olarak düşünüldüğünde, enflasyon, parayı ihraç eden kurumun yükümlülüğünü, parayı elde tutan kurumun ise varlığını reel olarak azaltır. Bu anlamı ile enflasyon, gelir elde eden açısından vergi özelliği taşımakta, dolayısıyla vergi gibi satın alma gücünün transferine neden olmaktadır.

Enflasyona Endeksli Tahvil: Anapara ve faiz ödemeleri belirli bir fiyat endeksine bağlı olan ve bu şekilde reel değer kaybına uğramayan tahvillerdir. Bu tahvillerin reel getirisinin enflasyondaki değişmelere rağmen oynaklık göstermemesi, yatırımcılara öngörülebilir net bir getiri sunduğundan, bu tahviller riskten korunan yatırımcılar tarafından tercih edilmektedir.

Faiz: Üretim faktörlerinden sermayenin elde ettiği getiridir. Diğer bir ifade ile paranın kullanım bedelidir.

Faiz Dışı Bütçe Dengesi (Primary Balance): Bütçeden gerçekleştirilen faiz ödemeleri hariç tutularak ulaşılan bütçe dengesidir.

Faktoring: Yurtiçi ve yurtdışı piyasalar için mal ve hizmet satımı faaliyetinde bulunan firmaların mal ve hizmet satışından doğmuş ya da doğacak kısa süreli ticari alacak hakkını devretmesi karşılığında likit fon elde etmesi işlemidir. Bunun yanı sıra, firmalara vadeli satış bedellerini vadesinden önce tahsil etme imkanı sağlayan finans kuruluşlarına da ‘faktoring’ kuruluşları denilmektedir. Bu firmalar, vadeli satış yapmış şirketlerin fatura edilmiş alacaklarını peşin fakat iskontolu olarak satın alırlar ve vadesi geldiğinde alacağı kendileri tahsil ederler.

Fiyat İstikrarı: Para politikasının uzun dönemli temel amaçlarına (büyüme ve istihdam) yönelik olarak ekonomik birimlerin karar alma süreçlerinde etkili olmayacak ölçüde düşük ve istikrarlı bir enflasyon oranını ifade eder.

Konsolidasyon: Bir borcun borçlusu tarafından ödenmeyip zorunlu veya gönüllü olarak vade, faiz, tür ve benzeri yönlerden yeniden yapılandırılmasını ifade eder.

Konvertibilite: Bir ülke parasının, döviz piyasalarında başka bir ülke parası ile serbestçe değiştirilebilmesi ve uluslararası ticari işlemlerde değişim aracı olarak kullanılabilmesidir.
Kredi Arzı Daralması (Credit Crunch): Ekonomide likiditenin azaldığı, yatırım sermayesi elde etmenin zorlaştığı ve sonuç olarak kredi arzının daraldığı bir durumu ifade etmektedir.

Kur Riski: Gelecekte döviz kurunun değerinde yaşanabilecek dalgalanmalar sonucunda varlıklar ve/veya yükümlülüklerde meydana gelebilecek değişikliklerden zarar edilmesi ihtimalini ifade etmektedir. Kur riskinden korunmak için yatırımcıların hem finans hem de mal piyasalarında pozisyon almaları, birden fazla ülkenin finans piyasasına yatırım yapmaları ve türev ürün veya piyasaları kullanmaları gibi yöntemler mevcuttur.

Likidite: Döviz, menkul kıymet, gayrimenkul gibi herhangi bir aktifin kısa sürede ve sorunsuz bir şekilde (değer kaybına uğramadan) nakde çevrilebilen, kullanılmaya hazır satın alım gücünü ifade eder.

Likidite Riski: Sahip olunan varlıkların nakit talebini karşılayamaması riskidir. Bu risk özellikle nakde ihtiyaç duyulduğu zaman varlıkların satılamaması ve paraya çevrilememesinden kaynaklanmaktadır. Varlıkların vadelerinin, yükümlülüklerin vadelerinden daha uzun olması durumu likidite riskini artırmaktadır.

Likidite Senetleri: Piyasadaki likiditeyi düzenlemek ve açık piyasa işlemlerinin etkinliğini artırmak amacıyla kullanılan kısa vadeli senet özelliğinde bir para politikası aracıdır.

Maliye Politikası (Fiscal Policy): Hükümetlerin, istihdam, büyüme ve enflasyon gibi belli amaçları gerçekleştirebilmek amacıyla gelir toplama (vergilendirme) ve harcama yapma yöntemlerini şekillendirmeleridir.

Merkez Bankası Bağımsızlığı: Kavramsal olarak merkez bankalarının kararlarında dış faktörlerden (çoğunlukla politik) etkilenmeden, kendi öngördükleri para politikası araçlarını serbestçe kullanabilmelerini ifade eder. Bağımsızlık kavramının içeriği ve kapsamı son derece geniş olup, tanımlanması zordur. Bu kavramı sayısallaştırmak, bağımsızlığı ölçmek amacı ile, yasal bağımsızlığı temsil eden Merkez Bankası Kanunu (hedefleri ve araçları kimin saptadığı, diğer kamu kurumları ile ne türden bir ilişkiye sahip olunduğu, başkanın seçilme ve görevden alınma süreçleri vs), ile uygulamadaki bağımsızlığı temsil ettiği düşünülen, o ülkedeki kurumsal ve kültürel yapı ile kişisel faktörler kullanılmaktadır. Enflasyonla Merkez Bankası bağımsızlığı arasında gözlemlenen yakın ilişki bu kavramın önemini artırmıştır.

Merkez Bankası Müdahalesi: Merkez Bankalarının kısa ve uzun dönemli para politikaları amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik olarak piyasalarda alım-satım yapmalarıdır. Müdahale ile müdahale edilen, döviz ve faiz gibi değişkenlerin piyasa fiyatlarının politika öngörülerindeki düzeylere düşürülmesi/yükseltilmesi hedeflenir. Müdahale yöntemleri farklılık gösterebilir. Merkez Bankaları taraf olup kendilerini göstererek doğrudan ve açık olarak müdahale edebilecekleri gibi dolaylı olarak da müdahale edebilirler. Benzer şekilde, Merkez Bankası müdahaleleri zaman ve miktar açısından önceden bildirilebileceği gibi, herhangi bir bildirimde bulunulmaksızın da gerçekleştirilebilir. Müdahaleyi gerektiren durumlar, uygulanmakta olan para politikası hedefleri çerçevesinde şekillenir.

Morotoryum: Borçlanıcının, ödeme gücünü kaybetmesi nedeniyle borçlarının tümünü veya bir kısmını ödeyemeyeceğini ilan etmesidir. Genelde borçlu ve alıcı arasında borcun yeniden yapılandırılması ile sonuçlanır.

Net Bugünkü Değer (Present Value): Bir yatırımın yatırım dönemi boyunca sağladığı getirinin piyasa faizi veya kendi faizi ile iskonto edilmesi, bugüne indirgenmesi sonucu ulaşılan değerdir.

Nominal Değer (Par Value, Face Value): Bir kıymetin üzerinde yazan değerdir. Örneğin, Hazine Müşteşarlığı tarafından çıkarılan her bir devlet iç borçlanma senedinin nominal değeri, üzerinde fiilen yazan değer olan 100 YTL’dir. Benzer şekilde 1.000 Yeni Türk Lirasının nominal değeri üzerinde yazan değer olan 1.000’dir.

Opsiyon (Option): Belirli bir kıymeti, önceden belli bir vade ve fiyattan alma-satma hakkı veren kontratlardır. Kontratı elinde tutan kontrata konu olan kıymeti alma (call-option) veya satma (put-option) hakkına sahip olurken, kontrattan kaynaklanan herhangi bir yükümlülüğü yoktur. Kontratı satan (yazan) taraf ise vadede kontratı elinde tutan tarafın, kontrata konu olan kıymeti kontrat şartları içerisinde almak-satmak istemesi halinde, sözleşme hükümlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Opsiyonu satan (yazan) taraflar bu işlem karşılığı prim geliri elde etmektedirler. Belirsizliğin (volatilitenin) yüksek olduğu piyasalarda, kontrat karşılığı prim talepleri çok yüksek boyutlara ulaşabilmektedir.

Ödemeler Bilançosu: Bir ülkenin, belirli bir dönem içinde, mal, hizmet ve sermaye akımları gibi işlemler dolayısıyla dış dünyadan sağladığı gelirler ile dış dünyaya yaptığı ödemeleri içeren tüm iktisadi ilişkilerin sistemli bir biçimde yer aldığı bilançodur. Ödemeler bilançosu, ülkelerin söz konusu dönem içerisindeki dış ekonomik ve mali ilişkilerinin durumunu göstermektedir. Bir ülkenin ödemeler bilançosunun incelenmesi, o ülkenin uluslararası iktisadi ilişkilerinin nitelik ve boyutlarının anlaşılmasına olanak sağlar.

Özel Kapsamlı TÜFE Göstergeleri (ÖKTG): TÜFE’den bazı alt kalemlerin çıkarılması yoluyla ulaşılan endekslerdir. Para politikası çerçevesinde uygulanan politikaların etkinliğini ölçebilmek için TÜFE’den para politikasının kontrolü dışındaki kalemlerin dışlanması gerekmektedir. Ancak, enflasyona gelen şoklar dönemler itibarıyla farklı nitelikte olabileceği için, tek bir ‘çekirdek enflasyon’ göstergesinin para politikası denetiminde olmayan bütün unsurları dışlama olasılığı oldukça düşüktür. Bu nedenle çekirdek olarak adlandırılabilecek tek bir gösterge yerine farklı dışsal şokların ayrıştırılmasına yardımcı olabilecek şekilde belirlenen özel kapsamlı göstergeler kullanılmaktadır.

Para Piyasası: Kısa vadeli (uluslararası piyasalar için 90 gün ve daha az), yüksek likiditeye sahip finansal enstrümanların işlem gördüğü piyasalardır.

Para Politikası: Ekonomik büyüme, istihdam artışı ve fiyat istikrarı gibi hedeflere ulaşabilmek için paranın elde edilebilirliğini ve maliyetini etkilemeye yönelik olarak alınan kararları ifade eder. Uygulanmasından sorumlu kuruluşlar merkez bankalarıdır. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanununda, Bankanın temel amacının fiyat istikrarı olduğu ifade edilmiştir.

Parite: Bir ülkenin parası esas alınarak diğer ülke parasının bu esas alınan ülke parası karşısındaki değeridir.

Petro-dolar:  Petrolün dolar cinsinden fiyatlanması suretiyle petrol satışlarından elde edilen geliri tanımlamak için kullanılmaktadır.
Piyasa Faiz Oranı (Market Interest Rate): Para piyasasında, para arzı ve para talebinin etkileşimine göre belirlenen ve mevduatlar ile diğer yatırımlar için ödenen faiz oranıdır.

Piyasa Yapıcılığı Sistemi (Primary Dealer): Birincil piyasa işlemlerinde etkinliği artırmak, ikincil piyasaların işleyişini kolaylaştırmak amacı ile, hazine veya merkez bankalarının, borçlanma senedi ihracı (ihale), döviz müdahalesi türü işlemlerinde sadece belli kriterlere göre seçtiği banka ve diğer bazı kuruluşları taraf kabul ettiği bir sistemdir. Piyasa yapıcısı adı altında seçilen kuruluşlar, ikincil piyasalarda aralıksız işlem yapmak, kotasyon vermek, bir ihracın belli bir miktarını satın almak gibi yükümlülüklere sahiptir.

Reel Faiz Oranı (Real Interest Rate): Nominal faizin enflasyondan arındırılmış halidir. Teknik olarak, nominal faiz oranından, beklenen enflasyon oranının çıkarılması ile bulunur. Örneğin,İskonto edilmiş, diğer bir deyişle bir bedel karşılığı (iskonto) el değiştirmiş olan kıymetlerin yeniden bir bedel karşılığı (re-iskonto) el değiştirmesini ifade eder. Merkez bankalarının, şartlarını kendileri belirlemek şartı ile çeşitli senetleri iskontoya tabi tutarak (re-iskonto), reeskont penceresi adı altında para politikası uygulamalarında kullandıkları bir araçtır faiz oranı % 70, beklenen enflasyon oranı % 60 ise, reel faiz oranı % 10’ dur.

Reeskont: İskonto edilmiş, diğer bir deyişle bir bedel karşılığı (iskonto) el değiştirmiş olan kıymetlerin yeniden bir bedel karşılığı (re-iskonto) el değiştirmesini ifade eder. Merkez bankalarının, şartlarını kendileri belirlemek şartı ile çeşitli senetleri iskontoya tabi tutarak (re-iskonto), reeskont penceresi adı altında para politikası uygulamalarında kullandıkları bir araçtır.

Repo (Repurchase Agreement): Bir kıymetin belli bir tarihte, belli bir orandan geri satım vaadi ile alımını ifade eder. İşleme konu olan kıymet ödünç verilen para için teminat niteliğindedir. Merkez bankası açısından repo işlemi Açık Piyasa İşlemleri çerçevesinde, piyasaya, işlem vadesi süresince, repoya tabi kıymetler karşılığında geçici olarak para verilmesini ifade eder.

Resesyon: Ekonomik büyümenin belirli bir süre negatif ya da yavaş olmasıdır. Ekonomide atıl kapasitenin olması ya da ekonominin uzun vadeli büyüme oranından daha düşük bir oranda büyümesi olarak da tanımlanabilmektedir.

Revalüasyon: Ulusal paranın yabancı paralar karşısındaki değerinin artmasını ifade eder. Örneğin, Türk Lirasının ABD doları karşısındaki değerininin 1,3 YTL’den 1,2 YTL’ ye yükselmesi (ABD dolarının değer kaybetmesi), YTL’ nin 0,1 Lira değer kazanması anlamındadır.

Sabit Kur Sistemi (Fixed Exchange Rate System): Ulusal bir paranın yabancı bir para veya paralardan oluşan bir sepet değerine sabitlendiği ve bu değerin sürmesinin para otoritesi tarafından bazen açık bazen de zımni olarak garanti edildiği sistemlerdir. Ulusal paranın değeri önceden belirlendiğinden o andaki arz talep koşullarını yansıtmaz.

Satın Alma Gücü Paritesi: Belli bir sepetteki ticarete konu olan benzer mal ve hizmetlerin farklı ülkelerdeki fiyatlarını birbirine eşitleyen döviz kurudur. Satın alma gücü paritesi hesaplanırken sadece ticarete konu olan mal ve hizmetler göz önünde bulundurulduğundan bu tür bir hesaplama iki ülke parası arasındaki değişim oranının gerçek değerini ölçmekte yetersiz kalabilmektedir.

Sermaye Piyasası (Capital Market): Bir yıldan uzun vadeli yatırım araçlarının ihraç edildiği ve işlem gördüğü piyasalardır.

Spot Piyasa: Spot piyasa bir ürünün alış veya satışının işlem tarihinde belirlenen fiyat üzerinde en çok iki iş günü sonrasında gerçekleştirildiği piyasadır.

Stagflasyon: Bir ekonomide üretimin düştüğü ya da en azından artmadığı bir ortamda enflasyon yükseldiği zaman meydana gelen durumu ifade etmektedir.
Sterilizasyon: Merkez bankalarının, çeşitli nedenlerle ortaya çıkan para arzı artışlarının etkilerini dengelemek için yaptıkları açık piyasa işlemleridir. Örneğin merkez bankası döviz satın aldığı zaman para arzındaki artışı menkul değerler satışıyla piyasadan çekmeye çalışır ve bu şekilde döviz piyasasına yapılmış müdahaleyi sterilize etmiş olur.

Şirket Birleşmesi (Merger): Şirketlerin birleşerek daha büyük bir şirket oluşturmalarıdır. ‘Merger’ genellikle gönüllü olarak gerçekleştirilen birleşme anlamında kullanılan bir terim olmasına karşılık bir şirketin başka bir şirketi devralması işlemi için de kullanılabilmektedir. Ancak bir şirketin diğer bir şirketi devralmasında ‘merger’dan farklı olarak bir işletmenin başka bir işletmenin hisse senetlerini satın alarak onun hukuki varlığına son vermesi söz konusudur. Ayrıca ‘merger’ durumunda devralma işleminden farklı olarak birleşmeden oluşan şirket yeni bir ad (genellikle iki firmanın adının birlikte kullanımı) almaktadır.

Tahvil: İhraç vadesi 1 yıldan uzun menkul kıymetlerdir.

Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE): Tüketici tarafından satın alınan mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki değişimleri ölçen endekstir. TÜFE hesaplanırken ilk olarak, ülkenin genelini temsil eden bir örnek kitlenin bir yıl içinde hangi mal ve hizmete ne kadar para harcadığı hesaplanmaktadır. Bu hesaplamadan çıkan sonuca göre harcama gruplarına endeks içerisinde farklı ağırlıklar verilmektedir. Böylelikle bu örnek kitle tarafından yüksek oranda tüketilen mal ve hizmetler daha yüksek bir ağırlığa sahip olurken daha az tüketilenler daha düşük bir ağırlığa sahip olmaktadır. Yılın her ayının belirli günlerinde ve belirli alışveriş merkezlerinden alınan mal ve hizmet fiyatlarındaki değişim, bu ağırlıklara göre ölçülerek o ayın tüketici enflasyon rakamına ulaşılmaktadır.

Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE): Ekonomide üretim sürecinde girdi olarak kullanılan maddelerin fiyatlarındaki değişimleri toptancı aşamasında ölçen endekstir. Buna göre ÜFE, tarım, balıkçılık, madencilik, imalat sanayi ve enerji sektöründeki (elektrik, gaz, su) ürünlerin fiyatlarındaki değişimleri ölçmektedir. 

Valör (Value Date): Üzerinde anlaşma sağlanan bir işlemin, fiilen yerine getirileceği örneğin, karşılıklı olarak hesaplara alacak ve borç kaydedileceği tarihtir. Benzer şekilde bir fonun, örneğin mevduatın sahibi tarafından fiilen kullanılabileceği tarihi ifade eder.

 

248 görüntüleme

Yazar hakkında

ilteriş Bülent AYDIN

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://www.edebiyatsahili.com/2011/11/24/ekonomi-ders-notlari-genis-arsiv/

Bir Cevap Yazın