«

»

Şub 11 2012

Bu Yazı bas

Küçük Prens 27 Bölüm Oku

 

 

 

Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupery-27 Sayfalık Geniş Özet

I
Alti yaşimdayken, ilk çagin ormanlarini anlatan “Gerçek Öyküler” adli bir kitapta çok güzel bir resim görmüştüm.
Bir boa yilani avini yutmak üzereyken resmedilmişti Işte bu çizimin bir kopyasi:
Küçük prens
Kitapta şunlar yaziliydi: “Boa yilani avini çignemeden, bütün olarak yutar ve hareket edemez hale gelir. Sonra da onu sindirebilmek için alti ay boyunca uyur.”
Bu orman maceralari üzerinde uzun uzun düşündüm, sonra renkli bir kalemle ilk resmimi yapmayi başardim. 1 No’lu resmim işte şöyle bir şeydi:
Küçük prens
Şaheserimi büyüklere gösterdim ve korkup korkmadiklarini sordum. Ama onlar:”Korkmak mi? Bir şapkadan niye korkalim ki?”dediler.
Oysa çizdigim resim bir şapkaya ait degildi. Koca bir fili sindirmekte olan bir boa yilanini çizmiştim ben. Neyse, büyükler anlayabilsin diye başka bir resim daha çizdim. Bu kez boa yilaninin midesindeki fili açik seçik göstermiştim. Şu büyüklere hep açiklama yapmak gerekiyor. Ikinci resmim ise şöyle bir şey oldu:
Küçük prens
Bu kez büyüklerin cevabi boa yilanini içten ya da diştan çizmeyi bir yana birakip, cografya, tarih, aritmetik ve gramerle ilgilenmemi tavsiye etmek oldu. Böylece alti yaşimdayken resim kariyerimi terk etmek zorunda kaldim. Ilk iki resmimin başarisiz olmasi beni hayal kirikligina ugratmişti Büyükler kendi başlarina hiçbir şeyi anlayamiyor, çocuklar ise ayni şeyin tekrar tekrar anlatilmasindan sikiliyorlardi.
Bu yüzden başka bir meslek seçmek zorunda kaldim ve pilot oldum. Dünyanin hemen hemen her yerine uçtum. Dogrusunu isterseniz, cografya bilgilerim çok işime yaradi. Şimdi bir bakişta Çin ile Arizona’yi birbirinden ayirabiliyorum. Ayrica gece vakti kayboldugunuzda cografya çok işinize yarar.
Neyse, meslegim geregi , yaşamim boyunca birçok önemli insanla bir arada bulundum. Büyüklerle çok vakit geçirdim. Ama korkarim bu yakin ilişkiler bile benim onlar hakkindaki düşüncelerimi degiştirmedi.
Ne zaman yeterince zeki oldugunu düşündügüm biriyle karşilaşsam, ona hemen 1 No’lu resmimi gösterdim. (Bu resmi hep yanimda taşiyordum, çünkü ilk deneyimimdi.) Bakalim onu gerçekten anlayabilecek miydi. Ama hepsi bunun bir şapka oldugunu söylediler. Bu yüzden ben de boa yilanlarindan, ilk çagdaki ormanlardan, ya da yildizlardan bahsetmeyi birakip onlarin seviyesine indim. Onlarla briç, golf, politika ve boyun baglari hakkinda konuştum. Böylece bu yetişkinler benim gibi duyarli biriyle karşilaştiklari için mutlu oldular.
II
Işte böyle. Çevremde gerçek sohbetler yapabilecegim hiç kimse olmadan, tek başima yaşadim. Ta ki alti yil önce Sahara Çölü’nde uçagim kaza yapincaya dek. Motorum arizalanmişti. Yanimda ne bir teknisyen, ne de bir yolcu olmadigi için, onu kendim tamir etmek zorundaydim. Bu işin güç olacagini biliyor, ama sonunda başaracagimi umuyordum. Bu bir ölüm kalim meselesiydi. Yanimda bana ancak bir hafta yetecek kadar su vardi.
Çöldeki ilk gecem kumlarin üzerinde uyuyarak geçti. Buraya en yakin yerleşim yeri 1600 kilometre uzaktaydi. Deniz kazasi geçirerek okyanusun ortasinda kalakalmiş bir denizciyi düşünün. Benim durumum böyle bir denizciden çok daha vahimdi. Şimdi güneş dogarken ciliz, tuhaf bir sesin beni uyandirmasina ne kadar şaşirdigimi tahmin edebilirsiniz. Bu ses:
“ Lütfen bana bir koyun resmi çizin” diyordu.
“Ne?”
“Bana bir koyun resmi çizin”
Yerimden siçradim. Şimşek çarpmişa dönmüştüm. Gözlerimi ovuşturdum ve dikkatle etrafima baktim. Ne gördüm dersiniz? Şaşilacak derecede küçük bir erkek çocugu gözlerini dikmiş, ciddi ciddi bana bakiyordu. Gördügünüz bu resmi sonradan yaptim. Onun çizebildigim en iyi resmiydi. Ama kesinlikle gerçeginin yarisi kadar bile güzel olmadigini söylemeliyim.
Küçük prens
tabii ki bu benim suçum degil. Alti yaşimdayken büyükler yüzünden resim kariyerime son vermek zorunda kalmiş, boa yilanini diştan ve içten gösteren resimler dişinda hiçbir şey çizmeyi ögrenememiştim.
Orada büyük bir şaşkinlik içinde kalakalmiştim. En yakin yerleşim yerine 1600 kilometre uzakta oldugumu unutmayin.
Gel gelelim, bu küçük delikanli hiç de kaybolmuş, yorgunluktan bitip tükenmiş, açliktan, susuzluktan ve korkudan ölmüş gibi görünmüyordu. Yerleşim yerlerinden binlerce kilometre uzakta, çölün ortasinda kaybolmuş bir çocuga hiç benzemiyordu.
Nihayet agzimi açabildim ve ona:” Peki ama, burada ne yapiyorsun sen?” diye sordum.
Sorumu yumuşak, ciddi bir sesle yanitladi: “Lütfen bana bir koyun çizin.”
Merakim öyle güçlüydü ki, istedigini yapmaya karar verdim. Öyle bir durumda bu yaptigim bana ne kadar saçma gelse de, cebimden bir parça kagitla bir kalem çikardim. Fakat aniden egitimimi cografya, tarih, aritmetik ve gramer üzerine yaptigimi hatirladim. Bu yüzden de küçük delikanliya (biraz da kizgin bir şekilde) resim çizmeyi bilmedigimi söyledim.
“Bunun önemi yok. Bana bir koyun resmi çizin” dedi.
Daha önce hiç koyun resmi çizmemiş oldugum için, ona boa yilaninin diştan görünüşünü temsil eden ilk resmimi çizdim. Duydugum şey beni hayretler içinde birakti: ”Hayir, hayir! Ben fil yutmuş bir boa yilani istemiyorum. Boa yilani çok tehlikeli bir hayvandir, fil ise hantaldir. Benim yaşadigim yerde her şey çok küçük. Bana bir koyun lazim. Bana bir koyun resmi çizin.”
Ben de çizdim.
Küçük prens
Resme dikkatle bakti ve “Yoo! Bu çok hasta bir koyun. Bana başka bir tane çizin” dedi.
Bir tane daha çizdim.
Küçük prens
Küçük dostum kibarca ve hoşgörülü bir tavirla:”Bu bir koyun degil, bir koç, bak boynuzlari var…” dedi.
Bir çizim daha yaptim, ama bu da digerleri gibi kabul edilmedi.
Küçük prens
“Bu çok yaşli. Ben uzun süre yaşayacak bir koyun istiyorum.”
Sabrim tükenmek üzereydi. Bir an önce motoru tamir etmeye başlamam gerekiyordu. Ben de şu resmi karaladim:
Küçük prens
Sonra da bunu ona açikladim :” Bu sadece bir kutu. Istedigin koyun kutunun içinde.”
Ama küçük adamin gözlerinin parladigini görünce çok şaşirdim. “Evet ben de tam böyle bir şey istiyordum. Sence bu koyuna çok ,fazla çimen gerekir mi?”
“Neden sordun?”
“Çünkü benim yaşadigim yerde her şey çok küçüktür.”
“Bence ona yetecek kadar çimen vardir. Sana oldukça küçük bir koyun çizdim.”
Kagidin üzerine egilerek:” O kadar da küçük degil. Bak, uykuya yatmiş”dedi.
Işte küçük prensle böyle taniştim.
III
Küçük prens
Nereden geldigini ögrenmem oldukça uzun sürdü. Bana bu kadar çok soru soran küçük prens, benimkileri hiç duymuyordu. Neyse ki sordugu sorularin cevaplarini biliyordum. Şu saçma dünyada oradan oraya dolaşmak işe yaramişti.
Örnegin, uçagimi ilk gördügünde “Şu nesne de nedir?” diye sormuştu. (Ne yazik ki size uçagimi çizemeyecegim, çünkü bana göre oldukça karmaşik bir şey bu.)
“ O bir nesne degil, benim uçagim. Gökyüzünde uçar.”
Ona uçabildigimi söylemekten de gurur duymuştum dogrusu. Bunun üzerine “ Ne? Yani gökten mi düştün?” diye haykirdi.
“Evet dedim alçakgönüllü bir tavirla.
“ Ah ne eglenceli.” Sonra da kahkahalarla gülmeye başladi küçük prens. Bu çok canimi sikmişti. Talihsizligimle alay edilmesinden pek hoşlanmam.
“ O halde sen de gökyüzünden geliyorsun” dedi. “ Peki hangi gezegenden?”
Bir şey yakaladigimi anlamiştim ve hemen onu sorguya çektim.
“ Yani sen başka bir gezegenden mi geldin?”
Ama soruma cevap vermedi. Kibarca başini salladi. Bir yandan da bakişlariyla uçagimi inceliyordu.
“Bununla pek fazla uzaktan geliyor olamazsin…”
Gözleri daldi. Uzun bir süre sonra cebinden çizdigim koyun resmini çikararak bu yeni hazinesini incelemeye koyuldu.
Bu ‘ başka bir gezegen’ konusunda bana kesin bir cevap vermemesinin merakimi nasil artirdigini tahmin edebilirsiniz. Tabii ki ben de daha fazlasini ögrenmeye çaliştim.
“ Nereden geliyorsun sen küçük dostum? Sözünü ettigin bu ‘benim yaşadigim yer’ neresi? Çizdigim koyunu nereye götüreceksin?”
Bir süre düşündükten sonra şöyle dedi: “ Çizdigin koyunun en iyi yani ne biliyor musun? Geceleyin onu ev olarak kullanabilecek.”
“ Elbette. Hem iyi bir çocuk olursan sana onu baglaman için bir ip ve bir direk de çizerim.”
Ama küçük prens bu söylediklerime çok şaşirmişti.
“Baglamak mi? Ne komik bir fikir!”
“Ama eger onu baglamazsan başiboş kalir ve kaybolur.”
Küçük dostum yine kahkahalara boguldu. “Ama nereye gidebilir ki?”
“ Her yere, burnunun dogrusuna…”
Bunun üzerine küçük prens ciddi bir tavirla: “Bir şey olmaz. Benim yaşadigim yerde her şey öyle küçük ki… “ dedi.
Ve ardindan, belki de biraz üzüntüyle, ekledi: “ Orada burnunun dogrusuna giden birisi, pek fazla uzaklaşamaz.”
Küçük prens
IV
Böylece önemli bir şey daha ögrenmiş oldum. Geldigi gezegen bir evden daha büyük degildi.
Ama aslinda bu beni pek de şaşirtmadi. Dünya, Jüpiter, Mars ve Venüs gibi büyük gezegenlerin haricinde isimsiz yüzlerce gezegen oldugunu biliyordum. Bu gezegenlerin bazilari öyle küçüktür ki, onlari teleskopla bile fark etmek güçtür. Gökbilimciler bunlardan birini keşfettiklerinde, ona isim yerine bir numara verirler. Örnegin, ‘ Asteroid 325’ derler ona.
Küçük prens
Küçük prensin geldigi gezegenin Asteroid B-612 oldugunu zannediyorum. Böyle düşünmek için iyi nedenlerim var. Bu asteroid yalnizca bir kez, bir Türk gökbilimci tarafindan 1909 yilinda görüldü. Gökbilimci bu keşfini bir Uluslararasi Astronomi Kongresi’nde açikladi. Ama tuhaf giysileri yüzünden kimse ona inanmadi. Büyükler böyledir işte.
Küçük prens
Neyse ki, bir Türk diktatörü ölüm döşegindeyken halkinin Avrupa tarzi kiyafetler giymesini emretti ve gökbilimci bu keşfini 1920 yilinda, şik bir kiyafet içinde yeniden sergiledi. Bu kez keşfini herkes kabul etti.
Küçük prens
Asteroid-B-612 hakkindaki bu açiklamalari sadece büyükler için yapiyorum. Onlar şekillerden hoşlanirlar. Onlara yeni taniştiginiz bir arkadaştan bahsetseniz,asla en önemli sorulari sormazlar. Size arkadaşinizin sesinin nasil oldugunu, hangi oyunlari tercih ettigini, ya da kelebek koleksiyonu yapip yapmadigini hiçbir zaman sormazlar. “ Kaç yaşinda? Kaç kardeşi var? Babasi kaç lira kazaniyor? “ gibi şeyler sorarlar. Ancak bunlari bildiklerinde onu tanimaya başladiklarini düşünürler.
Onlara “ Pembe tuglalardan yapilmiş bir ev gördüm, pencerelerinin kenarinda sardunyalar, çatisinda güvercinler vardi” diyecek olsaniz, böyle bir evi hayal edemezler bile. Onlara “ Yüz bin dolar degerinde bir ev gördüm “ demeniz gerekir. O zaman “ Ah, ne kadar güzel bir ev! “ diyeceklerdir.
Işte böyle. Bu yüzden de onlara “ Küçük prens çok güzeldi, kahkaha atiyordu ve bir koyun istemişti. Işte bunlar onun var oldugunun kanitidir “ deseniz, omuzlarini silkecek ve size çocuk muamelesi yapacaklardir. Ama “ Onun geldigi gezegen Asteroid B-612 “ derseniz, size inanacaklar ve sorular sormaya başlayacaklardir. Onlar böyle işte. Bu zayifliklarindan yararlanmak dogru olmaz. Çocuklarin yetişkinlere karşi daima anlayişli olmalari gerekir.
Ama yaşami gerçekten anlayan bizlerin, şekillere ihtiyaci yoktur. Hikayeme masal anlatir gibi başlayabilirdim. “ Bir zamanlar bir küçük prens vardi, kendisinden pek de büyük olmayan bir gezegende yaşardi ve bir arkadaşa ihtiyaci vardi “ diyebilirdim. Hayati gerçekten anlayan bizler, bunu daha gerçekçi bulurduk.
Kitabimin baştan savma okunmasini istemedigimden, küçük prensle ilgili anilarimi yazarken çok zorluk çektim. Bu küçük arkadaşim koyunuyla birlikte gittiginden bu yana tam alti yil geçti. Onu tarif etmeye çalişiyorum, çünkü onu unutmak istemiyorum. Insanin bir dostunu unutmasi üzücüdür. Herkes bir dost sahibi olmayabilir. Ve eger onu unutursam, şekillerden başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen yetişkinlere benzerim.
Işte bu yüzden bir kutu boya kalemi ve birkaç kurşun kalem aldim. Benim yaşimdaki biri için, özellikle de alti yaşindayken yaptigi, içten ve diştan iki boa yilani resmi dişinda hiçbir şey çizmemiş bir adam için yeniden resim yapmaya başlamak oldukça güç bir iş. Resimlerimin mümkün oldugu kadar gerçekçi olmasina çalişacagim. Ama bunu başarabilecegimden emin degilim. Bir çizim gayet iyi giderken, diger bir çizim gerçegine hiç benzemiyor. Küçük prensin boyu konusunda da hatalar yapiyorum. Bazen küçük dostum oldugundan daha uzun boylu, bazen de daha kisa görünüyor. Giysisinin renginden de emin degilim. Bu yüzden de elimden gelenin en iyisini yapip, el yordamiyla iyi kötü bir şeyler çikarmaya çalişacagim.
Bazi önemli detaylari da yanliş çizebilirim, ama beni bagişlamalisiniz. Küçük dostum bana hiçbir şeyi açiklamadi. Herhalde benim de kendisi gibi oldugumu saniyordu. Ama ne yazik ki ben kutuya baktigimda koyunlari göremiyorum. Belki de yetişkinlere bir parça benziyorum. Yaşlaniyorum.
V
Biz yine hikayemize dönelim. Orada geçirdigim her gün, küçük prensin gezegeni , oradan ayrilişi, yolculugu hakkinda yeni şeyler ögrendim. Çok yavaş oluyordu bu. Baobap felaketinden ( Baobap agaci Hindistan ve Seylan’da yetiştirilir. Geniş gövdesi ve kabuklu, büyük, yenebilen meyveleri vardir.) ancak üçüncü gün haberim olmuştu. Bunu yine çizdigim koyuna borçluydum. Çünkü bu konuda ciddi bir şüpheye kapilan küçük prens bana aniden: “Koyunlar küçük çalilari yerler, öyle degil mi? “ diye sormuştu.
“ Evet, bu dogru “ dedim.
“ Bunu duyduguma sevindim.”
Bu konunun neden bu kadar önemli oldugunu anlamamiştim. Küçük prens : O halde baobaplari da yerler mi? “ diye sürdürdü sorusunu.
Ona baobaplarin küçük çalilar olmadigini, birkaç katli bina büyüklügündeki agaçlar oldugunu anlattim. “ Yaninda bir fil sürüsü götürsen bile, tek bir baobap agacini yiyip bitiremezler “ dedim. Küçük prens bu ‘fil sürüsü’ lafina kahkahalarla güldü. “ Götürdügüm filleri
Küçük prens
üst üste dizmem gerekirdi “ dedi. Sonra bilgiç bir tavirla: “Baobaplar da başlangiçta küçüktürler “ diye ekledi. “ Elbette öyle. Peki ama koyunun bu küçük baobaplari yemesini neden istiyorsun?
Sanki burada anlaşilmayacak bir şey yokmuş gibi “ Hadii, yapma! “ dedi. Benimse, bunun ne anlama geldigini çözebilmek için bir hayli düşünmem gerekmişti.
Her gezegende oldugu gibi, küçük prensin gezegeninde de yararli ve zararli bitkiler vardi anlaşilan. Yararli tohumlari yararli bitkiler, zararli tohumlari ise zararli bitkiler meydana getiriyordu. Ama tohumlar görünmezdirler. Topragin derinliklerinde uyurlar. Sonra bir gün bir tanesi uyanmaya karar verir. Önce ürkek ürkek gerinir. Sonra yüzünü güneşe çevirmiş sevimli bir filiz olarak çikar ortaya. Bu haliyle tamamen zararsizdir. Eger bu bir turp filizi ya da gül fidaniysa, diledigi gibi büyümesine izin verilir. Yok eger yabani bir bitkiyse, derhal sökülmelidir. Işte küçük prensin gezegeninde de böyle zararli tohumlar vardi. Bunlar baobap tohumlariydi. Küçük gezegenin her yerini istila etmişlerdi. Eger bir baobap filizini zamaninda sökmezseniz, ondan bir daha asla kurtulamazsiniz. Gezegenin her yerini kaplar. Kökleri topragin derinliklerine dogru ilerler. Eger gezegeniniz çok küçükse ve baobaplar da fazlaysa, o zaman gezegen patlayabilir.
“ Bu bir terbiye meselesi “ demişti küçük prens daha sonralari. Sabahleyin kendi bakiminizi yaptiktan sonra, sira gezegenin bakimina gelir. Bunu büyük bir dikkatle yapmalisiniz. Küçük baobap filizleri gül fidanlarindan ayirt edilebilecek kadar büyüdüklerinde, onlari sökmelisiniz. Bu sikici bir iştir, ama oldukça kolaydir.”
Küçük prens
Sonra bir gün bana, tüm bu konuştuklarimizi anlatan bir resim çizmemi ögütledi. Böylece benim yaşadigim yerdeki çocuklar bunlari anlayabilecekti. “Eger bir gün seyahate çikarlarsa, bunlari bilmek işlerine yarayabilir. Bazen insan bu günkü işini yarina birakabilir. Ama baobaplar konusunda bunu yaparsaniz, sonuç felaket olur. Tembel bir adamin gezegeninin baobaplar tarafindan istila edildigini biliyorum ben.”
Küçük prens
Bu gördügünüz resmi küçük prensin tariflerine göre yaptim. Ögüt vermekten pek hoşlanmam. Ama herkes bir gün yolunu kaybedip bir asteroide düşebilir ve baobap tehlikesiyle karşi karşiya gelebilir. Bu yüzden, bir seferlik bunu yapacagim ve: “ Çocuklar! Baobaplara dikkat edin! “ diyecegim. Bunu yapmamin sebebi, benim gibi baobap tehlikesinden haberdar olmayan dostlarimi uyarmaktir. Bu yüzden de bu resim üzerinde çok çaliştim. Bu resmin neden digerlerinden daha etkileyici oldugunu merak edebilirsiniz. Denedim, ama digerleri bu kadar başarili olmadi işte. Baobaplari çizerken önemli bir iş yaptigimi düşünmüştüm çünkü. Dostlarim için endişelenmiştim.
VI
Ah, küçük prens! O küçük gezegendeki mutsuz yaşamini yavaş yavaş anlamaya başlamiştim. Uzun bir süre için, tek eglencen güneşin batişini izlemek olmuştu. Bunu tanişmamizin dördüncü sabahinda ögrenmiştim. Bana, “ Güneşin batişini izlemeyi çok severim. Haydi gidip izleyelim “ demiştin.
“Ama beklememiz gerekiyor…”
“Neyi? “
“ Güneşin batmasini.”
Bu sözlerime başlangiçta çok şaşirmiştin. Ama sonra kendi kendine gülerek, “ Kendimi hala evimde saniyorum galiba “ demiştin.
Gerçekten de öyleydi. Herkesin bildigi gibi, Amerika’da güneş tam tepedeyken Fransa’da batmaktadir. Ögle vakti güneşin batişini izlemek isteyen bir Amerikalinin, bir dakika içinde Fransa’da olmasi gerekir. Ne yazik ki bu da pek mümkün degildir. Ama senin minik gezegeninde, yapman gereken tek şey sandalyeni bir iki adim ilerletmek. Orada istedigin zaman güneşin batişini izleyebilirsin sen.
Küçük prens
Bir keresinde güneşin batişini tam kirk dört kez izledigini anlatmiştin bana. Sonra da şöyle demiştin: “ Bilirsin, insan çok mutsuz oldugu zamanlarda güneşin batişini izlemeyi sever.”
“ Peki sen mutsuz muydun? “ diye sormuş, ama yanit alamamiştim senden.
VII
Beşinci gün, küçük prensin yaşamiyla ilgili yeni bir sirri daha keşfettim. Bu yine çizdigim koyun sayesinde olmuştu. Sanki bu konuyu uzun süre düşünüp taşinmiş gibi, aniden bana “ Koyunlar çalilari yiyorlar, peki çiçekleri de yerler mi? “ diye sordu.
“ Önlerine gelen her şeyi yerler. “
“ Dikenli çiçekleri de mi? “
“ Evet, dikenli çiçekleri de.”
“O halde dikenler…Dikenler ne işe yarar? “
Bunun cevabini bilmiyordum. Uçagin motorunda sikişip kalmiş bir civatayi sökmekle meşguldüm. Uçagin bozulmasi canimi giderek daha fazla sikmaya başlamişti. Içme suyum hizla azaliyordu ve ben durumun daha da kötüleşmesinden korkmaya başlamiştim.
“ Dikenler diyordum…Ne işe yararlar? “ diye sordu yine.
Küçük prens, sordugu sorunun cevabini almadikça sormaktan vazgeçmiyordu. Bense civatayi sökmekle meşguldüm ve aklima gelen ilk şeyi söyleyiverdim: “ Dikenler hiçbir işe yaramaz. Çiçekler onlari sirf kizginliktan taşirlar.”
“ Ah, demek öyle! “
Sonra kisa bir sessizlik oldu ve ardindan, biraz da kirgin bir sesle “ Sana inanmiyorum. Çiçekler narin yaratiklardir. Saftirlar. Dikenlerinin korkunç oldugunu düşünürler “ dedi.
Cevap vermedim. O sirada kendi kendime şöyle diyordum: “ Eger bu civata yerinden çikmamakta inat ederse, onu çekiçle çikaracagim.”
Ama küçük prens yine araya girdi : “Yani sen gerçekten çiçeklerin o dikenleri kizginliktan taşidiklarina mi inaniyorsun?”
“Hayir, hiçbir şeye inanmiyorum ben. Öylesine söyledim. Şu anda önemli bir işim var. “
Hayretler içinde kalmişti küçük prens.
“ Önemli bir iş mi? “
Beni elimde çekiç, parmaklarim motorun yagindan simsiyah olmuş bir halde o çirkin şeyin ( yani uçagimin ) üzerine egilmiş gören küçük dostum:
“Işte şimdi tam da büyükler gibi konuştun “ dedi.
Kendimden biraz utanmiştim.
“Her şeyi kariştiriyorsunuz, karmakarişik ediyorsunuz “ dedi sonra. Gerçekten kizmişti. Altin sarisi buklelerini saga sola sallayarak : “ Kirmizi suratli bir adamin yaşadigi bir gezegen biliyorum. Adam hiç çiçek koklamamiş. Hiç yildizlara bakmamiş. Hiç kimseyi sevmemiş. Bütün vaktini şemalar yaparak geçirmiş. Ve bütün gün “ Önemli işlerim var. Önemli işlerim var. “ deyip dururdu. Bundan büyük bir gurur duyardi. Ama o bir insan degil, bir mantar o ! “
“ Bir ne? “
“ Bir mantar! “
Küçük prens şimdi öfkeden sapsari kesilmişti.
“ Milyonlarca yildir çiçeklerin dikenleri var. Ve milyonlarca yildir koyunlar çiçekleri yiyorlar. Çiçeklerin hiçbir işlerine yaramayan dikenleri neden büyüttüklerini anlamaya çalişmak gereksiz bir şey mi? Çiçekler ve koyunlar arasindaki savaş önemsiz mi? O kirmizi suratli beyefendinin şemalarindan daha ciddi ve daha önemli degil mi bunlar? Ve evrende başka hiçbir gezegende yetişmedigini bildigim bir çiçegim varsa ve küçük bir koyun onu bir sabah, ben fark etmeden, tek bir isirikta yok ederse, bu önemsiz bir şey midir? “
Yüzü kipkirmizi olmuştu. Konuşmasini sürdürdü: “ Eger bir insan milyonlarca yildizin arasindaki tek bir gezegende yetişen bir çiçegi severse, bu onu mutlu etmeye yetecektir. Çünkü yildizlara baktiginda ‘ Benim çiçegim oralarda bir yerlerde ‘ diyebilir. Ama bu koyun çiçegini yerse, o zaman bütün yildizlar aniden kararmiş gibi gelir ona. Ve sen bunun önemli olmadigini düşünüyorsun! “
Küçük prens
Daha fazla konuşamamişti, çünkü gözyaşlarina bogulmuştu.
Akşam olmuştu. Takimlari bir kenara birakmiştim. Herhalde çekicim, civatam, susuzlugum ve ölümüm bana şu an oldugundan daha önemsiz gelemezdi. Milyonlarca yildizin arasinda, bir gezegende, benim gezegenimde, rahatlatmam gereken bir küçük prens vardi! On kollarima aldim ve yavaşça salladim. “ Çiçegin için hiçbir tehlike yok. Koyununa bir agizlik çizecegim… Çiçegin için bir çit çizecegim… Ben… Ben…” Ona nasil ulaşacagimi, onu nasil rahatlatacagimi bilemiyordum. Bu gözyaşi seli öyle tuhafti ki…
VIII
Çok geçmeden küçük prensin çiçegini daha yakindan tanidim.
Gezegeninde daima başka çiçekler olmuştu. Ama basit çiçeklerdi bunlar ve sabahleyin ortaya çikar, akşam olunca gözden kaybolurlardi. Pek az yer kaplarlardi, kimseye zararlari yoktu. Derken bir gün, nereden geldigi bilinmeyen bir tohum, digerlerinden çok farkli bir filiz verdi. Küçük prens önce onu yeni bir tür baobap sandi. Bu yüzden de büyümesini yakindan takip etti. Ama bir süre sonra bitki uzamayi birakti ve tomurcuklanmaya başladi. Kocaman bir tomurcuktu bu. Tomurcugun yeşil zarinin altinda olaganüstü güzellikte bir çiçegin gelişmekte oldugunu hissediyordu küçük prens. Çiçek tüm renklerini özenle seçiyor, taç yapraklarini tek tek düzenliyor, kusursuz bir giysi meydana getirmek için hazirliklarini yavaş yavaş tamamliyordu. Gelincikler gibi buruşuk olmak istemiyordu. Onun istedigi, güzelliginin zaferiyle ortaya çikmakti. Gerçekten de çok kibirliydi. Bu gizemli hazirliklar günlerce sürdü. Derken bir sabah, güneşin doguşuyla birlikte çikti ortaya.
Bunca siki ve özenli çalişmanin ardindan önce bir esnedi. “ Ah, affedersin. Henüz tam uyanamadim. Saçim başim darmadaginik “ dedi.
Ama küçük prens onun güzelligi karşisinda duydugu hayranligi gizleyemedi. “ Ah, ne kadar da güzelsin! “
“ Öyleyim degil mi? “dedi çiçek kibarca, “ güneşle ayni günde dogdum.”
Evet, pek de mütevazi sayilmazdi dogrusu, ama öyle büyüleyiciydi ki!
“ Kahvalti vaktim geldi sanirim, acaba ihtiyaçlarimi karşilayabilir misin? “
Küçük prens
Küçük prens düşüncesizliginden ötürü çok utanmiş, hemen koşup bir teneke su getirmişti. Böylece, bu kibirli çiçegin eziyetleri başlamiş oluyordu.
Örnegin bir gün, dört küçük dikenine güvenerek “ Birak da gelsin şu kaplanlar, onlarin pençelerinden korkmuyorum “ demişti.
“ Ama benim gezegenimde hiç kaplan yok ki! Üstelik kaplanlar ot yemezler. “
“ Ama ben bir ot degilim “ demişti çiçek tatli bir sesle.
Küçük prens
“ Ah, lütfen bagişla. “
“Kaplanlardan korkmam ama, rüzgardan nefret ederim. Benim için bir korunak bulabilir misin acaba?”
Küçük prens
Küçük prens
“Hava akimi çiçekler için korkunç bir şey olmali. “diye düşündü küçük prens. “Bu çiçek gerçekten de çok karmaşik bir yaratik.”
“ Akşama beni cam bir korunakla kapatmani istiyorum. Burasi çok soguk bir yer. Ve oldukça da rahatsiz. Benim geldigim yerde…”
Aniden susmuştu çiçek. Ama artik çok geçti. Geldiginde sadece bir tohumdu. Başka dünyalar hakkinda bir şey bilmesine olanak yoktu. Böyle kolay keşfedilecek bir yalana başlarken yakalandigi için cani sikilmişti. Küçük prensin kafasini kariştirmak için öksürmeye başladi.
“ Korunagim nerede? “ dedi sonra.
“ Getirecektim, ama benimle konuşuyordun.”
Küçük prensi utandirmak için biraz daha öksürdü çiçek. Ona olan sevgisine ve iyi niyetine ragmen, artik küçük prens çiçekten şüphelenmeye başlamişti. Onun anlamsiz sözlerini ciddiye almişti. Sonra da çok mutsuz olmuştu.
Bir gün bana:”Onu hiç dinlememeliydim“ dedi. “Insan çiçeklere asla inanmamali. Sadece onlari seyretmeli, koklamali. Benimkinin kokusu gezegenimin her yerine yayilmişti, ama ben onu nasil mutlu edecegimi bilemedim. Şu kaplan hikayesi de beni çok öfkelendirmişti.“
Içini dökmeye devam etti küçük prens.
“O zamanlar hiçbir şeye aklim ermiyordu. Konuşulanlara degil, yapilanlara önem vermeliydim. O güzel kokusu ve işiltisi bana iyi gelmişti. Onu hiç terk etmemeliydim. Bana oynadigi oyunlara ragmen yumuşak bir kalbi oldugunu anlamaliydim. Çiçekler çok tutarsiz oluyorlar. Ama bak, ben de onu nasil sevecegimi bilememiştim. O zamanlar çok deneyimsizdim.”
Küçük prens
IX
Oradan kaçabilmek için sanirim vahşi kuşlarin göç etmelerinden faydalandi küçük prens. O sabah gezegenini bir güzel düzenledi. Aktif yanardaglarini özenle süpürdü. Iki tane aktif yanardagi vardi. Sabah kahvaltisini bunlarin üzerinde isitirdi. Ayrica bir de sönmüş yanardagi vardi. Ama ne olur ne olmaz diye onu da temizledi. Söyledigine göre, düzenli olarak süpürüldüklerinde yanardaglar hafif hafif yanarlarmiş Hiç patlama olmazmiş. Yanardag patlamalari da baca yanginlarina benzer. Temizlenmezlerse felakete neden olabilirler. Tabii biz, dünyamizdaki yanardaglari temizlemek için çok fazla küçük kaliyoruz. Bu yüzden de, patladiklarinda büyük zararlar meydana geliyor.
Küçük prens hiçbir üzüntü hissetmeksizin, son baobap filizlerini de söktü. Bir daha hiç geri dönmeyecegine inaniyordu. Ama o sabah son kez yaptigi bu günlük işler ona öyle güzel gelmişti ki… Ve nihayet çiçegini sulayip korunagini üzerine yerleştirmeye hazirlanirken, aglayacak gibi oldu.
“Elveda” dedi çiçege. Ama çiçek cevap vermedi.
“Elveda“ dedi tekrar. Çiçek öksürdü. Ama üşüdügü için öksürmemişti bu kez.
“Aptalca davrandim“ diye fisildadi sonunda. “Lütfen beni affet. Mutlu olmaya çaliş.“
Küçük prens
Oysa küçük prens çiçegin sitem edecegini saniyordu. Şaşirmişti. Elinde çiçegin korunagi, öylece kalakalmişti orada. Bu davranişina bir anlam veremiyordu.
Çiçek: “Seni elbette seviyorum“ dedi. “Eger bunu anlayamadiysan, suç bende. Ama sen de en az benim kadar aptalca davrandin. Neyse, mutlu ol. O korunagi da birak elinden, artik onu istemiyorum.”
“Ama rüzgar…”
“O kadar da hasta degilim. Gecenin derinligi bana iyi gelecektir. Bir çiçek oldugumu unutma.“
“Ama hayvanlar…”
“Eger kelebekleri görmek istersem, birkaç tirtilla iti geçinmem gerekecek. Eger bunu yapmazsam, hiç arkadaşim olmaz. Sen uzaklarda olacaksin. Hayvanlara gelince, onlardan korkmuyorum. Benim de pençelerim var “ diyerek dört küçük dikenini gösterdi. Sonra da “ Böyle oyalanma, sinirlerim bozuluyor. Gitmeye karar verdin, o halde git“ dedi. Agladiginin görülmesini istememişti. Çok gururlu bir çiçekti.
X
Küçük prens
Küçük prens kendisini komşu asteroitlerin arasinda buldu. Bu asteroitlerin numaralari 325, 326, 327, 328, 329, ve 330’du. Kendisine bir meşgale bulabilmek ve bilgisini artirmak için sirayla onlari ziyaret ermeye karar verdi.
Ilk asteroitte bir kral yaşiyordu. Mor kumaştan yapilmiş giysisiyle tahtinda otururken, oldukça haşmetli görünüyordu.
Küçük prensi görünce: “ Ah, işte halkimin bir üyesi “ dedi.
“ Beni daha önce hiç görmedigi halde kim oldugumu nereden bilebiliyor? “ diye düşündü küçük prens.
Krallarin dünyayi çok basit bir gözle algiladiklarini bilmiyordu. Krallara göre bütün insanlar, onlarin emirleri altinda bulunan kimselerdi. “ Biraz daha yakina gel de seni iyice göreyim “ dedi kral. Nihayet emir verecek birini buldugu için, oldukça kibirlenmişti.
Küçük prens oturabilecegi bir sandalye bulmak için çevresine bakindi, ama kralin kürkü bütün gezegeni kaplamişti. Bu yüzden ayakta kaldi ve yorgun oldugu için de esnedi.
“ Kralin karşisinda esmemek görgü kurallarina aykiridir, esnemeni yasakliyorum “ dedi kral.
“ Ama buna engel olamiyorum “ dedi küçük prens şaşkinlikla. “ Uzun bir yoldan geldim ve hiç uyumadim.”
“ O halde esnemeni emrediyorum “ dedi kral, “ yillardir esneyen birini görmedim. Insanlarin nasil esnedigini merak ediyorum. Haydi şimdi yeniden esne. Bu bir emirdir.”
Küçük prens kipkirmizi olmuştu. “ Beni korkutuyorsunuz. Artik esneyebilecegimi sanmiyorum “ dedi.
“ Demek öyle. O halde arada bir esnemeni- arada bir de…”
Sözünü tamamlayamadi, çünkü kizginliktan öksürmeye başladi. Otoritesine çok önem veriyordu anlaşilan. Emirlerine karşi gelinmesine hiç tahammülü yoktu. Ama aslinda iyi bir kraldi. Bu yüzden de emir verirken insafli davraniyordu.
“ Bir generale martiya dönüşmesini emredersem ve general bu emre uymazsa suç onun degildir. Imkansiz bir şeyi yapmasini istedigim için, suç benimdir.” dedi.
Biraz utanarak “ Oturabilir miyim? “ dedi küçük prens. Kürkünün eteklerini haşmetle toparlayan kral : Oturmani emrediyorum “ diye yanitladi.
Ama gezegen bomboştu. Bu kral kimi yönetiyordu? Küçük prens şaşkindi.
“ Efendim, “ dedi, “ lütfen size bir soru sormama izin verin.”
“ Sorunu sormani emrediyorum “ dedi kral çabucak.
“ Efendim, burada kimi yönetiyorsunuz acaba? “
“ Her şeyi. “
“ Her şeyi mi? “
Kral eliyle kendi gezegenini, diger gezegenleri ve yildizlari işaret etti.
“ Hepsini mi? “ diye sordu küçük prens.
“ Hepsini.”
Anlaşilan kendisi evrensel bir kraldi.
“ Peki yildizlar emirlerinize boyun egiyor mu? “
“ Elbette. Emirlerimi derhal uygularlar. Karşi gelinmesine tahammül edemem. “
Bu güç karşisinda şaşirmadan edemedi küçük prens. Eger bu güce kendisi sahip olsaydi, sandalyesin bile kipirdatmadan ayni gün içinde yermiş iki, hatta yüz günbatimini birden izlerdi.
Terk ettigi küçük gezegenini hatirlayinca, birden kendini mutsuz hissetti küçük prens. Cesaretini toplayarak kraldan bir ricada bulundu.
“ Gün batimini izlemek isterdim. Lütfen bana bu iyiligi yapin. Güneşe batmasini emredin. “
“ Eger bir generale kelebek gibi çiçekten çiçege uçmasini, ya da bir trajedi yazmasini, veya kendisini bir martiya dönüştürmesini emretseydim ve general emrime uymasaydi, suç kimin olurdu? “
“ Sizin.”
“ Kesinlikle. Emirler, yerine getirilebilir şeyler olmalidir. Otoritenin temeli mantiktir. Insanlara kendilerini denize atmalarini emretmek, bir devrime yol açmak demektir. Ben emirlerime uyulmasini isterim. Buna hakkim var, çünkü mantikli emirler veririm.”
“ Gün batimi ne olacak? “ deye sordu küçük prens. Biliyorsunuz, sordugu sorunun yanitini almadikça sormaktan asla vazgeçmezdi. “ Gün batimini izleyeceksin, bu emri verecegim. Ama bilimsel yönetmeliklere göte, koşullarin uygun olacagi zamani beklemek zorundayim.”
“ Peki bu ne zaman olacak? “
“ Himm. Yaklaşik sekize yirmi kala civarinda. Sen de emirlerime nasil uyuldugunu görmüş olacaksin. “
Esnedi küçük prens. Gün batimini beklemek zorunda kaldigi için biraz cani sikilmişti.
“ Burada yapacak hiçbir şeyim yok. Bu yüzden yoluma devam edecegim.”
Emredebilecegi birini bulmuşken kaçirmak istemeyen kral:
“ Gitme, seni bakan yapacagim “ dedi.
“ Ne bakani? “
“ A… Adalet bakani! “
“ Ama burada yargilayacak hiç kimse yok ki! “
“ Bunu henüz bilmiyoruz. Kralligimi tam olarak gezmiş degilim. Yaşli oldugum için yürümek beni yoruyor. Arabaya binmek istesem, burada araba için yer yok.”
“ Ama ben gezegende hiç kimse olmadigini biliyorum “ dedi küçük prens. Bir yandan da emin olmak için başini egdi ve gezegenin diger tarafina göz atti.
“ O halde sen de kendini yargilarsin “ diye yanitladi kral. “ Kendini yargilamak diger insanlari yargilamaktan çok daha zordur. Kendini gerektigi gibi yargilayabilirsen, çok adilsin demektir. “
“ Eger kendimi yargilayacaksam, bunu her yerde yapabilirim “ dedi küçük prens, “ burada kalmama gerek yok. “
“ Himm, “ dedi kral, “ eger yanilmiyorsam gezegenin bir yerlerinde yaşli bir fare olacak. Geceleri tikirtilarini duyuyorum. Onu yargilarsin. Arada bir onu ölüm cezasina çarptirirsin, böylece hayati senin ellerinde olur. Ama her seferinde onu affetmelisin. Çünkü yargilayabilecegin tek kişi o. “
“ Ben hiç kimseyi ölüm cezasina çarptirmak istemiyorum ve sanirim kendi yoluma devam edecegim. “
“ Olmaz! “ dedi kral.
Küçük prens kararini vermişti, ama yaşli krali incitmeyi de hiç istemiyordu.
“ Sayin kralim, eger emirlerinize derhal uyulmasini istiyorsaniz, o halde uygulanabilir emirler vermelisiniz. Örnegin, bir an önce gitmemi emredebilirsiniz. Bence koşullar buna çok uygun.”
Kral hiçbir şey söylemeyince, küçük prens bir an tereddüt etti, sonra oradan ayrildi.
Kral arkasindan :” Seni büyükelçi yapacagim! Diye seslendi. Ses tonundaki otorite duyulmaya degerdi dogrusu…
Küçük prens : “ Şu büyükler çok tuhaf “ dedi kendi kendine ve yoluna devam etti.
XI
Gittigi ikinci gezegende kendini begenmiş bir adam yaşiyordu. Küçük prensi görür görmez:
“ Ah, işte bir hayranim! “ diye bagirdi. Çünkü bu adama göre diger insanlarin hepsi onun hayraniydi.
“ Günaydin,” dedi küçük prens, “ şapkaniz ne kadar ilginç.” “ Bu şapka insanlari selamlamak için “ diye yanitladi kendini begenmiş adam. “ Insanlar beni alkişladiklarinda şapkami havaya kaldiririm. Ama ne yazik ki buraya hiç kimse ugramiyor.”
Küçük prens
Adamin söylediklerinden pek bir şey anlamayan küçük prens “ Gerçekten mi? “ dedi.
Kendini begenmiş adam ona “ Ellerini çirp “ dedi. Küçük prens ellerini çirpinca şapkasini büyük bir nezaketle havaya kaldirdi.
Küçük prens içinden “ Burasi kralin gezegeninden daha eglenceli “ dedi ve ellerini tekrar çirpti. Kendini begenmiş adam şapkasini havaya kaldirdi yine.
Beş dakika boyunca ayni şeyi tekrarladilar. Ama küçük prens oyunun monotonlugundan sikilmişti.
“ Peki şapkanizi egmeniz için ne yapmam gerekiyor? “ diye sordu.
Ama kendini begenmiş adam onun bu sorusunu duymadi. Çünkü övgüden başka hiçbir şeyi işitmezdi.
“ Bana gerçekten çok mu hayransin? “ diye sordu adam.
“ Hayran olmak ne demek? “
“ Hayran olmak, bir kimsenin o gezegendeki en yakişikli, en şik giyimli, en zengin ve en akilli kişi oldugunu düşünmek demektir.”
“ Ama bu gezegende sizden başka kimse yok ki! “
“ Lütfen bana bu iyiligi yap, yine de bana hayran oldugunu söyle.”
“ Size hayranim, “ dedi küçük prens hafifçe omuzlarini silkerek, “ ama bu sizin için neden bu kadar önemli? “
Bunu söyledikten sonra da yoluna devam etti. Içinden “Şu büyükler gerçekten de çok tuhaflar “ diyordu.
XII
Küçük prens
Üçüncü gezegende bir ayyaş yaşiyordu. Bu ziyareti çok kisa sürmüş, ama küçük prensi derinden etkilemişti.
Ayyaş adam masada sessizce oturuyordu. Masanin üzerinde bir kismi dolu, bir kismi boş bir sürü şişe vardi. Küçük prens:” Burada ne yapiyorsunuz?” diye sordu.
“ Içki içiyorum “ diye yanitladi adam kederli bir biçimde.
“ Neden içki içiyorsunuz?”
“Unutmak için.”
Küçük prens adamin durumuna üzülmüştü.
“ Neyi unutmak için? “
“ Utandigimi “ diye yanitladi adam.
Yardim etmek isteyen küçük prens,
“ Neden utandiginizi? “dedi.
“ Içki içmekten “ diye yanitladi ve tam bir sessizlige gömüldü ayyaş adam.
Küçük Prens yoluna devam etti. Çok şaşkindi.
“ Büyükler gerçekten de, gerçekten de çok tuhaflar “ dedi kendi kendine.
XIII
Dördüncü gezegen bir iş adamina aitti. Adam öyle meşguldü ki, küçük prens geldiginde başini kaldirip bakmadi bile.
“ Günaydin “ dedi küçük prens, “ sigaraniz bitmiş.”
“ Üç arti iki beş eder. Beş arti Beş arti yedi on iki, on iki üç daha on beş ede. Günaydin. On beş arti yedi yirmi iki eder. Yirmi iki alti daha yirmi sekiz eder. Onu yakacak vaktim yok. Yirmi sekiz üç daha otuz bir. Pöh! Hepsi birden beş yüz bir milyon, alti yüz yirmi iki bin, yedi yüz otuz bir eder.”
“ Beş yüz bir milyon tane olan nedir? “
“ Hi! Sen hala orada misin? Beş yüz bir milyon…Hatirlamiyorum. Çok fazla işim var. Ben önemli bir adamim. Gevezelik edecek vaktim yok benim! Iki beş daha yedi eder…”
“ Beş yüz bir milyon tane olan nedir? Diye yineledi küçük prens. Hayatinda bir kez bile sordugu sorunun cevabini almadan birakmamişti.
Iş adami başini kaldirdi.
Küçük prens
“ Bu gezegendeki elli dört yillik yaşamim boyunca, sadece üç kez rahatsiz edildim. Ilki, yirmi dört yil önceydi. Nereden geldigini bilmedigim bir mayisböcegi, o çirkin sesiyle tam dört kez hata yapmam neden olmuştu. Ikincisi, on bir yil önce gelen bir romatizma nöbetiydi. Jimnastik yapmaya pek vakit bulamiyorum. Ben önemli bir adamim. Üçüncüsü ise, işte şimdi! Tam ben beş yüz bir milyon derken…”
“ Beş yüz bir milyon tane olan nedir? “
Iş adami bu sorudan kurtulamayacagini anlamişti.
“ Gökyüzünde gördügün şu küçük nesneler.”
“ Sinekler mi? “
“ Hayir. Parildayan küçük nesneler.”
“ Arilar mi? “
“ Yoo, hayir. Tembel insanlari boş hayallere sürükleyen şu altin renkli küçük şeyler. Ama benim boş hayallere harcayacak vaktim yok. Ben önemli bir adamim. “
“ Ah, anladim. Yildizlardan söz ediyorsunuz.”
“ Evet yildizlar.”
“ Peki beş yüz milyon yildizi ne yapiyorsunuz?”
“ Beş yüz milyon degil! Beş yüz bir milyon, alti yüz yirmi iki bin otuz bir tane.”
“ Pekala. Ne yapiyorsunuz onlari? “
“ Ne mi yapiyorum? Hiçbir şey. Onlara sahibim.”
“ Yildizlara mi? “
“ Evet.”
“ Ama karşilaştigim kral da onlara…”
“ Krallarin hiçbir şeyi yoktur. Onlar sadece yönetirler. Bu çok farkli bir şey.”
“ Peki yildizlara sahip olmak sizin ne işinize yariyor?”
“ Beni zengin yapiyor.”
“ Peki zengin olunca ne oluyor?”
Kendi kendine “ Bu adamin verdigi cevaplar da ayyaş adaminkilere benziyor “ dedi küçük prens. Ama yine de birkaç soru daha sordu.
“ Insan yildizlara nasil sahip olabilir ki?”
“ Bana aitler, çünkü bu fikir ilk benden çikti.”
“ Bunu düşünmüş olmak onlara sahip olmak için yeterli bir neden mi?”
“ Elbette. Kimseye ait olmayan bir elmas buldugunda, o senindir. Bir fikir ilk senden çikarsa, gider patentini alirsin ve sana ait olur. Yildizlar da benim, çünkü benden önce onlara sahip olmayi hiç kimse düşünmedi.”
“ Evet, bu mantikli “ dedi küçük prens. “ Peki onlarla ne yapiyorsunuz?”
“ Onlari yönetiyorum. Onlari sayiyorum ve tekrar sayiyorum. Beni sonuç ilgilendiriyor.”
Bu cevap küçük prensi tatmin etmemişti. “ Eger ipek bir atkim varsa, onu boynuma dolar ve yanimda götürürüm. Bir çiçegim varsa, onu koparir ve yanima alirim. Ama siz yildizlari koparamazsiniz!”
“ Evet ama onlari bankaya koyabilirim.”
“ O ve demek?”
“ Yani yildizlarimin sayisini bir kagida yazar, kagidi bir çekmeceye kilitlerim.”
“Hepsi bu mu?”
“Evet, bu yeterli.”
“Ne eglenceli” diye düşündü küçük prens. “Oldukça da şiirsel. Ama çok gereksiz bir davraniş.”
Küçük prensin önem verdigi şeyler büyüklerinkinden çok farkliydi.
“Sahip oldugum bir çiçek var ve ben onu her gün sularim “ dedi küçük prens. “Üç tane yanardagim var, onlari da her hafta temizlerim. Sönmüş yanardagi hiç ihmal etmem. Kim bilir, belki bir gün o da yanabilir. Bu yaptiklarim, sahip oldugum şeyler için yararlidir. Ama sizin yildizlara hiçbir yarariniz yok.”
Iş adami konuşmak üzere agzini açti, ama söyleyecek hiçbir şey bulamadi. Küçük prens de kendi yoluna devam etti.
“Büyükler, “ dedi “ kesinlikle çok tuhaflar.”
XIV
Beşinci gezegen çok degişikti. Şimdiye dek gezdigi en küçük gezegendi. Burada ancak bir lamba diregiyle bir lamba yakicisina yetecek kadar yer vardi. Küçük prens gökyüzünün bir köşesinde, evlerin ve insanlarin olmadigi bir gezegende lamba diregiyle lamba yakicisinin ne işe yaradigini merak etmişti dogrusu.
“Yine de kendi kendine şöyle dedi: “ Evet, belki lamba yakicisinin burada bulunmasi saçma. Ama kral kadar, kendini begenmiş adam, iş adami ve ayyaş adam kadar da saçma degil. En azindan yaptigi işin bir anlami var. Bu sokak lambasini yaktiginda sanki evrene yeni bir yildiz doguyor, ya da yeni bir çiçek dünyaya geliyor. Lambayi söndürdügünde ise, çiçek ya da yildiz uykuya daliyorlar. Bu güzel bir iş. Be güzel oldugu için de faydali bir iş.”
Gezegene ayak bastiginda lamba yakicisini saygiyla selamladi.
“Günaydin efendim. Niçin lambanizi söndürdünüz?”
“Emirler böyle” diye yanitladi lamba yakicisi, “günaydin.”
“Hangi emirler?” diye sordu küçük prens.
“Lambayi söndürmemi emreden emirler. Iyi akşamlar.”
Ve lambayi tekrar yakti.
“Peki ama onu niçin yeniden yaktiniz?”
“Emirler böyle.”
“Anlayamiyorum”dedi küçük prens.
“Anlayacak bir şey yok” dedi lamba yakicisi. “ Emir emirdir. Günaydin.”
Ve lambayi söndürdü. Sonra alnini kirmizi kareli bir mendille sildi
“Çok yorucu bir meslegim var benim. Önceler her şey daha iyiydi. Lambayi sabahlari söndürür, akşamlari yakardim. Böylece günün geri kalan bölümünde dinlenir, geceleri uyuyabilirdim.
“Yani emirler artik degişti mi?”
“Emirler degişmedi” dedi lamba yakicisi. “Sorun da burada zaten. O zamandan beri gezegenin hizi günden güne artti ve emirler hala degişmedi. “
“Yani?”
“Yani artik gezegenin güneş etrafinda dönme süresi bir dakikaya düştü. Ben de lambayi dakikada bir yakip söndürmek zorundayim.”
“Yaşadigin yerde bir gün sadece bir dakika sürüyor, bu çok eglenceli olmali.”
“Hiç de eglenceli degil “ dedi lamba yakicisi. “Seninle konuşmaya başlayali şimdiden bir ay oldu.”
“Bir ay mi?”
“Evet. Otuz dakika, otuz gün eder. Iyi akşamlar.”
Lambayi yeniden yakti.
Onu izlerken, bu lamba yakicisini sevmeye başladigini fark etti küçük prens. Görevine ne kadar da bagliydi. Kendi gezegeninde, sandalyesini birkaç adim ilerleterek izledigi günbatimlarini hatirladi birden. Dostuna yardimci olmak istedi.
Küçük prens
“Biliyor musun, “ dedi “ istedigin zaman dinlenmeni saglayacak bir yol biliyorum ben.”
“Bunu hep isterim” dedi lamba yakicisi. Insan hem görevine bagli, hem de tembel olabilir. Tipki bu lamba yakicisi gibi.
Küçük prens konuşmasini sürdürdü: “ Gezegenin çok küçük. Neredeyse üç uzun adimda bütün çevresini dolaşabilirsin. Uygun bir hizla yürüdügünde, istedigin kadar güneşte kalabilirsin. Yani dinlenmek istediginde yürürsün. Böylece gün istedigin kadar uzun sürer.”
“Ama bunun bana pek yarari olacagini sanmiyorum” dedi lamba yakicisi. “Hayatta tek istedigim şey uyumak.”
“Işte bu şanssizlik.”dedi küçük prens.
“Evet şanssizlik. Günaydin.”
Ve lambayi tekrar söndürdü.
Küçük prens yolculuguna devam ederken kendi kendine şöyle diyordu:” Belki kral, kendini begenmiş adam, ayyaş adam ve iş adami bu lamba yakicisini küçümserlerdi. Ama içlerinde bana saçma sapan gelmeyen tek kişi o. Belki de sadece kendisini düşünmedigi içindir. Onunla arkadaş olabilirdim Ama bu gezegen gerçekten de çok küçük. Iki kişiye yetecek kadar yer yok burada.”
Artik küçük prens kendi gezegenini terk ettigi için ne kadar üzgün oldugunun farkindaydi. Her gün bin dört yüz kirk kez günbatimini izlemek istese bile, yine de en iyi gezegen dendi gezegeniydi.
XV
Altinci gezegen beşincinin tam on kati büyüklügündeydi. Burada sayfalar dolusu kitap yazan yaşli bir beyefendi yaşiyordu.
Küçük prens
“Hey bakin! Işte bir kaşif!” diye bagirdi küçük prensi görünce.
Masanin başina oturdugunda solugunun kesildigini fark etti küçük prens. Uzun bir yoldan geldigi anlaşiliyordu.
“Nereden geliyorsun?” diye sordu yaşli adam.
Küçük prens onun sorusunu duymaksizin: “Bu kalin kitap nedir? Burada ne yapiyorsunuz?” dedi.
“Ben cografyaciyim.”
“Cografyaci ne demek?”
“Cografyaci denizlerin, nehirlerin, şehirlerin, daglarin ve çöllerin yerlerini bilen kişidir.”
“Bu gerçekten çok ilginç” dedi küçük prens. “Gerçek bir mesleginiz var.” Sonra da cografyacinin gezegenini çabucak gözden geçirdi. Daha önce hiç bu kadar güzel bir gezegen görmemişti.
“Gezegeniniz çok güzel. Burada hiç okyanus var mi?”
“Bunu ögrenmeye firsatim olmadi” dedi cografyaci.
Küçük prens hayal kirikligina ugramişti. “Peki hiç dag bar mi?”dedi.
“Üzgünüm ama bunu da yanitlayamayacagim.”
“Peki şehirler, nehirler ve çöller?”
“Bunu da bilmiyorum” dedi cografyaci.
“Ama siz bir cografyacisiniz!”
“Elbette. Ama ben bir kaşif degilim. Gezegenimde hiç kaşif yok. Şehirlerin, daglarin, okyanuslarin ve çöllerin sayisini ögrenmek cografyacinin işi degildir. Bir cografyaci vaktini etrafta dolaşarak harcamaz. Onun daha önemli işleri vardir. Bürosundan asla ayrilmaz, ama kaşiflerle görüşür. Onlara sorular sorar ve yaptiklari yolculuklarda neler gördüklerini ögrenir. Bunlari not eder. Ilgisini çeken bir şeyle karşilaştiginda ise, kaşifin karakteriyle ilgili bir test yapilmasini ister.”
“Ama neden?”
“Çünkü yalan söyleyen bir kaşif cografyacinin kitabinin adini lekeler. Çok fazla içki içen bir kaşif de öyle.”
“Ama neden? “ diye sordu küçük prens.
“Çünkü sarhoşlar her şeyi çift görürler. Sonuç olarak, gerçekte bir tane dag varken, cografyaci defterine iki tane not eder.”
“Ben böyle birini taniyorum” dedi küçük prens. “Ondan hiç de iyi bir kaşif olmazdi.”
“Evet, bu mümkündür. Kaşifin karakteri yeterince iyi de olsa, yaptigi keşifle ilgili bir araştirma daha istenir.”
“Yani birisi bu keşfi kontrol mü eder?”
“Hayir. Bunu yapmak çok zor olurdu. Ama kaşiften yaptigi keşfi kanitlamasi istenir. Örnegin büyük bir dag keşfettiginde, oradan birkaç tane taş getirmesi gerekir.”
Cografyacinin gözleri aniden parladi. “Sen! Sen çok uzun bir yoldan geliyorsun! O halde bir kaşifsin! Bana gezegenini anlatmalisin!”
Ve cografyaci kayit defterini açarak, kaleminin ucunu sivriltti. Kaşifin anlatacaklarini önce kurşun kalemle yazmaliydi. Kaşif bunlari kanitladiktan sonra, bilgiler mürekkeple yeniden yazilirdi.
“Bekliyorum” dedi cografyaci sabirsizlikla.
“Şey, benim yaşadigim yer pek ilginç bir yer degil. Çok küçük bir gezegen. Üç tane yanardagim var. Ikisi aktif yanardag, biri ise sönmüş durumda. Ama kim bilir, belki bir gün o da yanar.”
“Kim bilir…” dedi cografyaci.
“Bir de çiçegim var.”
“Çiçekleri kaydetmeyiz.”
“Neden? O, gezegenimdeki en güzel varliktir.”
“Ama efemeraldir.”
“Efemeral ne demek?”
“Cografya kitaplari en degerli kitaplardir. Asla eskimezler. Çünkü daglar yerlerini kolay kolay degiştirmezler. Bir okyanusun sularini boşattigi nadir görülür. Anlayacagin, biz cografyacilar kalici şeyleri kaydederiz.”
“Ama sönmüş yanardaglar yeniden harekete geçebilir”dedi küçük prens. “Efemeral ne demek?”
“Yanardagin aktif ya da sönmüş olmasi bizim için fark etmez. Önemli olan onun bir dag olmasidir” dedi cografyaci.
“Peki ama efemeral ne demek?” dedi sordugu sorunun yanitini almadikça asla vazgeçmeyen küçük prens.
“Efemeral, kisa ömürlü demektir.”
“Benim çiçegim kisa ömürlü mü?”
“Elbette.”
“Benim çiçegim efemeral” dedi küçük prens kendi kendine. “Ve kendini dünyadaki tehlikelere karşi koruyabilmek için sadece dört tane dikeni var. Ve ben onu orada tek başina biraktim.”
Ilk kez pişmanlik duymuştu küçük prens. Ama cesaretini yeniden toplayarak: “Şimdi bana nereye gitmemi önerirsiniz? Diye sordu.
“Dünyaya,” dedi cografyaci, ”çok ünlü bir gezegendir.
Ve bir yandan çiçegini düşünerek, yoluna devam etti küçük prens.
XVI
Sedmá planeta byla tedy Zem?.
Yedinci gezegen Dünyaydi. Dünya öyle siradan bir gezegen degildir. Orada yüz bir tane kral, yedi bin tane cografyaci, dokuz yüz bin iş adami, yedi buçuk milyon ayyaş, üç yüz on bir milyon kendini begenmiş vardir. Bir başka deyişle, yaklaşik iki bin milyon tane yetişkin.
Dünyanin büyüklügü hakkinda size bir fikir vermek için şunu söyleyebilirim: elektrigin icadindan önce dünyadaki kara parçalarini aydinlatabilmek için, tam dört yüz altmiş iki bin beş yüz on bir lamba yakicisina gerek vardi. Bu ordunun görüntüsü müthişti. Tipki bir bale grubu gibi hareket ediyorlardi. Sahneye önce Yeni Zelanda’nin ve Avustralya kitasinin lamba yakicilari çikardi. Lambalarini yakar, sonra da uyumaya giderlerdi. Ardindan Çinli ve Sibiryali lamba yakicilar gelirdi. Onlar da lambalarini yakip sahneden çekilince, sira Rusya’nin ve Hindistan’in lamba yakicilarindaydi. Afrikali ve Avrupalilarin ardindan Güney Amerikalilar, son olarak da Kuzey Amerikalilar gelirdi sahneye. Bu sira asla degişmezdi. Hiç hata olmazdi. Muhteşem bir gösteriydi bu. Sadece Kuzey ve Güney kutbunda bulunan iki lamba yakicisi tembelligin tadini çikarabiliyordu, çünkü yilda yalnizca iki kez çalişiyorlardi.
XVII
Insan komik olmak istediginde bazen yalan söylemek zorunda kaliyor. Lamba yakicilari konusunda anlattiklarim pek de dogru degildi. Gezegenimiz hakkinda yanliş bilgi vermek istemem. Aslinda insanlar Dünyada pek az yer işgal ederler. Dünyadaki tüm insanlar bir araya gelse, otuz kilometre uzunlugunda ve otuz kilometre genişligindeki bir alana kolayca sigabilirler. Yani Pasifik Okyanusundaki küçücük bir ada, bütün insanlari kolaylikla içine alabilir.
Ama elbette ki büyükler buna inanmazlar. Kendilerinin çok yer kapladigini düşünürler. Kendilerini baobap agaçlari kadar önemli sanirlar. Onlara: “ Isterseniz kendiniz hesaplayin” deseniz, buna memnun olurlar. Hemen bir şema çizmeye koyulurlar. Şemalara bayilirlar. Ama siz vaktinizi bu sikici işlerle boşa harcamayin. Ben sizin bana inandiginizi biliyorum. Evet, biz yine küçük prensimizin hikayesine dönelim. Küçük prens Dünyaya ayak bastiginda, hiç kimseyi göremedi. Kumlarin üzerinde hareket eden uçuk sari renkli yaratigi görünce yanliş yere geldigini zannetti.
“Iyi akşamlar” dedi kibarca.
“Iyi akşamlar” diye yanitladi yilan.
“Hangi gezegendeyim acaba?”
“Dünyadasin. Burasi Afrika kitasi.”
“O halde Dünyada hiç insan yok.”
“Burasi çöl,” dedi yilan “çöllerde insan olmaz. Dünya çok büyük bir gezegendir.”
Küçük prens bir taşin üstüne oturdu ve gözlerini gökyüzüne çevirdi.
“Merak ediyorum” dedi, “acaba yildizlar tek tek yansaydi, o zaman herkes kendi gezegenini tekrar bulur muydu? Bak! Benim gezegenim tam üstümüzde. Ama öyle uzakta ki!”
“Ne kadar güzel bir gezegen” dedi yilan. “Neden buraya geldin?”
“Bir çiçekle bazi sorunlarim oldu” diye yanitladi küçük prens. “Peki insanlar nerede? Insan kendisini çölde çok yalniz hissediyor.
“Insanlarin içinde de öyle hissedersin” dedi yilan, “arada pek fark yoktur.”
Küçük prens onu uzun uzun seyretti.
“Çok tuhaf bir hayvansin sen” dedi sonunda. “Bir parmak kadar incesin.”
“Ama en bir kralin parmagindan daha güçlüyümdür” dedi yolan.
Küçük prens güldü. “Pek de güçlü görünmüyorsun. Pençelerin bile yok. Seyahat de edemezsin.”
“Seni bir geminin götürebileceginden çok daha uzaklara götürebilirim” dedi yolan. Sonra da küçük prensin ayak bilegine dolandi. Altin bir bilezik gibi görünüyordu orada.
Küçük prens
“Dokundugum kişiyi geldigi yere geri gönderirim. Ama sen safsin, masumsun ve bir yildizdan geliyorsun.”
Küçük prens bir şey söylemedi.
“Senin için üzüldüm. Bu koca dünyada yapayalniz ve zayifsin. Belki bir gün sana yardim edebilirim. Eger kendi gezegenine gitmeyi çok istersen, sana yardim edebilecegimi saniyorum.”
“Seni çok yi anladim” dedi küçük prens. “Ama neden hep bilmece gibi konuşuyorsun?”
“Bu bilmeceleri çözüyorum” dedi yilan. Sonra her ikisi de sustu.
Küçük prens
XVIII
Küçük prens çölde yürüdügü süre içinde sadece tek bir çiçekle karşilaşti. Bu çiçegin taç yapraklari çik azdi. Önemsiz bir çiçekti bu.
“Günaydin” dedi küçük prens.
“Günaydin” diye yanitladi çiçek.
“Insanlar nerede?” diye sordu küçük prens kibarca.
Bu çiçek insanlari ömründe sadece bir kez görmüştü. O da, çölden bir kervanin içindeki insanlardi.
“Insanlar mi? Insanlarla yillar önce karşilaşmiştim. Yedi-sekiz taneydiler. Ama onlarin nerede olduklarini kimse bilemez. Rüzgarla birlikte dolaşir dururlar. Kökleri yoktur insanlarin. Bu yüzden de bir yere baglanamazlar.”
“Hoşça kal” dedi küçük prens.
“Hoşça kal” dedi çiçek.
Küçük prens
XIX
Küçük prens
Küçük prens büyük bir daga tirmandi. Daha önce kendi gezegenindeki üç yanardagin dişinda hiç dag görmemişti. Bu yanardaglarin boyu ise sadece dizlerine geliyordu. Sönmüş yanardagi tabure olarak kullanirdi. Ona ayaklarini uzatirdi. Kendi kendine : “Bu kadar yüksek bir dagin tepesine tirmanirsam, bütün gezegeni ve gezegendeki bütün insanlari görebilirim” dedi. Ama görebildigi tek şey, diger daglarin sivri doruklari oldu.
“Günaydin” dedi kibarca.
“Günaydin… Günaydin… Günaydin…” diye yanitladi yanki.
“Sen kimsin?” diye sordu küçük prens.
“Sen kimsin… Sen kimsin… Sen kimsin…” dedi yanki.
“Arkadaş olalim. Ben çok yalnizim” dedi bu kez.
“Ben çok yalnizim… Çok yalnizim… Çok yalnizim…”
“Ne tuhaf bir gezegen!” diye düşündü. “Her tarafi kuru, her yeri dikenli, tamamen sert ve acimasiz. Insanlarda ise hayal gücü yok. Sadece sizin söylediklerinizi tekrarliyorlar. Benim gezegenimde bir çiçegim vardi ki, her zaman ilk konuşan o olurdu.
XX
Çölün, kayalarin ve karlarin arasinda uzun bir süre yürüyen küçük prensin karşisina sonunda bir yol çikti. Ve bütün yollar sizi insanlara götürür.
Yol boyunca yürümeye devam etti küçük dostumuz. Karşisina bir gül bahçesi çikti.
Küçük prens
“Günaydin” dedi güllere. Onlar da: “ Günaydin” diye karşilik verdiler
Küçük prens onlari izledi biraz. Hepsi de kendi çiçegine benziyordu. Şaşkinlikla:
“Siz kimsiniz?” diye sordu.
“Biz gülleriz” diye yanitladi çiçekler.
“Ah!” diye haykirdi küçük prens. Ve birdenbire içine büyük bir üzüntü çöktü. Kendi çiçeginin evrendeki eşsiz bir tür oldugunu saniyordu. Öyle demişti çiçek. Be işte burada, küçük bir bahçenin içinde, ayni çiçekten tam beş bin tane vardi!
“Eger burada olsaydi, bana yine sitem ederdi” diye düşündü. “Sanki ölecekmiş gibi durmadan öksürürdü. Yalanini bu şekilde ört bas etmeye çalişirdi muhakkak. Ve ben de hastabakicilik numarasi yapardim. Aksi taktirde gerçekten de ölürdü. Altta kalmaktansa ölmeyi tercih ederdi.”
Sonra kendi kendine : “Eşsiz bir çiçegim oldugu için kendimi zengin sanmiştim. Oysa o siradan bir gülmüş sadece. Peki yanardaglarima ne demeli? Boylari sadece dizlerime geliyor ve birisi sönmüş durumda. Tüm bunlar beni hiç de önemli bir prens yapmaz.
Kendini çimenlerin üstüne birakti ve aglamaya başladi küçük prens.
Küçük prens
XXI
Işte o sirada bir tilki çikiverdi ortaya.
“Günaydin” dedi tilki.
“Günaydin” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafina baktiginda kimseyi göremedi.
“Buradayim! Elma agacinin altinda.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”
“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalim. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan degilim.”
Küçük prens
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladigim kadariyla burada yaşamiyorsun” dedi tilki, “kimi ariyorsun?”
“Insanlari ariyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“Insanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşirlar ve avlanirlar. Tam bir baş belasidirlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk ariyorsun?”
“Hayir, ben arkadaş ariyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”
“Bu pek sik unutulan bir şeydir. ‘Bag kurmak’ anlamina gelir.”
“Bag kurmak mi?”
Küçük prens
“Evet. Örnegin, den benim için sadece küçük bir çocuksun. Diger küçük çocuklardan hiçbir farkin yok benim için. Sana ihtiyacim da yok. Ayni şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eger, birbirimize ihtiyacimiz olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksin, ben de senin için.”
“Anlamaya başliyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanirim o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada degil.”
Tilki şaşirmişti. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcilar da var mi?”
“Hayir, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayir. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel degildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladi:
“Yaşamim çok monotondur. Ben tavuklari avlarim, avcilar da beni.
Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sikiliyorum. Ama beni evcilleştirirsen eger, yaşamima bir güneş dogmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için digerlerinden farkli olacak. Ayak sesi duydugum zaman hemen saklanirim. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendigim yerden çikaracaklar. Şu ekin tarlalarini görüyor musun? Ben ekmek yemem. Bugday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatirlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altin renkli saçlarin var senin. Ben de altin renkli başaklari görünce seni hatirlardim. Ve rüzgarda çikardiklari sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdigin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “Insanlarinsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazir alirlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satilmadigi için de, hiç arkadaşlari olmaz. Eger bir arkadaşin olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabirli olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzagima oturmalisin. Ben gözümün ucuyla seni izleyecegim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanliş anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakina gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün ayni saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örnegin ögleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarim. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarim. Mutlulugun bedelini ögrenirim.
Küçük prens
Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşilamaya hazirlanacagim zamani asla bilemem. Insanin gelenekleri olmalidir.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sik unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diger günlerden, bir saati diger saatlerden ayiran şeydir. Örnegin, şu benim avcilarin da gelenekleri vardir. Perşembeleri kizlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm baglarina kadar yürüyebilirim. Ama avcilar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelligi olmayacakti ve asla tatil yapamayacaktim.”
Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrilma vakti geldiginde “Ah! Sanirim aglayacagim” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.
“Dogru, haklisin” dedi tilki.
“Ama aglayacagini söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yarari olmadi.”
“Hayir, oldu. Bugday tarlalarinin rengini gördükçe seni hatirlayacagim. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek oldugunu anlayacaksin. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndügünde, sana hediye olarak bir sir verecegim.”
Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.
“Hiçbiriniz benim gülüm gibi degilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tipki tilkinin benimle karşilaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnizca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artik o özel bir tilki.”
Güller bu duyduklarina çok bozuldular.
“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamini feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzedigini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladim. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarin onu üşütmesini engelledim. Tirtillari onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmalari için biraktim). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarina katlandim. Çünkü o benim gülüm.”
Bunlari söyledikten sonra tilkinin yanina döndü.
“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sirrim: Bu çok basit. Insan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.”
“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladi küçük prens. Ögrendiginden emin olmak istiyordu.
“Senin gülünün digerlerinden daha önemli olmasini saglayan şey, ona ayirdigin vakittir” dedi küçük prens.
“Insanlar bu en önemli gerçegi unuttular. Ama sen unutmamalisin. Evcilleştirdigin şeye karşi her zaman sorumlusun. Gülüne karşi sorumlusun.
“Gülüme karşi sorumluyum” diye tekrarladi küçük prens, ögrendiginden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti.
XXII
“Günaydin.”
“Günaydin” diye karşilik verdi demiryolu işaretçisi.
“Burada ne yapiyorsunuz?”
“Trenlere yol gösteriyorum. Onlara saga veya sola geçmelerini söylüyorum.”
Onlar konuşurken, parlak işiklarla donatilmiş bir ekspres tren yanlarindan uguldayarak geçti. O geçerken işaret diregi sallanmişti.
“Sanirim çok aceleleri var” dedi küçük prens, “peki ne ariyorlar?
“Bunu makinist bile bilmiyor.”
O anda parlak işikli başka bir ekspres tren ters yöne dogru hizla geçti.
“Peki niçin geri dönüyorlar?” diye sordu küçük prens.
“Bunlar ayni yolcular degil” dedi işaretçi.
“Bulunduklari yeri begenmiyorlar mi?”
“Hiç kimse bulundugu yeri begenmez.”
Şimdi de parlak işikli ekspres trenlerin bir üçüncüsü geçti yanlarindan.
“Bunlar diger yolculari mi takip ediyorlar?
“Hiçbir şeyi takip etmiyorlar” dedi işaretçi. Ya uyuyorlardir, ya da esniyorlardir. Sadece çocuklar burunlarini pencerelere dayar ve etrafa bakarlar.”
“O halde sadece çocuklar ne aradiklarini biliyor” dedi küçük prens. “ Bezden bir bebege baglaniyorlar ve bu onlar için çok önemli hale geliyor. Eger ellerinden alirsaniz, aglamaya başliyorlar.”
“Bence şanslilar” dedi işaretçi.
XXIII
“Günaydin” dedi küçük prens.
“Günaydin” dedi satici. Insanlarin susuzlugunu gidermek üzere hazirlanmiş tabletler satardi. Haftada bir kez bu tabletlerden aldiniz mi, o hafta hiç susamazdiniz.
“Peki bunlari niçin satiyorsunuz?”
“Çünkü bu, insanlara çok vakit kazandiriyor. Uzmanlar bunun araştirmasini yaptilar. Haftada tam elli üç dakika kazaniyorsun.”
“Peki bu elli üç dakikada ne yapiyorlar?”
“Canlari ne isterse.”
“Eger elli üç dakikam olsaydi,” dedi küçük prens, “bir su pinarina dogru agir agir yürürdüm.”
Küçük prens
XXIV
Saticinin hikayesini dinledigim sirada
sekiz gündür çölde bulunuyordum ve elimdeki suyun son damlalarini yudumluyordum.
“Anilarini dinlemek gerçekten de güzel” dedim küçük prense, “ama henüz uçagimi tamir etmeyi başaramadim. Keşke ben de bir su pinarina dogru agir agir yürüyebilseydim.
“Dostum tilki bana demişti ki…”
“Sevgili dostum. Bunun tilkiyle hiçbir ilgisi yok ki!”
“Ama neden?”
“Çünkü susuzluktan ölecegiz.”
“Insanin dostu olmasi iyidir. Ölecek olsa bile. Ben tilkiyle dost oldugum için çok mutluyum.”
Kendi kendime “Tehlikenin farkinda degil” dedim.
“Ne acikiyor, ne de susuyor. Istedigi tek şey biraz gün işigi.”
Küçük prens sanki ne düşündügümü anlamiş gibi:
“Ben de susadim. Hadi gidip bir kuyu arayalim” dedi. Bunun yararsiz oldugunu anlatan bir işaret yaptim. Çölün ortasinda bir kuyu aramak saçmaydi. Yine de birlikte yürümeye başladik.
Hiç konuşmadan saatlerce yürüdük. Karanlik bastirdi, yildizlar da tek tek belirmeye başladi. Susuzlugumun etkisiyle, yildizlara bakarken kendimi rüyada gibi hissettim. Küçük prensin sözleri zihnimde yankilanmaya başlamişti.
“Demek sen de susadin?” diye sordum. Ama sorumu yanitlamadi. Sadece: “su kalbimize faydalidir” dedi.
“Ne demek istedigini anlamamiştim, ama bir şey sormaim. Artik ona soru sormanin hiçbir yarari olmadigini gayet iyi biliyordum.
Yoruldu ve kumlarin üzerine oturdu. Ben de yanina oturdum. Kisa bir sessizlikten sonra: “Yildizlar çok güzel… Çünkü içlerinden birinde, şu an göremedigim bir çiçek yaşiyor” dedi.
“Elbette” dedim. Sessizce ay işiginin altindaki kum tepeciklerini izledim.
“Çok de çok güzel” dedi sonra.
Gerçekten güzeldi. Çölleri hep sevmişimdir. Bir kum tepeciginin üstüne oturursun. Hiçbir şey görmezsin. Hiçbir şey işitmezsin. Sadece çölün o sessiz, gizemli işiltisini hissedersin.
“Çöl çok güzel” dedi küçük prens, “çünkü bir yerlerinde bir kuyu gizliyor.”
Bense çölün o gizemli işiltisinin farkina varmiş, şaşirmiştim. Küçük bir çocukken çok eski bir evde otururduk. Burada bir hazinenin gizli oldugunu anlatmişlardi belki de. Ama bu hikaye evimizi büyülü bir ev yapmişti.
Benim evim, ruhunun derinliklerinde bir sir sakliyordu…
“Evet,” dedim, “ne bir evin, ne yildizlarin, ne de çölün güzelliginin nereden geldigi bilinmez.”
“Benimle ayni fikirde olmana çok sevindim” dedi küçük prens.
Uykuya dalinca, onu kollarima aldim ve tekrar yürümeye koyuldum. Çok duygulanmiştim. Sanki elimde çok narin bir hazine taşiyordum. Hatta dünyadaki en narin şeydi bu sanki. Ay işiginda onun solgun alnini, kapali gözlerini ve rüzgarda titreyen buklelerini seyrettim. Kendi kendime şöyle dedim: “Bu gördüklerim sadece bir kiliftan ibaret. En önemli şeyi gözler göremez.”
Ona bakarken dudaklari aralandi ve uykusunda hafifçe gülümsedi. “Burada uyuyan şu küçük prensin beni böylesine duygulandirmasinin nedeni, onun bir çiçege olan bagliligi. Uyurken bile, bu çiçege olan sevgisi tüm benligini bir kandil gibi aydinlatiyor.”
Şimdi daha da narindi sanki. Kandilleri çok dikkatli korumaliyiz. Şiddetli bir rüzgar onlari söndürebilir.
Böylece yürümeye devam ettim ve gün agarirken kuyuyu buldum.
Küçük prens
XXV
“Insanlar,” dedi küçük prens, “ne aradiklarini bilmeden hizli trenlere doluşuyorlar. Endişe ve telaşla, ayni yerde dönüp duruyorlar.” Bir an durakladiktan sonra ekledi: “Çektikleri sikintiya degmez bu.”
Buldugumuz kuyu Sahara Çölünün bilinen kuyularindan degildi. Sahara Çölü’ndeki kuyular kumda açilmiş çukurlardan ibarettir. Ama bizim buldugumuz kuyu kasabalardaki kuyulardandi. Oysa etrafta kasaba filan yoktu. Düş gördügümü sandim.
“Ne kadar garip” dedim küçük prense, “her şey hazir durumda. Makara, kova, ip, hepsi hazir.”
Güldü. Makarayi çevirmeye koyuldu. Uzun süredir çalişmamaktan paslanmiş olan makara, inlemeye başladi.
“Duyuyor musun?” dedi küçük prens. “Kuyuyu uyandirdik. O da şarki söylemeye başladi…”
Onun yorulmasini istemiyordu. “Bana birak” dedim.
“Senin için fazla agir.”
Kovayi agir agir çektim ve kuyunun kenarina biraktim. Kovanin içindeki su hala titriyordu ve makaranin sesini hem kulaklarimda, hem de titreyen suda duyabiliyordum. Güneşin titrek işiltilarini görebiliyordum.
“Bu sudan içmek istiyorum” dedi küçük prens, “bana biraz su verir misin?”
Işte şimdi onun ne aradigini anlamiştim! Kovayi dudaklarina dayadim. Içerken gözleri kapaliydi. Bir bayram şekeri kadar tatliydi bu su. Diger besinlerin hepsinden farkliydi. Yildizlarin altinda yapilan bir yürüyüşten, makaranin şarkisindan ve kollarimin emeginden dünyaya gelmişti. Kalbe faydaliydi. Bir armagandi sanki. Küçük bir çocukken Noel’de aldigim hediyenin güzelligi Noel agacinin işiltisindan, kutlamanin müziginden, gülümseyen yüzlerin sicakligindan gelirdi.
“Senin yaşadigin yerdeki insanlar,” dedi küçük prens, “bir bahçenin içinde binlerce gül yetiştiriyorlar ve yine de aradiklarini bulamiyorlar.”
“Dogru, bulamiyorlar” dedim.
“Ve aslinda aradiklari şeyi tek bir gülde, ya da bir avuç suda bulabilirlerdi.”
“Evet, haklisin” dedim.
“Ama gözler göremez. Insanin kalbiyle bakmasi gerekir.”
Suyu içmiştim. Nefesim yerine geldi. Güneş dogarken kumun rengi bal rengine dönüşmüştü. Bu renk çok hoşuma gidiyordu. Peki ama bu hissettigim aci da neydi?
Yumuşak bir sesle: “Sözünde durmalisin” dedi yanima otururken.
“Hangi söz?”
“Biliyorsun. Koyunuma bir agizlik yapacagini söylemiştin. Çiçegime karşi sorumlulugum var. Onu korumaliyim.
Ona bir agizlik çizmek için cebimdeki kagitlari çikardim. Resimleri görünce gülmeye başladi küçük prens ve: “Baobaplarin biraz lahanaya benzemiş” dedi.
“Ya?”
Oysa ben baobaplarimla gurur duymuştum!
“Çizdigin tilki… kulaklari… sanki biraz boynuza benziyorlar ve çok da uzunlar.”
Yine gülmeye başladi.
“Haksizlik ediyorsun küçük prens” dedim. “Unutma ki, daha önce daha önce sadece iki boa yilani çizmiştim.”
“Olsun. Bunlar yeterli. Çocuklar anlayacaktir” dedi. Ben de kurşunkalemle bir agizlik çizerek ona verdim. Verirken yüregim sizladi. “Benim bilmedigim planlarin var senin…”
Ama cevap vermedi küçük prens. Onun yerine bana:
“Biliyorsun, Dünyaya inişim… Yarin Dünyaya inişimin yildönümü” dedi. Sonra ekledi: “Buraya çok yakin bir yere inmiştim.”
Yüzü kizardi.
Ve bir kez daha, nedenini bilmedigim bir aci kapladi yüregimi. Fakat zihnimde bir soru belirmişti.
“Yani sekiz gün önce seninle burada karşilaştigim sabah, insanlardan binlerce kilometre uzakta tek başina dolaşip durmanin bir nedeni mi vardi? Ait oldugun yere mi dönüyordun?”
Küçük prens yine kizardi.
“Belki de yildönümü nedeniyle geldin buraya, ha?”
Yine kizardi küçük prens. Sorularima cevap vermemişti. Ama yüzünün kizarmasi “Evet” anlamina gelmez miydi?
“Ah, sevgili dostum, sanirim biraz korkuyorum” dedim.
Rahatlatici bir sesle: “ Şimdi çalişmalisin. Motorunun yanina gitmelisin. Ben seni burada bekleyecegim. Yarin akşam yine gel…” dedi.
Ama içim rahatlamamişti. Tilkiyi hatirladim. Insan birinin kendisini evcilleştirmesine izin verirken, bir parça da aglamayi göze aliyor demektir.
XXVI
Kuyunun yaninda eski, taş bir duvar yikintisi vardi. Ertesi akşam oraya geri döndügümde, uzaktan, küçük prensimin bu duvarin üzerinde oturdugunu gördüm. Ayaklarini aşagi sarkitmişti. Şöyle diyordu: “Unuttun mu? Burasi degildi.”
Biriyle konuştugu belliydi.
“Evet, evet. Tam bu gün. Ama burasi dogru yer degil.”
Ona dogru yürümeyi sürdürdüm, ama halen konuştugu kişiyi ne görebiliyor, ne de duyabiliyordum. Küçük prens bir kez daha cevap verdi: “Evet, tabii. Ayak izlerimin nerede başladigini görürsün. Beni orada bekle. Bu gece orada olacagim.”
Şimdi duvardan sadece yirmi metre uzaktaydim, ama hala hiçbir şey göremiyordum. Küçük prens yine konuştu: “Zehirin iyi bir zehir midir? Bana çok uzun süre aci çektirmeyeceginden emin misin?”
Durdum. Yüregim sizliyordu. Ama hala ne oldugunu anlamamiştim.
“Şimdi git” dedi, “aşagi inecegim.”
Bunun üzerine bakişlarimi aşagi, duvarin dibine çevirdim ve orada gördügüm şey havaya siçramama neden oldu. Insani birkaç saniye içinde öldürebilecek sari bir yilan, başini küçük prense dogru kaldirmiş, öylece duruyordu orada. Silahimi almak için elimi cebime götürdüm ve koşmaya başladim. Ama çikardigim sesi duymuş olacak ki, başini indirip kumlarin üzerinde kaymaya başladi yilan. Ve pek de acele etmeden, taşlarin arasinda gözden kayboldu.
Küçük prensimi tutmak için tan zamaninda yetiştim. Onu kollarima aldigimda yüzünün bembeyaz oldugunu gördüm.
Küçük prens
“Bu ne demek oluyor?” diye sordum. “Neden yilanlarla konuşuyorsun?” Boynundaki altin renkli fulari çözdüm. Alnini hafifçe islattim ve içmesi için ona biraz su verdim. Artik soru sormaya cesaret edemiyordum. Bana ciddi bir ifadeyle bakti ve kollarini boynuma doladi. Kalp atişlarini duyabiliyordum. Sanki tüfekle vurulmuş bir kuşun gittikçe yavaşlayan kalp atişlari gibiydi.
Bana: “Motorundaki arizayi bulmana sevindim. Artik evine gidebilirsin” dedi.
“Bunu nereden biliyorsun?”
Aslinda bu haberi vermeye geliyordum. Çok umutsuz olmama ragmen, motoru tamir etmeyi başarmiştim.
Sorumu yanitlamadi. Sadece “Bugün evime dönüyorum” diye fisildadi.
Sonra üzüntüyle ekledi: “Evim çok uzakta… Oraya gitmek çok zor olacak…”
Beklenmedik bir şey olacagini hissedebiliyordum. Onu bir çocuk gibi kollarimda simsiki tutuyordum. Ama o sanki ellerimden bir uçuruma dogru kayiyordu ve ben bunu engelleyemiyordum…
Bakişlari ciddiydi ve uzaklarda kaybolup gidiyordu.
“Bana verdigin koyun yanimda. Kutusu da yanimda. Ve agizligi da…” dedi.
Buruk bir gülümseme yayildi yüzüne. Uzun bir süre öylece bekledim. Vücut isisinin giderek arttigini hissediyordum.
“Küçük dostum benim, sen korkmuşsun…”
Elbette korkmuştu! Ama yavaşça güldü.
“Bu gece çok daha fazla korkacagim” dedi.
Bir kez daha, içimde onarilmaz bir aci duydum. Bu gülüşü bir kez daha duyamayacagimi düşünmek bile istemiyordum. Buna dayanamazdim. Gülüşü, çölün ortasinda bir su kaynagi gibiydi benim için.
“Küçük prens, gülüşünü tekrar duymak istiyorum” dedim.
Ama o bana : “Bu gece, Dünyaya ineli tam bir yil oluyor. Gezegenim, geçen yil Dünyaya indigim yerin tam üstünde olacak bu gece.” dedi.
“Küçük prens, lütfen bunun sadece kötü bir rüya oldugunu söyle bana” dedim, “şu yilan hikayesinin be gezegenine geri döneceginin…”
Ama sorumu yanitlamadi küçük prens. Onun yerine bana:
“En önemli şeyi gözler göremez” dedi.
“Evet, biliyorum…”
“Su için de ayni şey geçerli. Makaranin çikardigi sesi hatirliyor musun? Işte tam da bu makara ve ip yüzünden, bana verdigin bir yudum su müzik sesi gibi güzeldi. Çok tatliydi…”
“Evet, biliyorum…”
“Geceleri yildizlari izlersin. Benim yaşadigim yarde her şey jo kadar küçük ki, sana gezegenimi gösterebilmem imkansiz. Ama böylesi daha iyi. Çünkü içlerinden birinde benim yaşadigimi bileceksin. Hepsini seveceksin. Hepsi senin dostun olacak. Ve sana bir hediyem var…”
Bir kez daha güldü.
“Ah, küçük prens! Benim sevgili küçük prensim. Gülüşünü duymak çok güzel!”
“Aslinda benim hediyemdi bu… tipki su için oldugu gibi.”
“Anlamiyorum…
“Yildizlar, başka başka insanlara farkli şeyler ifade ederler. Bazilari için sadece gökyüzünde titreyen işiklardir. Yolcular içinse, bir rehberdirler. Bilim adamlari için fikir kaynagidirlar. Şu benim iş adami içinse zenginlik. Ama herkes için sessizdirler. Sen hariç…”
“Ne demek bu?”
“Geceleri gökyüzüne baktiginda, yildizlardan birinde benim yaşadigimi ve orada gülüyor oldugumu bileceksin. Bu yüzden sana sanki bütün yildizlar gülüyormuş gibi gelecek. Bütün dünyada yalnizca senin gülen yildizlarin olacak. “
Ve bunu söyledikten sonra yine güldü.
“Ve üzüntün geçtiginde – çünkü zaman bütün acilari iyileştirir- beni tanidigina memnun olacaksin. Daima benim dostum olarak kalacaksin. Benimle birlikte gülmek isteyeceksin. Be zaman zaman, sadece bunun için gidip pencereyi açacaksin… Gökyüzüne bakarken güldügünü gören arkadaşlarin buna çok şaşiracaklar. Sen de onlara: “Ah, evet, yildizlar beni hap güldürürler” diyeceksin. Onlar da senin deli oldugunu düşünecekler. Görüyorsun, sana ne kadar kötü bir oyun oynadim…”
Ve bir kez daha güldü.
“Aslinda ben sana bir sürü yildiz degil de, kahkaha atabilen bir sürü zil vermiş gibi oldum.”
Küçük prens
Yine güldü. Sonra ciddileşti. “Bu gece… biliyorsun… gelme…”
“Seni birakmayacagim.”
“Dişaridan aci çekiyormuşum gibi görünecek. Ölüyormuş gibi görünecegim. Bunu görmeye gelme. Hiçbir işe yaramaz bu…”
“Seni birakmayacagim” dedim Endişelenmişti.
“Sana böyle söylememin nedeni, biraz da yilan yüzünden. Sana zarar vermemeli… Yilanlar hain yaratiklardir. Zevk için insani sokabilirler.”
“Seni birakmayacagim” dedim.
Sonra birden rahatladi. “Yilanlar sadece bir kez zehirleyebilirler, öyle degil mi?” dedi.
O gece yola çiktigini görmedim. Sessizce ayrilmişti. Arkasindan koşup ona yetiştigimde, hizli ve kararli adimlarla yürüdügünü gördüm. Bana:
“Ah! Buradasin…” dedi. Ama sesi hala telaşliydi.
“Gelmemeliydin. Üzüleceksin. Öldügümü sanacaksin, ama gerçekte ölmüş olmayacagim.”
Sustum.
“Anlaman gerekiyor. Orasi çok uzak. Bedenimi oraya götüremem. Bunun için fazla agir.”
Hiçbir şey demedim…
“Boşalmiş bir deniz kabugu gibi kalacagim…Bunda üzülecek bir şey yok…”
Cevap vermedim…
Küçük prens
Bir parça cesareti kirilmişti. Son bir gayretle: “Biliyorsun, çok güzel olacak. Yildizlara ben de bakacagim. Bütün yildizlar paslanmiş makaralari olan birer kuyu olacak benim için. Hepsi bana içecek su verecekler” dedi.
Hiçbir şey demedim.
“Çok eglenceli olacak. Senin beş yüz milyon tane küçücük zilin olacak; benimse beş yüz milyon su kaynagim…”
Ve artik o da hiçbir şey söyleyemedi, çünkü gözleri yaşlarla doldu. “Işte burasi. Birak yalniz devam edeyim.”
Oturdu, çünkü korkuyordu. Sonra:
“Biliyorsun… Bir çiçegim var… Ona karşi sorumluyum. O öyle narin, öyle masum ki… Kendini koruyabilmesi için sadece dört küçük dikeni var…”
Ben de oturdum. Daha fazla ayakta duramamiştim.
“Işte…” dedi, “Hepsi bu…” Biraz tereddütten sonra ayaga kalkti. Ben hareket edemedim.
Ayak bileginin çevresinde sari bir işik vardi, başka hiçbir şey yoktu. Bir an hareketsiz durdu. Hiç bagirmadi. Bir agaç gibi, yavaşça düştü yere. Yer kum oldugu için, düşerken en ufak bir ses bile çikmamişti.
Küçük prens
XXVII
O günden bu yana tam alti yil geçti. Bu hikayeyi daha önce kimseye anlatmamiştim. Uçagimi onarip geri döndügümde, çevremdekiler hayatta oldugum için çok sevinmişlerdi. Bense üzgündüm ve onlara yorgun oldugumu söylemiştim.
Şimdi acimin bir kismi dinmiş durumda. Yani tamamen degil. Gezegenine geri döndügünden eminim, çünkü gün agarirken bedenini hiçbir yerde bulamamiştim. O kadar da agir bir vücut degildi onunki. Şimdiyse, geceleri yildizlari dinliyorum. Sanki beş yüz milyon tane küçük zil, oradan bana gülüyor.
Ama beni kaygilandiran bir şey var. Koyununun agzina baglamasi için çizdigim agizligin kayişlarini çizmeyi unutmuşum. Yani, onu hiç kullanamayacak. Bu yüzden de gezegenine vardiktan sonra neler oldugunu çok merak ediyorum. Belki de çizdigim koyun çiçegi yemiştir…
Bazen kendi kendime: “Kesinlikle yememiştir! Küçük prens çiçegi her gece camdan korunagiyla kapatmiş, koyunu da dikkatle izlemiştir” diyorum. Böyle düşününce mutlu oluyorum. Ve bütün yildizlar bana gülüyorlar.
Ama sonra: “Herkes zaman zaman dalgin olabilir. Ya küçük prens bir gece camdan korunagi çiçegin üstüne geçirmeyi unutursa ve koyun da sessizce yerinden çikarsa…” diye düşünüyorum. O zaman benim küçük zillerim kahkaha yerine gözyaşlarina boguluyorlar.
Bu gerçekten büyük bir sir. Sizler gibi, benim gibi küçük prensi sevenler için, evrenin kim bilir neresindeki bir koyunun bir çiçegi yemiş ya da yememiş olmasi çok önemli bir şeydir.
Gökyüzüne bakin. Kendinize “Acaba koyun çiçegi yedi mi, yemedi mi?” diye sorun. Bakin her şey nasil da degişiyor.
Ve bunun neden bu kadar önemli oldugunu büyükler asla anlayamazlar…
Benim için bu, dünyanin en güzel ve en hüzünlü manzara resmi. Bir önceki resme çok benziyor ama unutmamaniz için bir kez daha çiziyorum. Küçük prensin Dünyaya indigi ve ayrildigi yer işte burasi.
Küçük prens
Lütfen resme çok dikkatli bakin ve onu hafizaniza iyice yerleştirin. Eger bir gün yolunuz Afrika’ya düşerse ve Sahara Çölü’nü geçerseniz, işte tam bu noktaya geldiginizde lütfen biraz durun. Eger küçük bir çocuk size dogru gelirse, size gülerse, altin sarisi bukleleri varsa ve hiçbir sorunuzu yanitlamiyorsa, onun kim oldugunu tahmin edersiniz. Lütfen bana bu iyiligi yapin.
Beni merakta birakmayin. Onun geri döndügünü haber vermek için bana hemen yazin…

656 görüntüleme

Yazar hakkında

ilteriş Bülent AYDIN

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://www.edebiyatsahili.com/2012/02/11/kucuk-prens-27-bolum-oku/

Bir Cevap Yazın