«

»

Şub 25 2012

Bu Yazı bas

George Orwell 1984: Yorum, Özet, Çözümleme&Analiz, Geniş Arşiv

Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir. George Orwel

YORUM: Üslubunu pek beğenmediğim kitabın içeriği muhteşem.  Kitle iletişim araçlarının bireyi nasıl ortadan kaldırdığını ve tektip düşünemeyen bir kalabalık ürettiğini ifade ediyor, totaliter baskıcı rejimin elindeki çağdaş iletişim araçları adeta cehenneme dönüşüyor.  kanaatimce mutlaka okunması gereken bir kitap. İlteriş Bülent AYDIN

 

Ön görüsü yüksek bir yazar olan George ORWELL’ in iki değerli eseri “1984” ve “Hayvan Çiftliği”; Türk okurları tarafından yıllardır bilinmektedir. Özellikle günümüz dünyası ve Türkiye’sini anlamak, değerlendirebilmek  için bu iki esere tekrar yeni bir gözle bakmamız gerekmektedir. Gençlere bunu hatırlatmak adına; Ötüken yayınlarından basılan yazarı ABRAHAM H.LASS olan “100 Büyük Roman” adlı kitaptan “1984” adlı eserin  özetini sizlerle paylaşmak istiyorum. Böylece, “Yeni Dünya Düzeni” ni daha iyi anlayacağımızı umuyorum. Günümüzün “dinleme cihazları”, “gizli kameraları”  ve “demokrasi havariliği” hem “1984” hem de “Hayvan Çiftliği” ile öyle örtüşüyor ki; merak ediyorsanız bu iki kitap’ın tamamını okumanızı tavsiye ederim.
1984
Yazan:
GEORGE ORWELL
(1903-1950)
Başlıca Karakterler:
Winston Smith: Okyanusya’nın propaganda fabrikası Hakikat Vekâletinde çalışan vasat zekâlı, küçük bir memur.
Julia: Hakikat Vekâletinin Kurgu Dairesinde çalışan güzel, isyankâr bir genç mekanik.
O’Brien: Parti yüksek kademesindeki küçük çevreye mensup çirkin, yüksek ölçüde zeki bir üye. Mr. Charrington: Londra’da, mazinin zevkli ve cazibeli kalıntılarıyla dolu bir eskici dükkânının yaşlı sahibi.
Büyük Birader: Okyanusya’nın, her şeyi gören, her şeye kaadir ve manyetik gözleri ile her ilân ve reklâm tahtasından bakan hükümdarı.
Emmanuel Goldstein: Okyanusya’nın baş düşmanı, yarı-mistik bir adam.
Hikâye:
Winston Smith, 4 Nisan 1984 günü, Hakikat Ve-kâletindeki işi başından bir müddet için ayrılarak hâtıralarını gizlice kaydetmek üzere evine gider. Bir kaç gün öncesi, Mr. Charrington’un eskici dükkânından, önceki yıllardan kalma güzel bir not defteri satın almıştı. Mazinin gizli düşüncelerinin ve kalıntılarının yasaklandığı 1984′de, bu, tehlikeli bir hareketti.
Winston Smith Londra’da oturur. Burası şimdi, İngiltere ile Kuzey ve Güney Amerika’yı ihtiva eden Okyanusya’nın bir parçası olan Hava Alanı Bir’in başlıca şehridir. Dünyanın öteki iki muazzam devleti -Eurasia ve Eastasia- gibi Okyanusya da, Ingsoc, yani İngiliz Sosyalizminin prensiplerine sıkı sıkıya bağlı, değişmez totaliter bir polis devletidir.
Bu ülkedeki halkın ekseriyeti Prol’lar (proletarya) diye isimlendirilir; üzerlerinde durulamayacak kadar aptal olduklarına inanılır. Parti, üyelerinin tam sadakatini temin etmek için, her odaya gidiş-gelişi kontrol eden bir televizyon ekranı koymuştur. Parti dış çevresinde küçük bir memur olarak çalışan Winston’un odası öylesine yapılmıştır ki, odanın belirli bir noktasında durduğu zaman, bir an için dahi gözlerini kapamayan televizyondan kendisini gizleyebilir. Not defterini açtığı zaman, odanın bu belirli köşesindedir ve hatıralarına, vatana bir kaç defa hıyanet sayılacak şu cümle ile başlar: «Kahrolsun Büyük Birader.» Sert, bıyıklı yüzü ile her reklâm tahtasından sokaklardakileri süzen Büyük Birader, Okyanusya’nın Eastasia ve Eurasia ile yaptığı nihayetsiz harplerin esrarengiz kahramanıdır. Yüzünü gören yoktur, ama Aşk (Sevgi) Vekâletinin işkence odalarında ve zindanlarında, Devlete karşı gelen herkese, onun ne güçte bir adam olduğu gösterilir.
Hakikat Vekâletindeki işinin başına dönen Winston, tekrar her günkü işine eğilir. Bu iş, Okyanusya’nın şimdiki siyasetine uydurmak için, Times gazetecinin eski sayılarının muhtevalarını değiştirmektir.
Winston, bu işin uzmanı olmakla beraber, işinden ve Okyanusya’nın resmî dili Yeni konuşma’nın lügatinin yeni bir baskısını hazırlamakla meşgul olan gayretkeş işçilerin çoğundan nefret eder.
Winston’un bu kasvetli, ruh-yıkıcı işi, her işçinin katılmağa mecbur kaldığı iki Dakikalık Nefret anı ile kesintiye uğrar. Büyük bir salonda, Eurasia’lıların yaptıkları işkenceleri gösteren bir film seyrederler. Partinin hemen hemen efsanevî düşmanı, karşı ihtilâlci ve Partinin bütün askerî, sosyal ve ekonomik başarısızlıklarının sebebi olarak gösterilen Emmanuel Goldstein’in perdede görünmesiyle, salondakilerin nefreti zirveye erişir. Şimdi hepsi bir ağızdan perdedeki Emmanuel Goldstein’e lanet okur, küfrederler. Bu birlikte lânetlemeye katılmayanlar, derhal Düşünce Polisine ihbar edilir ve ardından «buharlaştırılır».
İki Dakikalık Nefret ânında Winston, Julia adındaki sevimli, sakin, kara saçlı kızı görür, Kızın, nefret edilen Düşünce Polisinin bir mensubu olduğunu ve bu yüzden de kendisini takip ettiğini sanır. Herkesin giymeğe mecbur olduğu tulum-gömleğe bürünmüş (kız, proletarya sınıfı için ucuz romanlar çıkaran makineleri tamir eder) Julia, vücuduna, Anti-Seks Derneğinin sancağını sarmıştır. Kız, Winston’a gizlice, üzerinde «Seni Seviyorum» yazılı bir not gönderir. Winston ve Julia, şehir dışında, televizyon ekranından uzakta, kuytu ve sessiz bir yerde buluşmak üzere anlaşırlar.
Winston, bir zamanlar evli idi. Ateşli bir Parti işçisi ve Anti-Seks Derneği üyesi olan karısı, seks’i katı Parti düşüncelerine göre, ancak Devletin yararı uğruna girişilen bir icraat olduğu için tahammül, edilen bir görev olarak ele alıyordu. Çocukları olmayınca, kadın Winston’u terk etti. Winston, yegâne sevgiyi, senelerce önce kaybolan, muhtemelen buharlaştırılan annesinde görmüştü.
Julia ve Winston şehir dışında buluştuklarında birbirlerine âşık olurlar ve günü sırlarını birbirlerine ifşa etmekle geçirirler. Julia ona, ancak güvenlik sebeplerinden ötürü Anti-Seks Derneğinin üyesi ve zahiren sadık bir Parti işçisi olduğunu söyler. Gerçekte, şehvetli bir kadındır, hayatı sever ve Partiden nefret eder. Winston gibi, proletaryanın yönettiği ve Parti üyelerinin hiç bir zaman gitmemeleri gereken karaborsa dükkânlarında alış-veriş etmeyi çok sevdiğini anlatır. Buralarda, bazen, Parti dış kademelerinin kullandıkları sanılan «Zafer» sentetik kahve ve çikolataları yerine gerçek kahve ve çikolata bulunabiliyordu.
Mr. Charrington’un eskici dükkânı Winston’u hayret içinde bırakır. Tekrar tekrar oraya gider, şimdiki zamandan daha mutlu geçmiş olduğuna ve hiç bir zaman Parti tarih kitaplarının anlattığı kadar berbat geçmemiş olduğuna inandığı mazi hakkında ipuçları arar. Gizlice yaptığı bu ziyaretlerinden birinde, Mr. Charrington Winston’a, dükkânının üstünde gizli bir yatak odası gösterir. Oda, Ingsoc ihtilâlinden önceki hâlini muhafaza etmektedir.
Oda, oldukça pis olmasına rağmen rahattır ve en iyi tarafı, televizyon ekranı yoktur. Bir an için doğru düşünme yeteneğini kaybeden Winston, burasını Mr. Charrington’dan kiralar, Julia ile zaman zaman burada buluşur.
Birbirine duydukları aşkın tesiri altında, Winston ve Julia, 1984′ün baskıcı Devletine karşı gizlice isyan etmiş başkalarının da bulunabileceğini düşünürler. Ah, onlarla bir temas kurabilselerdi! O’Brien adında birini düşünen Winston Parti iç çevrelerinin üyesi bulunan bu adamın çirkin ve zekâ fışkıran yüzünde, Partiden tiksindiğini anlatan bir ifade sezdiğini hatırlar. Winston ve Julia, O’Brien’ın gayet göz alıcı bir şekilde döşenmiş apartmanına gider ve ona, gerçekten bir karşı-ihtilâl plânının hazırlanıp hazırlanmadığını sorarlar. O’Brien, onların bu sorusuna evet cevabını verir, bu karşı-ihtilâlin saflarına onları da kaydeder; fakat ideallerinin gerçekleşmesinden çok önce öldürülebileceklerini de ilâve eder. O’Brien, iki âşığa Emmanuel Goldstein’in mevcut bulunduğunu ve okuması için Winston’a ödünç olarak verdiği heretik bir kitabın da müellifi olduğunu söyler.
Maamafih Winston, Goldstein’in kitabını okumadan önce, kendisini Nefret Haftasının hazırlıkları içinde bulur. Okyanusya, aniden ve hiç bir sebep gösterilmeksizin, harpte saf değiştirmiştir. Şimdi Eurasia ‘müttefiktir, Eastasia da düşman. Yeni dostluğa halel getirecek bütün belgelerin derhal değiştirilmesi gerekmektedir.
Nefret Haftasından sonra, Mr. Charrington’dan kiraladığı odada Julia ile istirahat eden Winston, Goldstein’in kitabım okumaktadır. Kitap, Devletin giriştiği sayısız işkenceleri, yalanları ve sahtekârlıkları bir bir sıralar. Birdenbire, nereden geldiği bilinmeyen bir ses, Winston ve Julia’nın tevkif edilmelerini emreder. Dehşet içinde kalan Winston, odada gizli bir televizyon ekranının bulunduğunu ve Mr. Charrington’un da, Düşünce Polisi mensubu olduğunu öğrenir. Muhafızlar derhal odaya gelirler. Bir tanesi, Julia’nın karnına bir tekme indirir. Winston, Aşk Vekâletinde, küf kokan bir mahzene atılır.
Winston, burada günlerce bin bir türlü işkenceye maruz kalır ve dövülür. Artık kendisinin nerede olduğunu bilmez. Ardından, O’Brien’ın önünde, haftalarca süren «konferans»lara tâbi tutulur. Bu «konferans» lar sırasında, kendisine devamlı elektrik şoku verilir ve ancak, hatasını itiraf edecek kadar canlı tutulur. Maamafih O’Brien, Winston’un itiraftan da öteye geçmesini ister. Winston’un, ruhunun derinliklerinde. Büyük Biraderin her şeye kaadir olduğuna, her yararın ondan çıktığına, fertlerin özel düşüncelere sahip olamayacaklarına ve eğer Parti, iki kere ikinin beş ettiğini söylerse, bunun doğru olduğuna inanmasında ısrar eder. Winston’a, isyankârlara tuzak kurmak için, Goldstein’in kitabım kendisinin yazdığını da ilâve eder.
Bütün bu işkenceler sırasında Winston, gururunu ayakta tutacak bir sebebe sarılır: Julia’ya hissettiği aşk. Onun şimdi hayatta olup olmadığım bilmemesine rağmen, bu aşkı kimsenin kendisinden alamayacağım sanır. Fakat Düşünce Polisinin başvurduğu yollardan biri, kurbanlarını en fazla dehşete düşüren şeyin ne olduğunu öğrenmektir. O’Brien, Winston’un farelerden son derece tiksindiğini bilir. İçinde koca koca aç farelerin bulunduğu büyük bir tel kafes, Winston’ın yanına konur. O’Brien, fareleri serbest bırakacağını söyler. Winston, sebepsiz bir panik ânın-da, farelerin Julia’nın önünde serbest bırakılmaması için yalvarır. Artık yaşaması için hiç bir sebebin kalmadığını bilir.
Bu büyük hıyanetinden sonra, Winston serbest bırakılır. Şimdi fiziken, zihnen ve ruhen parça parça olmuştur. Ağzına yediği tekmelerle dişleri kırılmış, saçları dökülmüştür. Buharlaştırmaya lâyık bir kimse olarak görülmediğinden, kendisine küçük bir iş verilir. Şimdi yapayalnızdır, kendisinden nefret edilir, günlerini bir kahvehanede Zafer içkisi içerek geçirir. Bir gün, kendisi gibi her türlü işkenceye tâbi tutulan ve böylece bambaşka bir insan haline gelen Julia’yı görür. Her ikisi de, birbirine hıyanet ettiklerini söyledikten sonra, söyleyecek başka bir şeyleri kalmadığını anlar ve ayrılırlar.
Winston, bir” gün televizyon ekranından, Okyanusya’nın, Afrika’da büyük bir zafer kazandığını duyar, önceleri, bu tür haberlere inanmazdı, ama şimdi inanır. Beyin yıkama işlemi ve şok tedavisi başarılı olmuştu. Winston, ruhunun derinliklerinde. Büyük Biraderi artık gerçekten sevdiğini anlar.

 

Tenkid:

 

Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı gibi, 1984 de, tersine çevrilmiş bir ütopyadır: istikbalin, bir cennet’ olmaktan ziyade kâbuslu bir görüntüsü. Şurası belirtilmelidir ki, Huxley kitabını yazdığı zaman, kendi ütopyasının altı yüz sene sonra gerçekleşebileceğini sandı. Huxley’den on yedi sene sonra yazan Orwell, beyin yıkamanın, katı sosyal kontrollerinin ve siyasî hayvanlığın çok daha yakın bir zamanda gerçekleşeceğini sandı ve bu kâbuslu devletinin sadece otuz beş yıl sonra meydana çıkacağını söyledi.
Satıhtan bakıldığında birbirinin benzeri görünen bu iki kitap arasındaki bir diğer fark şudur: Huxley, ilmî «gelişmeler» üzerinde dururken Orwell, devletini, bilhassa siyasî açıdan ele alır. Huxley’nin devletinin idealleri, «Topluluk, Beraberlik, istikrar» dır. 1984, bunların mevcut olduğunu kabul eder, fakat siyasî mutlakıyet onları çok daha kötü gösterir.
Orvell’in devletinin sloganları şunlardır: «Harp Barıştır», «Hürriyet Köleliktir» ve «Cehalet Kuvvettir». Harp, Huxley’nin istikbaldeki dünyasını ilgilendirmez; Huxley’nin Cesur Yeni Dünyası’na musallat olan en büyük belâlar, sosyal kaderin kasvetliliği, ilmî âletler ve materyalizmdir. Sonra kitap hiciv ve nüktelerle dolu. Orwell’in dünyası ise, soğuk ve acıdır.
İstikbalin, yirminci asırdan görülen bu iki görüntüsü arasındaki farkı, Huxley’in kitabının yazıldığı 1932 ile, Orwell’in kitabının yayınlandığı 1949 tarihinin hadiseleriyle izah edebiliriz Bu onyedi yılda dünya, Moskova’daki büyük tenkilleri ve yargılamaları, İspanyol Dahilî Harbini, diktatörlerin yükselişini, dünyayı kana boyayan İkinci Dünya Harbi’ni, silâh altındakiler ve sivil halk arasında milyonlarca insanın öldürülüşünü ve soğuk harbin başlamasını gördü. Böylece, Okyanusya’daki hayat, sadece kasvetli ve neşesiz bir hayat değil; dehşet saçıcı bir hayattır da.
Aslında bir makale yazan ve polemikçi olan Orwell, 1984′ün polis devletinin kendine hâs mekanizma ve tekniklerini anlattığı zaman bilhassa başarılı. Onun bulduğu «düşünce suçu», «yem konuşma», «Büyük Birader» ve «İkiz düşünce» gibi terimler, günlük ingiliz diline girdiler. Bu kelimeler onun, sadece Nazi Almanya’sı ve Bolşevik Rusya’sında değil, daha yumuşak olmakla beraber, hiç de daha az tehlikeli sayılmayacak şekilde, «hür dünya» ülkelerinde olup bitenlerin, derin sezgi gücü ile analizinden çıkarılmıştı. Bu kitap, insanlar, kendilerini devletin baskıcı gücü altına sürüklenmelerine müsaade ettikleri takdirde, hayatın nasıl bir şekle dönüşeceğini hem kâhince gösteriyor hem de ikaz ediyor.
Yazar:
George Orwell’in hakiki adı Eric Blair idi. 1903′te Hindistan’da doğdu. Kötü yönetilen snob bir İngiliz mektebinin «hiç de fazla yetenekli» sayılmayan bir öğrencisi oldu. Bu mektep yıllarının dehşetinin «İşte, bizim neşemiz bunlardı» başlıklı bir yazısında anlattı. Maamafih, meşhur Eton mektebinin giriş imtihanını kazandı.
Üniversiteye ve daha fazla snobluğa tahammül edemeyeceğini anlayan Orwell, l921′de Burma’ya gitti, beş sene polislik yaptı ve Burma Yılları adlı ilk romanını yazdı. Emperyalizmin ne olduğunu böylece çok yakından gören Orwell, polislikten ayrıldı, Paris ve Londra lokantalarında çalışarak karnını doyurmağa çalıştı. Bütün bu tecrübelerini, 1933′te yayınlanan Paris ve Londra’daki Sefalet Yılları adındaki ilk büyük kitabında topladı.
Bu tarihten itibaren Orwell, bir gazeteci ve yazar olarak hayatını kazanmağa çalıştı. Büyük iktisadî kriz sırasında, solun üzerinde dunluğu muhtelif meselelerin şampiyonluğunu yaptı ise de, ferdin temel haklarını çiğneyen her siyasî doktrine şüphe ile baktı. Siyasî idealizmden ötürü, İspanyol Dahilî Harbi’nde, Kralcıların safında çarpıştı ve yaralandı, ingiltere’ye döndüğü zaman yazdığı Catalonia’ya Selâm (Homage to Catalonia) adlı kitabında, ispanyol Dahilî Harbi’nde, Kralcıları yalnız bırakan Komünistlere şiddetle hücum etti. Orwell ispanya’da, italya’da, Almanya’da ve Rusya’da polis devletlerinin gelişmekte olduğunu görüyordu. Bu gördüklerini muhtelif makalelerinde belirtti. Demokrasi ve totaliterlik arasında bir çatışmanın yaklaşmakta olduğunu söyledi ise de, hem İngiliz solcuları hem sağcıları, onun bu sözlerine ya sırt çevirdi veya hücum ettiler.
Ciğerlerinden devamlı rahatsız bulunmasına rağmen Orwell, İkinci Dünya Harbi sırasında, orduyu alınmayınca hava korunma şiltesinde çalıştı, bu yorucu iş kendisini daha da zayıflattı. Harp sona erdiği zaman, Orwell’in de ölümü yaklaşıyordu. Bu hastalığına rağmen Hayvan Çiftliği (1945) ve 1984 adlı iki şaheserini bitirmeğe muvaffak oldu ve 23 Ocak 1950′de öldü. Gariptir ki George Orwell, hakikî başarısına, ölümünden sonra, 1984 adlı eseri ile erişti. O günden bu yana kitap popülaritesinden kaybetmedi, bilâkis, her geçen gün, gittikçe artan sayıda okuyucu buluyor.
Diğer Eseri:
Hayvan Çiftliği (Animal Farm): Hayvan Çiftliği, Rus İhtilâli’nin başarısını, hıyanetini ve nihaî çöküşünü şaheser bir şekilde anlatan bir masaldır. Çiftçi Jones’ın zalim rejimi altında, hayvanlar sefil bir hayât sürerler. Hayvanlar başkaldırır, Jones’ı çiftlikten atar ve çiftliği kendileri yönetmek isterler. Maamafih, kısa bir zaman sonra, hayvanlar arasında yeni bir hiyerarşi doğar; kurnaz ve bencil domuzlar, daha uysal ve daha sessiz hayvanlar üzerinde hâkimiyet kurarlar. Her hayvanın eşitliği ve hâkimiyeti ile ilgili olarak ihtilâlin başında ilân edilen bütün yüksek idealler bir kenara itilir. Devamlı fesat tohumu saçan, Napoleon adındaki iktidar düşkünü bir domuzun yönetiminde, çok sayıda hayvan, tıpkı Çiftçi Jones’ın zamanında olduğu gibi, sefil bir hayata itilir. Totaliterliği, 1984 kadar etraflı bir şekilde ele almasa da Hayvan Panayırı, çok zor olan ve nadiren ele alınan siyasî masal tarzını kısa, fakat kuvvetli bir şekilde işliyor.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell tarafından kaleme alınmış alegorik bir politik romandır Hikayesi distopik bir dünyada geçer Anti-Ütopya romanlarının ünlülerindendir Özellikle kitapta tanımlanan Big Brother (Büyük Birader) kavramı günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır
Roman, Avrupa’daki Son Adam (The Last Man in Europe) ismiyle yazılmıştır Fakat ABD ve Birleşik Krallık’taki yayımcısı, ki roman bu iki ülkede aynı anda satışa sunulmuştur, pazarlama meseleleri nedeniyle romanın adını Bin Dokuz Yüz Seksen Dört`e (Nineteen Eighty-Four) çevirmiştir Roman ilk kez 8 Haziran 1949′da basılmıştır
Romanın anti-ütopik dünyasında, totaliter bir merkezi tek Parti’nin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir Roman daha sonra ünlenecek, Büyük Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları içermektedir 20 yüzyılın en etkili romanlarından biri olmasının yanı sıra satış anlamında da çok başarılı olmuştur
Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya isimli romanıyla birlikte, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört İngiliz edebiyatının ilk ve en ünlü anti-ütopik edebiBin Dokuz Yüz Seksen Dört ve içerdiği terminoloji Can Yayınları tarafından Türkçe olarak basılmaktadır Kitap birçok farklı dile çevrilmiştir Türkiye’de
Bu roman aynı zamanda 1984 yılında beyaz perdeye uyarlanmıştır
KİTAP ÖZETİ
Geçidin sonunda bir yerlerden, zafer kahvesininkine benzemeyen gerçek bir kahve kokusu ortalığa yayılmaktaydı
Winston elinde olmaksızın durakladı Bir iki saniye için yeniden çocukluğunun yarı unutulmuş dünyasına dönmüştü Birden bir kapı çarptı ve sanki bir sesmiş gibi kahve kokusu ansızın kesiliverdi
Birkaç kilometre yol yürümüştü, varisi ağrıyordu Son üç hafta boyunca Derken Merkezinde geçirmiş olduğu ikinci akşamdı bu Pek akıllıca bir davranış değildi yaptığı, çünkü merkeze olan devamlılığınız titizlikle denetlenirdi Temel ilke, bir Parti üyesinin hiçbir boş vakti kalmamasıydı, yatakta olmadığı zamanlarda yalnız kalmamalıydı Çalışmadığı, yemek yemediği ve uyumadığı zamanlarda genel bir uğraşa katılmalıydı; yalnızlıktan hoşlanmadığınızı belirten en ufak bir şey yapmak, kendi başına bir yürüyüşe bile çıkmak, tehlikeli olabilirdi Yenikonuşta bunun için de bir sözcük vardı: Özyaşam, bireysellik ve ayrıksılık anlamına geliyordu Bu akşam, Bakanlıktan ayrıldıktan sonra, nisan havasının yumuşaklığı onu kışkırtmıştı Gökyüzü o yıl görmediği derecede maviydi Merkezde uzun yorucu bir akşam; can sıkıcı oyunlar, konuşmalar, cinle uyarılan zorlama söyleşiler, birden katlanılmaz görünmüştü gözüne Otobüs durağına yaklaştığı sırada, ani bir kararla dönmüş, Londra’nın önce güneyindeki, sonra doğusundaki, sonra kuzeyindeki labirentlere dalmış, bilinmedik caddelerde kaybolmuş, hangi yöne gittiğine aldırmaksızın yürümüştü
‘Eğer bir umut varsa’ diye yazmıştı, günlüğünü ‘proleterlerdedir’ Gizemli bir gerçeğin ve apaçık saçmalığın anlatımı olan bu cümle sürekli kafasındaydı Bir zamanlar St Pancras İstasyonunun bulunduğu kesimin doğusunda ve kuzeyinde uzanan soluk, boz renkli bir gecekondu semtinde bulunuyordu İki yanda, sıçan deliklerine benzer kapıların doğrudan kaldırıma açıldığı küçük, iki katlı evlerin sıralandığı arnavutkaldırımı döşeli bir sokakta yürümekteydi Yer yer kirli su birikintileri vardı karanlık kapı ağızlarında ve yanlarındaki aralıklarda insanlar kaynaşıyordu: Dudakları kabaca boyanmış gelişkin kızlar, onları kovalayan delikanlılar, on yıl sonra kızların nasıl olacaklarının göstergesi olan şişman, paytak paytak yürüyen kadınlar, ayaklarını sürüyerek ilerleyen, iki büklüm, yaşlı yaratıklar, kirli su birikintilerinde oynayan, annelerinin bağırmalarıyla kaçışan, sallapati yalınayak çocuklar… Sokağa bakan pencerelerin belki dörtte biri kırıktı ve mukavvalarla kaplanmıştı İnsanların çoğunun Winston’a aldırdığı yoktu; bazıları çekingen bir merakla süzüyordu onu Bir kapının önünde kırmızı kollarını önlüklerinin üstünde kavuşturmuş, iri gövdeli iki kadın konuşmaktaydı Winston onlara doğru yaklaşırken kulağına bazı sözler çalındı:
“Evet’ dedim ona, ‘söylemesi kolay, ama sen benim yerimde olsan, sen de benim yaptığımı yapardın! Eleştirmesi kolay,’ dedim ‘Gelgelelim, benim başımdaki dertler sende olsaydı,’ dedim” Ötekisi “Haaa…’ dedi, ‘öyle kardeş Pek doğru, pek doğru!’”
cırtlak sesleri ansızın kesiliverdi Winston yanlarından geçerken kadınlar onu düşman bakışlarla süzdüler Daha doğrusu düşmanlık değildi bakışlarındaki, alışılmamış bir hayvan geçerken insanın duyacağı, bir anlık tedirginlikti Partinin mavi tulumlarına, böyle bir sokakta pek sık rastlanmazdı Belirli bir işiniz olmadıkça, bu tür yerlerde görülmek pek akıllıca bir davranış değildi Eğer nöbetçilere rastgelirseniz, sizi durdurabilirlerdi ‘Kağıtlarınızı görebilir miyiz, yoldaş? Burada ne yapıyorsunuz? İşten ne zaman çıktını? Evinize hep bu yoldan mı gidersiniz?’ gibi bir yığın soru Eve dolambaçlı yoldan gidilemeyecek diye bir kural yoktu, ama bu davranış, Düşünce Polisinin şimşeklerini üzerinize çekmeye yeterdi
Birden sokak karıştı Her yandan uyarı sesleri geliyordu İnsanlar, tavşanlar gibi kapı ağızlarından içeri kaçıyorlardı Winston’ın biraz önünde genç bir kadın, kapıdan fırlayarak sokakta su birikintisi içinde oynamakta olan çocuğu kaptı, önlüğüne sardı ve yine içeri kaçtı Bu sırada akordeona benzer siyah giysiler içerisindeki bir adam yan sokaklardan birinden çıkıp Winston’a doğru koştu, heyecanla gökyüzünü göstererek bağırdı: “Gemi! Dikkat ahbap Tam tepemizde! Çabuk yat!”
‘Gemi’, nedendir bilinmez, proleterlerin roketlere verdiği addı Winston, hemen kendini yere attı Proleterler bu tür uyarılarda bulundukları zaman, çoğunlukla haklı olurlardı Roketler sesten hızlı gittikleri halde, bir roketin gelmekte olduğunu bir tür içgüdüyle birkaç saniye önceden sezebiliyorlardı Winston ellerini başının üzerinde kavuşturdu Asfaltı sarsan bir gürültü duyuldu, sırtına hafif bir şeyler yağdı Ayağa kalktığında, bunların yakınındaki pencereden düşmüş olan cam kırıkları olduğunu gördü
Yürümeyi sürdürdü Bomba caddenin iki yüz metre ötesindeki bir dizi evi yerle bir etmişti Siyah bir duman bulut havanın içinde bir kalabalık oluşturmaya başlamıştı bile İleride, üzerinde kırmızı bir leke bulunan küçük bir sıva yığını kaldırımı örtmekteydi İyice yaklaştığı zaman, lekenin bileğinden kopmuş bir el olduğunu fark etti Kanlı bilek dışında, el, alçıdan dökülmüş gibi bembeyazdı
Eli tekmeyle hendeğe yuvarladı ve sonra kalabalığa karışmamak için, sağdaki bir yan sokağa saptı Üç dört dakika içinde, bombanın etkilediği alandan çıkmıştı Öbür caddelerdeki sefil kalabalık sanki hiçbir şey olmamış gibi günlük yaşantısını sürdürmekteydi Saat sekiz sularıydı ve proleterlerin içki dükkanları (onlara meyhane diyorlardı) şimdiden tıklım tıklım dolmuştu Sürekli açılıp kapanan pis kapılardan dışarı bir sidik, talaş ve ekşi bira kokusu yayılmaktaydı Bir bina çıkıntısının oluşturduğu köşede, üç adam birbirine sokulmuştu Ortadakinin elindeki katlanmış bir gazeteyi ötekiler onun omuzlarının üzerinden inceliyorlardı İyice yaklaşıp yüzlerindeki anlatımı görmeden bile, Winston, davranışlarından, ne derece dalmış olduklarını anlamıştı Çok ciddi bir haber okudukları belliydi Aralarında birkaç adım kalmıştı ki düğme dağıldı İki saat tartışmaya başladılar Winston bir ara, dövüşeceklerini sandı
“Çeneni kapatıp biraz dinle beni Sana söyleyip duruyorum, on dört aydır sonu yedi ile biten hiçbir numara kazanamadı
“1984…” Bu şekliyle söylendiğinde ilk bakışta sadece bir tarihten ibaretmiş gibi duruyor. Ancak, George Orwell’ in başyapıtı olan bu kitabı okuduktan sonra, aklınıza gelen şeylere inanmakta zorluk çekiyorsunuz. En başta bu kitabı okuduktan sonra insanın aklından ister istemez: “eğer böyle bir durum başımıza gelmiş olsaydı ne yapardık?” diye bir soru geçmiyor değil. Buharlaştırılmak, Büyük Birader, Düşünce Polisi gibi kitabın belli başlı yapıtaşları ya da başka bir deyişle eserin belki de bel kemiğini oluşturan bu kavramlar, kitapta ki şekliyle insanı dehşete düşürüyor. Kitap, kusursuzca işleyen ancak, baştan sona kusur ve yanlışlarla dolu olan bir yönetim anlayışının içinde Winston Smith’in etrafında ki olaylara ve onun yaşadıklarını merkeze alarak, yukarıda bahsi geçen sistemi en ince ayrıntısına kadar anlatmaktadır. Burada anlatılan sistem belki çoğumuza tanıdık gelen bir isimle adlandırılabilir. Otoriter ancak içinde sosyalist düzeni de andıran bir yapısı olan bu sistem, George Orwell’in kaleminde bambaşka bir anlam kazanmaktadır. Kitapla ilgili bu genel bilgileri verdikten sonra, kitapta anlatılmak istenenler ve verilmek istenen mesaj; günümüz hükümetinin siyasi görüşü çerçevesinde, medya, toplum yapısı, amaçlanan ve oluşturulmak istenen toplumsal yapının ne olduğu konusunda görüşler “1984” adlı yapıtın ışığında açıklanmaya çalışılacaktır
KİTAP HAKKINDA
Orwel, “1984″ adlı eserinde despotizmin (zorbalık) egemen olduğu bir dünyayı tasvir eder. Bu ütopyaya göre, dünya eşit güce sahip üç bloka ayrılmıştır. Yönetenler tek egemen güçtür. İnsanlar yöneticilerin korkusu ile sinmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlâki ve insani duygular yok edilmiş, düşünme ve düşündüğünü söyleme yasaklanmış, yaşam tüm güzelliklerini yitirmiştir. Hiç kimse birbirine güvenememektedir. Çoğu kişiler casustur. En yakınlarını yönetime gammazlama bir ödev haline getirilmiştir. Bireylerin kişilikleri tamamen silinmiştir.
Orwel bu eserinde, gelecek üzerine korkularını dile getirmiştir. İnsanları, modern dünyayı etkileyebilecek sorunlar üzerinde düşünmeye yöneltmek istemiştir.
YAZAR HAKKINDAİngiliz romancısı ve denemecisi George Orwell, 1903 yılında Hindistan’da doğdu. 1922 yılında öğrenimini tamamladıktan sonra Birmanya’ya giderek İmparatorluk Polis Teşkilatı’na girdi. 1928′de teşkilattan istifa etti ve anılarını Burmese Days (1933) adı altında yayınladı. Aynı yıl yazdığı Down and Out in Paris and London adlı kitabında Paris ve Londra’da geçen günlerini anlattı. İspanya İç Savaşı üzerine izlenimlerini, Katalonya’ya Selam (1938) adlı kitabında aktardı. Çağdaşlarını modern dünyanın sorunları üzerinde düşündürmek isteyen ve birçok eleştirmenin `İngiltere’nin Bilinci’ olarak nitelendirdiği Orwell’in Swift tarzında yazdığı Hayvanlar Çiftliği (1945) ve 1949 yılında yayınladığı 1984 adlı romanları gelecek ile ilgili düşüncelerini yansıtan bir çeşit vasiyetname niteliği taşır. George Orwell, 1950 yılında Londra’da öldü.
KİTABINYAZARI: GEORGE ORWELL
Kitap özeti
Ingiliz yazar G.Orvell’in yazdığı bu eser, bir hayvan çiftliğindeki iktidar mücadelesini anlatıyor:
Çiflikteki büyük Domuz, diğer hayvanları gizlice toplayıp, bir takım vaatlerle, onları mevcut yönetime karşı birlikte hareket etmeye çağırır. Büyük Domuzun yanında, bir de “karayı ak, akı kara gösterebilecek” kadar ikna kâbiliyeti yüksek, genç bir domuz vardır.
Hayvanlar ikna edilir ve domuzlar yönetimi ele geçirir…Yeni yönetimin ilk işi, önceki yönetimin izlerini yok etmektir, eskiye ait ne varsa, hepsi imha edilir.
Yeni iktidar, bir takım ilkeler belirler, bu ilkeler bir duvara büyük harflerle yazılır:
-Hiç bir hayvan yatakta yatmayacaktır.
-Hiç bir hayvan alkol içmeyecektir.
-Hiç bir hayvan, diğer bir hayvanı öldürmeyecektir.
-Bütün hayvanlar eşittir.
Yeni yönetimle, diğer hayvanlar arasındaki ilk ihtilaf, inek sütlerinin ne olacağı, nerede kullanılacağı konusudur. Büyük domuz: “Siz sütü bırakın” diyerek, hayvanları çalışmaya gönderir.Hayvanlar akşam döndüklerinde sütün ortadan kaybolduğunu görürler.Daha sonra, bu sütlerin, domuzların arpa ezmesiyle yapılan yemeklerine karıştırıldığı anlaşılır.Çiflikte Elmalar olmaya başlayıpta, rüzgar sebebiyle yere döküldüğünde, bütün hayvanlar, eskiden olduğu gibi, bunların taksim edileceğini düşünür. Fakat bütün elmalar domuzlara mahsus olmak üzere toplanıp kaldırılır.Domuzlar bu durumu şöyle izah eder: “Aslında biz süt ve elma sevmeyiz, ancak ilmi tetkikler, süt ve elmanın domuzların sıhhati için gerekli olduğunu gösteriyor. Bizim sihatimiz bozulursa, çifliğin yönetimi bozulur, her halde bunu istemezsiniz…”
Büyük domuz, bir gün, yüksek bir yere çıkarak; “Bundan sonra toplantılar kaldırılmıştır, çifliğin bütün meseleleri, benim başkanlık edeceğim domuzlar komitesinde halledilecektir, bu komite gizli toplanacak, alınan kararlar daha sonra size tebliğ edilecektir.” Diye aldığı son kararı hayvanlara duyurur.
Bu duruma itiraz etmek isteyenler olsa bile, koyunların hep bir ağızdan: “sen en iyisini bilirsin” diye bağırmaları üzerine, bu düşüncelerinden vazgeçerler.
Aradan günler geçer. Domuzlar, birdenbire çiftlik evine taşınıp yerleşirler ve bundan sonra yataklarda yatmaya başlarlar. Bu durum, diğer hayvanlar tarafından duyulunca, hayvanlar duvara yazılan ilkelerden: “Hiç bir hayvan yatakta yatmayacaktır” ilkesini hatırlayıp hayrete kapılırlar.
Hep beraber duvarın yanına giderler, ancak duvarda: “Hiç bir hayvan çarşaflı yatakta yatmayacaktır” yazısını görürler, hepsi, bu ilkeyi yanlış hatırladıklarını düşünüp, bu ilkenin sonradan değiştirilmiş olduğunu anlayamazlar.
Kış aylarında çiflikte kıtlık başgösterir. Buğday azalır, patatesler soğuktan donar ve yenilemeyecek hale gelir. Açlıktan dolayı ölümler baş-göstermeye başlar. Büyük domuz, bu haberlerin çiftlik dışında yayılmasını önlemek için önlemler alır, çifliğe gelen ziyaretçilere, erzak depolarının dolu olduğunu söyler ve onlara, üzerini buğday ve yiyecekle örttürdüğü kum yığınlarını erzak diye gösterir.
Büyük domuz, aldığı bir kararla, tavukların yumurtalarının çiftlik dışında satılacağını, tavukların kuluçkaya yatmalarını yasakladığını ilan eder, buna karşı çıkan tavukları, yetiştirdiği köpeklere öldürtür. Bunun üzerine hayvanlar; “hiçbir hayvan diğer bir hayvanı öldürmeyecektir” ilkesini hatırlar. Hemen bu ilkelerin yazılı bulunduğu duvarın yanına gidilir. Ancak duvarda: “Hiç bir hayvan diğer bir hayvanı bir sebep olmadan öldürmeyecektir” yazıldığını görürler, bu ilkeyi de yanlış ezberlemiş olduklarını düşünürler.
Büyük domuz, çiftlik içerisindeki hayvanlar arasında: “liderimiz” ,”Hayvanlar babası” , “Koyunlar hâmisi” , “Yavru hayvanların dostu” gibi üstün sıfatlarla anılıyordur ve her türlü güzellikler ona atfedilmeye başlanıyordur; mesala: genellikle tavuklar, “liderimiz sayesinde altı günde beş yumurta yumurtladım” , havuzdan su içen inekler: “liderimiz sayesinde bu suyun tadı ne kadar güzelmiş” derler.
Birgün çiftliğe dışarıdan saldırılar olur. Yabancı hayvanlar çiftliğe girer, iki sene gibi uzun bir zaman içerisinde bütün hayvanların büyük gayretleri sonucu yaptıkları ve büyük domuzun adının verildiği Yel Değirmenini yıkıp harap ederler.Çiftlikteki bütün hayvanlar yaralanır, bazıları ölür. Bir müddet sonra bir tüfek sesi duyulur. Ağır yaralı bir hayvan yanındaki bir domuza: “Neden tüfek atılıyor” diye sorar. Domuz: “Zaferimizi kutlamak için”cevabını verir. Yaralı hayvan; “Hangi zafer” diye hayretler içinde kalır . Domuz; “Ne demek hangi zafer, düşmanı topraklarımızdan kovmadık mı” der. “Ama iki yıl uğraştığımız değirmeni yok ettiler” karşılığını verir.Domuz: “Ne önemi var, bir değirmen daha yaparız, istersek daha fazla yaparız, yapmış
olduğumuz muazzam işleri takdir etmiyorsun, şimdi şu bastığın topraklar düşman işgalindeydi, ama liderimiz sayesinde her karışını geri aldık” der.Biraz sonra Büyük Domuz, kendisine taktığı
bir kaç madalya ve nişanla çıkıp bütün hayvanları, elde ettikleri zaferden dolayı kutlar, tebrik eder.Hayvanların hepsi büyük zafer kazandıklarına böylece inanmış olurlar.
Bir gece çiftlikte bir gürültü olur, hayvanlar ahırdan fırlayıp koşarlar. çiftlik ilkelerinin yazılı olduğu duvarın dibinde kırılıp parçalanmış bir merdiven görürler, domuzlardan birinin orada sersem sersem dolaştığını, yanında bir fener, bir boya kutusu ve bir de fırça olduğunu farkederler. Hayvanlar duvara baktıklarında, duvardaki ilkelerden birinin daha kendi ezberledikleri gibi olmadığını görürler.
Büyük Domuz, aldığı son kararla; arpaların bundan sonra sadece domuzlara
tahsis edileceğini ve gazdan tasarruf etmek için ahırlardaki fenerlerin kaldırılacağını, hiç bir domuzun çiflikteki işlerle uğraşmayıp, sadece yönetimle ilgileneceğini, domuzlardan başka, hiç
bir hayvanın yönetim işlerine karışamayacağını, domuzların dışındaki bütün hayvanların Ağustos ayında pazar günleri dahi çalışacağını, çalışmayanın yiyeceğinin yarıya ineceğini ilan eder.
Hayvanlar, “Bütün hayvanlar eşittir” ilkesini hatırlayıp, “bu nasıl eşitlik” diye kendi kendilerine söylenmeye başlarlar. Hemen, ilkelerin yazılı olduğu duvarın yanına gidip, duvardaki yazıların değiştirilmiş olduğunu, ilk defa, fark edip, duvardaki bütün yazılar silinmiştir ve sadece şöyle yazmaktadır:
“Bütün hayvanlar eşittir FAKAT Bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:Her insanın içinde diğerlerine karşı üstünlük kurma arzusu olduğu ve tüm insanların eşit koşullarda ve özgürce yaşamaları bu duygu yüzünden gerçekleşmeyeceğidir.
4.KİTAPTAKİ AHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Major:Hayvanlara çiftliği ele geçirme fikrini aşılayan yaşlı ve bilge bir domuzdur.
Napolyon:Çiftliğin yönetimini ele geçirip hyavanları istediği gibi yöneten domuz.
Snowball:Hayvanların eşitliğini savunan ve daha sonra bu fikri yüzünden Napolyon tarafından çiftlikten uzaklaştırılan domuz.
Mollie:Kurdela merakına yenik düşüp tekrar insanlara dönen kısrak.
Boxer: Domızlara sadık iki attan bir tanesidir.Daha sonra insanlara öldürülmek için satılmıştır.
Clover: Domuzlara sadık iki attan diğeri.
Jessie ve Bluebell:Yavruları domuzlarca kullanılan iki köpek.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitapta yazar akıcı bir dil kullanmanın yanında olayları birbirine bağlayıp bölümler arası merak uyandırarak okuyucunun kitabı elinden bırakmasına meydan vermemiştir.Bütün arkadaşlara tavsiye ederim.Şahsen benim çok hoşuma gitti.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: İngiliz romancısı ve denemecisi George Orwell, 1903 yılında Hindistan’da doğdu. 1922 yılında öğrenimini tamamladıktan sonra Birmanya’ya giderek İmparatorluk Polis Teşkilatı’na girdi. 1928′de teşkilattan istifa etti ve anılarını Burmese Days (1933) adı altında yayınladı. Aynı yıl yazdığı Down and Out in Paris and London adlı kitabında Paris ve Londra’da geçen günlerini anlattı. İspanya İç Savaşı üzerine izlenimlerini, Katalonya’ya Selam (1938) adlı kitabında aktardı. Çağdaşlarını modern dünyanın sorunları üzerinde düşündürmek isteyen ve birçok eleştirmenin `İngiltere’nin Bilinci’ olarak nitelendirdiği Orwell’in Swift tarzında yazdığı Hayvanlar Çiftliği (1945) ve 1949 yılında yayınladığı 1984 adlı romanları gelecek ile ilgili düşüncelerini yansıtan bir çeşit vasiyetname niteliği taşır. George Orwell, 1950 yılında Londra’da öldü.

7.323 görüntüleme

Yazar hakkında

ilteriş Bülent AYDIN

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://www.edebiyatsahili.com/2012/02/25/george-orwell-1984-yorum-ozet-cozumlemeanaliz-genis-arsiv/

1 yorum

  1. ilteriş Bülent AYDIN

    George Orwell 1984: Yorum, Özet, Çözümleme Analiz, Geniş Arşiv

Bir Cevap Yazın