Bu Sayfa bas

Turkuaz Edebiyat

Okuduğunuz Kitapları Paylaşın

 

 

Edebiyat

a

 

 

Türk Edebiyatı

imagesCA28JP66

 

 

Dünya Edebiyatı

imagesCATVMUV1

 

 

Tasavvuf Edebiyatı

imagesCABVTGRL

 

 

Fantastik Edebiyat

 

 

Çocuk Edebiyatı

 

 

 

 

Edebiyat Ajandası

imagesCAHSZYA5

 

 

Kitap Forumları

 

 

Edebiyat Nedir?

 

edebiyat nedir

Edebiyat, kişinin duygu ve düşüncelerini, kendine özgü bir dil kullanarak, estetik kurallar çerçevesinde, yazılı veya sözlü olarak dile getirmesidir. Edebiyatın da bir yöntemi olduğundan o da bir bilimdir. Edebiyat bir bilimin yapması gereken:-anlama, -yorumlama, -değerlendirme, -benzerleriyle karşılaştırma, -yerleştirme basamaklarını yaptığı için bir bilimdir.

Edebiyat’ın amacı estetik ve güzelliktir. Edebiyat’ı edebiyat yapan iki temel özellik vardır: 1) Dil-üslup 2) Estetik-güzellik. Bu özelliklerin ikisi de okuyucuya ve yazara göre değişkendir. Edebiyat duygu ve düşüncelerimizi karşımızdakine anlatabilmek için bir araç niteliğindedir. Edebiyatta içerikten çok o içeriğin nasıl dile getirildiği önemlidir. Edebiyat sanatçıyı, bilimi ve eseri içinde yaşadığı dönemi ve türü içindeki yerini inceler.

Edebi eserin incelenmesi açısından, bir sosyal bilimdir. Diğer sosyal bilimleriyle sürekli iletişim ve etkileşim içindedir.
Edebiyatın diğer sosyal bilimlerden farkı: yaratıcı olması, öznel olması ve kurmaca olmasıdır. Edebiyat tarihinin oluşturulması açısından, edebiyat bilimi önemlidir.

Edebiyat’a teşkil eden olaylar:

1)Savaşlar: Toplumu derinden etkilediği gibi, bir toplum ürünü olan edebiyatı da etkilemiştir. Örnek: Kurtuluş Savaşı
2) Göçler ve tabii afetler: Bunlar bölgesel etkilerdir. Halkta derin izler bıraktığı için önemli derecede çok malzeme oluştururlar.
3) Kültürel değişim: Kültür, bir toplumun yaşayış biçimidir. Toplumun yaşam biçimi değişince buna bağlı olarak edebiyat da değişir. Toplumların yaşamlarına yeni şeyler girince kültürleri ve edebiyatı da değişir.
4) Aşk, sevgi: Bunlar bireysel etkilerdir.
5) Doğa: Bu unsur temel teşkil etmez, sadece farklı bakış açıları için ortam oluşturur.

Edebiyat ile diğer bilimler ilişkisi:

1) Sosyoloji: Sosyoloji toplum bilimidir. Toplumda meydana gelen olaylar edebi eserlere yansır. Sosyologlar da bu eserlerden yola çıkarak toplumsal olgulara ulaşabilirler. Tam tersi de olabilir.

2) Tarih: Tarihçiler edebi eserlere bakarak, eserin yazıldığı dönem hakkında bilgi edinebilirler. O dönemdeki yaşam koşullarını bulabilirler.

3) Psikoloji: Edebiyatçıların yazmış olduğu eserlerden psikologlar veya psikiyatrlar psikoanaliz yapabilirler.

4) Coğrafya: Özellikle, yazılan gezi yazılarından coğrafyacılar, o eserdeki yerin coğrafi özelliklerini bulabilirler.


Edebi eserin ölçütleri:
Edebi Eser (Sanat Eseri), malzemesi dil olan, sanat gayesi ile yazılmış, estetik, zevk ve heyecana yönelik olan bir anlatım veya ifade tarzının oluşturduğu yapının adıdır. Edebi eser, insan eseridir, orjinaldir, özgündür, tektir, bireyseldir. Faydaya bağımlı değildir; ama ondan bir takım faydalı bilgiler elde edilebilir. Toplumda yaşanan olayları ve durumları yansıtması bakımından bir ayna görevi görür. Edebi eserkurmacadır. Kurmaca(İtibari), sanatçının dış dünyadan aldığı malzemeyi, kendi anlayışı, dünya görüşü ekseninde yeniden bir kurguyla ortaya koyduğu sonuçtur. Sanatçı her ne kadar gerçeği anlatırsa anlatsın o eser bir kumacadır. Bu anlamda edebi eser bir ayna görevi görür.

1) Eserin alacağı yapı(nesir, nazım), 2) Dil kullanımı, 3) İfade biçimi, 4) Üslup, 5)Edebi sanatlar ve eserde uygulanış biçimi, 6) Eserin hacmi, 7) Konu seçimi, 8)Sanatçının bakış açısı

Edebi akım: Belli bir dönemde, belli bir sanatçı gurubunun ortak bir sanat, estetik veya edebiyat anlayışı çerçevesinde oluşturdukları edebi hareket veya bu ortamda meydana getirmiş oldukları edebi eserlerin bütünüdür.

Edebiyat, aşağıdaki şekillerde tanımlanmaktadır:
1.
 Estetik amaçlı oldukları kabul edilen yazılı yapıtlar bütünü.
2. Yazıldıkları ülke, çağ, ortam, bağlı oldukları tür açısından ele alınan bu yapıtlar.
3. Bu yapıtlara ilişkin bilgiler, incelemeler bütünü: Edebiyat dersleri.
4. Yapıtların üretilmesi, edebiyatçının, yazarın etkinliği, mesleği.
5. Yapay, yüzey sel. genellikle içtenlikten uzak, süslü yazı ya da söylem için kullanılır: Bütün bu sözler edebiyattan başka bir şey değil.
6. Edebiyat yapmak, bir konuda boş, gereksiz, süslü püslü sözler söylemek: Bırak edebiyat yapmayı da düşündüğünü açıkça söyle.

Edebiyatın ne olduğunu belirlemek için sayısız tanımlar ileri sürülmüştür ama, bunların tümü de, önünde sonunda geçişli-geçişsiz, dışa dönük-içe dönük karşıtlığına indirgenebilir. Kimilerine göre estetik yazının kendi dışında bir amacı yoktur, dolayısıyla da yönetim, politika, gazete vb dilinin, ya da günlük konuşmanın zorunlulukları dışında kalır ve bu özerkliğin sağladığı çok yönlülükle, bir metin olarak, özerk bir yapı olarak, kendi yasaları dışında hiçbir yasa tanımadan kendi kendini oluşturur. Burada hesaba katmak zorunda olduğumuz kavram, gerçekliğin denetimi dışında kalan şeylere yönelik düşsel kavramıdır; ama bu kavram, nesnelliği de beraberinde getirmez, yalnızca yapıtın kendi içindeki karşılıklı bağıntıların varlığını belirler. Ama, düşsel de, sistem de gerçekte ayırt edici özellikler sayılamaz. Örneğin gazetecilik de, politika da, hem düşsel hem sistemlidir. Geçişsizlik de bizi kesin bir yargıya götürmez: bir metin okunduğuna, okunacağına göre. ister istemez okur üstünde etkisi olacaktır, yani okumanın kendisi kendi başına bir etkidir Şunu da unutmayalım ki, bu çözümleme sorunları, çağımızın ortaya çıkardığı sorunlardır: bütün zorluk, toplumsal olarak kurumlaşmış çeşitli söylemleri, çeşitli dilleri değerlendirecek bir karşılaştırma sisteminin yokluğundan kaynaklanır. Aristoteles’in edebiyat kuramı, Platonun mimesis üzerindeki görüşleri, edebiyatın dışında kalan varlıkbilimsel statülerdir. Boleau’nun Art poetique’i yazınsal bir tiplemeden çok sosyal topoloji üzerinde yer alan sınırlı bir topolojidir. Bu bakımdan. Sartre soruna başka bir açıdan bakarak edebiyat nesnesinin konumunu belirlemekte ve üretici etkinliğin koşullarını incelemekte haklıdır.

Bu durumda, edebiyat nesnesini ayırt etme çabasının kendisi de anlamlıdır. Çağdaş eleştiri, edebi olan ile edebi olmayanı ayırt etmeye kalkışmayı boş bir çaba olarak görür. Edebi ile edebi olmayanın birbirleri dışında varlıkları yoktur. Sartre’ın sorgulaması, toplumsal yönü bir yana, batı uygarlığının ayırt edici özelliği olan anlaşılırlık saplantısının bir parçasıdır. Jakobson tarafından tanımlanan ve geçişsizliğin bütün çeşitlemelerini toparlayan şiirsel işlev kavramı, dille anlatım arasında ayrı bir edebiyat kuramını temellendirmek için şart olan bir sınır çizer.

Oysa, dilin genel kullanımında, bir yazı nesnesi, bir okuma nesnesi olan edebiyat azınlıkta kalır. Edebiyat, günlük dilin, uğradığı değişiklik edebiyatı da değişikliğe uğratan kullanım dilinin dışında değil, tam tersine, bu günlük dilin içinde, bu dile yönelik özel bir işlemdir. Y.Lotman bunu çok iyi vurguluyor: edebiyat her zaman ikincildir, işlevini de bu kaçınılmaz dana sonralıktan alır, günlük kullanım diline özerklik ve geçerlik kazandım, bu dili ayıklanması ve örgütlemesiyle onu doğrulamış olur. Burada karşımıza çıkan sorun, düşsellik sorunudur: düşsel’i, yaratılanı yalan, sahte sayamayız; bu, onu bilmemek, tanımamak olur Bir sözün, bir söylemin, düşsel bir yapıtta yer almakla dilsel yapısında bir değişikliğe uğraması, yeni bir sözdizimsel yapıya dönüşmesi zorunlu değildir; bütün değişiklik, bu söylemin yadsınamayacak bir statüye kavuşmasında, yadsınmaktan kurtulmasındadır.

Metnin, geçimsizlikten kaynaklanan çok değerliliği, burada gerçek işlevini bulur. Yadsınamayacak demek, aynı zamanda bozulamayacak, saptırılamayacak. yani kendisi üzerinde kendi dediğinden başka şey söylenemeyecek demektir Yapıtın bu özelliği çok değerli olmasından gelir. Çok değerlilik ya da çok yönlülük, salt bir göndergeyi, yapıt dışında yapıta kaynak ve dayanak olabilecek salt bir gerçekliği yadsır ve edebiyat yapıtının saltlığını temellendirir. Bu çok değerliliğin iki oluşum yolu vardır: eğretileme ve düz değişmece Eğretileme bütünleyici ve mitolojiye dönüştürücü bir işlemdir: çeşitli anlam düzeylerinin bir aşama düzenine göre üst üste sıralandığı anlamsal bir paradigma kurar; yapıtın oluşum sistemini birtakım kodlara bağlar ve çeşitli işaretlerle kültür çağrışımlarını bu kodlara göre birleştirir.

Boileau işte bu sistemin kuramını açıklamıştı. Bunun yanı sıra, eğretileme yoluyla, yapıtın tekilliğine karşıt bir genelde kod dışı bir paradigma da kurulabilir: buna örnek olarak romantizmi ve ikide bir halka, sanata vb. seslenişini gösterebiliriz. Eğretilemenin tersine, düz değişmece, her tekil öğeyi bir yeni düzenlemenin hareket noktası olarak ele alır ve o güne dek kültür ortamında birbirine bağlanmamış verileri yan yana getirerek yeni karma oluşumlar yaratır. Edebi yaratma ve buna bağlı olarak günlük dilin ve söylemin geçerli bir dile dönüşümü eğretileme ve düz değişmece sistemlerinin ardışık ve karma kullanımından kaynaklanır. Düz değişmece ile edebiyatın özerkliği davasında o güne kadar göz ardı edilen yeni veriler onaya çıkmıştır.

• Edebiyat tarihi: Yazarların önceki yapıtlara kendi getirdiklerini katmalarıyla yavaş yavaş gelişen trajediyi inceleyen Aristoteles, bu arada türlerin ve yapıtların tarihi olarak edebiyat tarihini de tanımlamıştır Birçok değişiklik geçirdikten sonra, trajedi artık değişmez olmuş, tam bir olgunluğa ulaşmıştı. Bu “tam olgunluk” sözü, XIX. yüzyılın sonuna dek süren edebiyat tarihi anlayışının temel kavramlarından biridir: zamanı evrim terimleriyle nitelemek, varılan aşamayı, bu evrimin, daha başlangıcında saptanmış en son ve en olgun noktası olarak görmek. Bu durumda, edebiyat tarihi, geçmişi canlandırmanın ve nedenselliği ortaya çıkarmanın güçlükleri yanında yapıtların sürekliliğini ve biçimsel, kurumsal ortaklıklarını da hesaba katmak zorundaydı. Nitekim. Ouintilianus, yazdığı roma belagati tarihini, bu tarihin son ve en yetkin aşaması saydığı Cicero ile noktalamıştı. Rönesans’ta. klasik ve yeni klasik dönemlerde hep bir türün ya da anlatım biçiminin kendi özüne bağlı gelişmesi ele alınmıştı Ancak bütünselleştirici bir tarih bilincinin uyanmasıyladır ki edebiyat tarihi de bütünleyici bir anlayışa varabildi. 1763′te John Brown, şiir tarihini evrimci bir şemaya göre inceledi: başlangıçta türkü, dans ve şiirin beraberliği, sonra ayrılma ve her sanatın kendi alanında uzmanlaşması, daha sonra da ilk ve saf estetik beraberlikten uzaklaşmanın ve balı olarak bozulma ve çöküş. XVIII. yy.’ın sonunda Herder ve Frıedrıch Schlegel edebiyat tarihinin sürekliliği ilkesini ortaya attılar doğada sıçrama yoktur.

Birincisi, ilk türkülerin görkeminden bu yana şiirin gerilediğine inanıyordu, ikincisi, bu sürgün ve çiçeklenme benzetmesini daha bir kesinlikle ıslıyor, takat bunu yalnız Yunan şiiri ve edebiyatı için geçerli sayarak, çağının şiirini gelişmesi tamamlanmamış bir aşama olarak görüyordu. Grimm kardeşler ise, benzer ilkelerden yola çıkarak, sözlüden yazılıya geçiş sorunu üstünde durdular ve bu geçişe bir düşüş, bir gerileme gözüyle baktılar. Hegel’in estetiği de bir simge sistemine dayanması ve sanatın son yetkinliğe ancak felsefede ulaşacağını ilen sürmesi bakımından türler tarihine doğrudan bağlanır. Spencer ve Darwinin edebiyat tarihine katkısı, yapıtların kalıcılığı ve geçiciliği sorununa açıklık getirilmesini sağladı. John Addıngton Symonds, Elizabeth dönemi drar’ incelediği araştırmasında, yazara yoklan varetme anlamında bir yaratıcılık tanımayarak, gelişmeyi, çekirdek halindeki öğelerin yavaş yavaş olgunlaşmasına bağlıyordu Taine’in özelliği dar bir gerekirciliği savunması, ama Hegel’in temel savlarıyla bağlantısını da kesmemesidir. Bunun içindir ki Spencer ve Comte’u açıkça eleştirmiş ve edebiyat tarihini, iç nedenlerin, kendiliğinden gelişmenin araştırılmasını gerektiren bir donemler dizisi ve bunların zamanda sıralanması olarak tanımlamıştır. Çünkü edebiyat, örgütlenmiş bir bütün olarak düşünülen büyük tarihin tur parçasıdır. Buradan da, çeşitli edebiyatkümelerini birbirinden ayırt etmeye yarayan dönem kavramına varırız: Tanzimat romanı, Cumhuriyet dönemi romanı.

Fransız edebiyat tarihçisi Brunetiere de edebiyat türlerini Darwin ve Spencer’in türleri gibi ele alır: Racine’in Phedre’ı Rönesans döneminde doğan ve Lemercier’ den sonra da bütün önemini yitiren fransız trajedisinin en yetkin örneği ve gerileme sürecinin başlangıcıdır. Bir edebiyat türünün sürekliliğini ya da geçiciliğini bir özete sığdırmak ve bu türle zooloji biçimlerinin evrimi arasında herhangi bir kesin bağlantı kurmak olanaksızdır. Ama yine de bu tarihçilerin yöntemlerinden alacağımız bir ders vardır: Edebiyat tarihi, eşzamanlı tarihsel verilerden, yapıtlar dizisi de biçimlerin evriminden ayrı düşünülemez ve edebiyat tarihçisine düşen, bütün yapıtları hesaba katmak ve bir dönem ya pıtları arasındaki aşama düzeninin bir tarihsel olgu ve tarihin belirleyici bir öğesi okluğunu unutmamaktır. L.Goldmann’m ilgi alanı ise bir dönemin ve bir sınıfın bi cimsel oluşumu ve imgeler sistemiydi. Prag okulu, tarihsel bir görüş açısından kaynaklanan değer ayırtımı dışında yapıtların eşzamanlı incelemesine olanak olmadığını ileri sürüyordu.

Edebiyat tarihinin hem tekili hem de geneli kapsayan bir bilim olabilmesi, ancak edebiyat sorununun yazar sorunuyla birlikte ele alınmasına bağlıdır. Bu da yazarın yaşamı ve yapıtıyla birlikte gerçek bir birey olarak görülmesini gerektirir Bu tekilliği tarihsel bir sistemlemenin boyutla rina yükseltmek Gustave Lanson’a düştü. Hareket noktası basit bir tıkırdı: edebiyat araştırmalarını ilerletmenin tek yolu onu, edebiyat “nesne “sine en yakın bilim dalına, yani tarihe bağlamaktı Tarih demek, olguların, metinlerin, olayların saptanma sı; bu olguların edebiyat alanına, içten (etkiler, kaynaklar, yazarlar arasındaki ilişkiler), dıştan (dönem, ulus) ve edebiyat sosyolojisi açısından (kurumlar, dağıtım, okuma) bağlanması demektir Ne var ki, bu edebiyat tarihi, hem tarih tarihçileri, hem de yazarlar taralından reddedilmiş, bizi gerçek bir kültür tarihine götüremediği ve estetik veriyi hiç hesaba katmadığı için suçlanmıştır. Onun bunun sözüyle hare ket eden. tanıkların dediklerine dayanan, edebiyatı dışından kavramaya kalkışan böyle bir edebiyat tarihi, fıkralara ve dedikodulara boğduğu sanat yapısının iç devinimini ve kendinden kaynaklanan gücünü göremez, görmek de istemez.

Edebiyat tarihinin karşılaştığı bu sorunlara, Bahtin’den Goldmann’a kadar dilbilimciler, biçimciler, psikanalizciler, toplumbilimciler, bunların yanı sıra freudculer mancalar, Frankfurt okulundan esinlenen birçok araştırmacı (özellikle de son louıı Lotman, Hans Robert Jauss ve Konstanz okulu) kendi açılarından çözüm getirmeye çalışmaktadırlar.

• Edebiyat sosyolojisi: Edebiyat sosyolojisi, sosyal, iktisadı, siyasal ve dinsel koşulların yapıtların içeriği, biçimi ve türü üzerinde ve bu üretimin sosyal ortam üzerindeki etkilerini inceler. Bununla birlikte, edebiyatın öteki sanat ürünlerinde görülmeyen bir ayrıcalığı vardır. Yazar, sosyal yabamın bağıntılarını ve mekanizmalarını, ayrıca da çeşitli insan tiplerinin düşünce ve davranışlarını günlük dile aktaran kimsedir. Dolayısıyla, edebiyat sosyolojisi, edebiyatın sosyal gerçekliği yansıttığı görüşündedir.

• Türk Edebiyatında “edebiyat” terimi: Tanzimat’tan sonra kullanılmaya başlandı Daha önceleri bu anlamda, “şiir ve inşâ (nesir)” sözleri vardı Arapçada. “ilm ül-edeb” (edep bilimi) adı altında. Söz ve yazıda yanlış yapmamayı öğreten bilini” anlamında kullanılan “edeb”. Tanzimat döneminde, ilkin Şinasi’nin bir yazısında “lenn-i edeb” diye anılarak “iyi ahlak öğrettiği için edebî denildiği o yolda yazanlara da ‘edib’ adı verildiği” hatırlatıldı. Fakat, “edeb” kelimesinden türetilen “edebiyat” terimini en başta kimin kullandığını bilmiyoruz. En eski örnek, Namık Kemal’in. “Lisanı Osmani’nin edebiyatı hakkında bazı mülâhazatı şamildir” (Tasvır-ı efkâr, 1283/1866, sayı 416-417) başlıklı uzun makalesindedir Namık Kemal, daha sonra yayımladığı Bahar-ı danış önsözü (1873), Tahrıb-ı Hârâbat (1885) ve irfan Paşa’ya mektup’ ta (1887) ve “edebiyat” terimini kullanarak edebiyatın gerçeğe, akıl ve mantığa uygun olması, düşünceleri eğitmeye (terbiye-i efkâr) ve ahlakı düzeltmeye (tehzib-i ahlak) yönelik bulunması gerektiğini öne sürdü.

Edebiyat” terimi, Recaizade Mahmut Ekrem’in “Talim-i Edebiyat” adlı kitabından sonra iyice yaygınlaştı; makale ve kitap adlarında da kullanıldı. Şemsettin Sami, Lisan ve edebiyatımız; Ebülziya Tevfik, Nümune-i edebiyat-i osmaniye; Muallim Naci, İstılahat-ı Edebiyye vb.

Edebiyat, Alm. Literatür (f) ve ekip Fr.Littérature (f),. Edebiyat.Düşünce, duygu ve hayallerin Sözlü veya Yazılı olarak güzel ve tesirli biçimde anlatılması Sanatı. Okuyana Estetik Bir Tat vermek amacıyla yazılmış Olan ya da boyle Bir amacı olmasa safra, biçimsel özellikleriyle met düzeye ulaşabilen BÜTÜN Yazılı yapıtlar. Ayşe anlamıyla edebiyat GöreceantivirusBir terimdir. Batı’da 18. yüzyılda yaygınlaşmıştır.

Geçmişteşiir, destan, tiyatro hazırsındır türler Genel olarak edebiyat başlığı Altında degil, Ayri Ayri ele alınırdı. Türkiye’de de edebiyat terimi bugünkü anlamına ancak 19. yüzyılın sonlarında kavuşmuştur. Divan Edebiyatında şiir ve düzyazı (insa), amaçlan ve Kuralları farkli Olan Iki ayn sanat dali olarak görülürdü.Edebiyatın kapsamıEdebiyat Bir anlatım biçimidir. Düşünce ve duygulan güzel ve etkili biçimde Bir Anlatma Sanatı olarak da tanımlanır. İnsanyaşantılarınıOnu anlatan Metin edebiyat yapıtı degildir. Konu tartışmalı olmakla Birlikte, asil amacı Estetik tat vermek degil, hakkinda bilgi vermek ya da inandırmak Olan yapıtlar (Teknik ve eğitimsel, Kitaplar, gazetede YAZILAN, reklam metinleri, propaganda yazıları vb) genellikle edebiyatın kapsamı dışında bırakılır. Bir metnin edebiyat yapıtı, sayılması for sanat değeri tasimasi gerekir! Ama met değeri tanımlamak KOLAY degildir. Edebi değeri Olan eğitimsel metinlere rastlanabildiği hazırsındır, sanat Katina yüksele-meyen Şiirler de vardir. Bunlara şiir degil, manzume denir. Edebiyatın TANIMI ve kapsamıyla ilgili tartışmalar, Estetik kuramının alanına girer. Tür sistemli Estetik felsefesinin Kurucusu Olan kant’a edat, Bir metnin sanat sayılabilmesi Click “cikar gözetmemesi”, Baska Bir deyişle kendi dışında hicbir AMAC taşımaması gerekir. BÜTÜN Sanatlar hazırsındır edebiyat da met


bakımdanOyuna benzetilebilir. OYUNUN kendi dışında hicbir amacı yoktur, Yalniz zevk Almak Click oynanır ve biter. Ayşe Yaklaşım, Edebiyatı Öteki İnsan eylemlerinden ayıran Eklendi çok onemli Bir noktayı vurgulamakla Birlikte, Iki yönden eleştiriye açıktır. Birincisi, fazlaca “hazcı” Bir yaklaşımdır; edebiyat yapıtlannın içerdiği “doğruluk” boyutunu, Aydinlanma yanını ihmal etmektedir. İkincisi, seen too tarihsel degildir; geçmişte edebiyat Dışı sayılan Bazi metinlerin zamanla edebiyat kapsamı icine alındığını, bazılarınınsa edebi par ve işlevini yitirdiğini ahbaplık önünde tutmamaktadır. Oysa BÜTÜN İnsan Ürünleri hazırsındır sanat da ölümlüdür. Edebi türlerin en “edebi”, en katışıksız, en yogun olanı şarkı sözü şiirdir.Estetik haz vermenin ötesinde hicbir AMAC taşımaz. Ama met Estetik hazzın Içinde Derin, karmaşık ve dile getirilmesi guç Bir Insani gerçeklikle karşılaşmanın verdigi heyecan da vardir. Yoğunluk ve katışıksızlık açısından şarkı sözü Siiri destan, Eleji, ağıt, mesnevi, dramatik şiir ve felsefi şiir hazırsındır manzum türler izler. Bunlar genellikle firik şiirden daha Uzun ve daha gevşek dokuludur. roman, 18. yüzyılda Gelişen 19 ettik. Bir yüzyılda çıkan Bir türdür. Kaynaklan açısından en Zengin’in edebi biçim Olduğu söylenebilir. Destan, masal, ortaçağ romansları, deneme ve felsefi Metin hazırsındır daha Eski biçimlerin hepsi romani beslemiştir. Ama günümüzde satışa çıkan romanlann büyük boy bölümü edebiyat yapıtı sayılmaz; Estetik zevk vermek Click degil, oyalamak ve eğlendirmek for yazılmışlardır. Seyahatname’nin, Gezi notlarının, ANI, otobiyografi, mektup hazırsındır Günlük ve kişisel metinler, genellikle edebiyat Ile belgeseli ayıran çizginin Iki yanında yer alir. Üsluplarının yetkinliği ve içeriklerinin zenginliğiyle büyük boy edebiyat yapıtı katma yükselenler Olduğu hazırsındır, “gazetede yazısı” ve “Anı defteri” düzeyinde kalanlan da vardir. Birçok kişisel metin, edebi değerinden Eklendi çok, Yazan konusunda Özel Bilgiler vermesi save İlgi çeker. Ote Yandan, KOLAY KOLAY hicbir Türe sokulamayan ve üslup kaygısı gözetilmeden Yazıldığı Halde okurlara Estetik Bir Doyum sağlayan metinler de vardir; 20. Yüzyıl Edebiyatında dışavurumculuk, dadacılık ve gerçeküstücülük hazırsındır akımlann Ürünleri genellikle met türdendir.

Edebiyat Akımları:

Anakreontizm 
Anlatımcılık (Ekspresyonizm) 
Dadaizm (Dada Hareketi) 
Dandizm 
Doğaüstü 
Edebiyat-ı Cedide 
Egzistansiyalizm 
Entimist (İçtenci) 
Estetizm 
Fütürizm (Gelecekçilik) 
İmajizm 
Empresyonizm (İzlenimcilik) 
Klasisizm (edebiyat) 
Kübizm 
Lirizm 
Milli Edebiyat Akımı 
Natüralizm 
Neo-klasikçilik 
Neo-gerçekliğidir 
Parnasizm 
Parnasse Okulu 
Halkçılık 
Postmodernizm ve roman 
Realizm (Gerçekçilik) 
Romantizm 
Romantizm ve Gerçekçilik 
Simgecilik (sembolizm) 
Sürrealizm (Gerçeküstücülük) 
Verismo

Edebiyat Türleri:

a) Nazım Türleri:
1 – Şiir 
2 – Destan 
3 – ağıt 
4 – Mesnevi 
5 – Eleji b) Nesir Türleri: 1 – Roman 2 – Öykü 3 – Masal 4 – Tiyatro 5 – Deneme 6 – Makale 7 – Biyografi 8 – Otobiyografi 9 – Eleştiri 10 – Anı 11 – Gezi yazısı 12 – mizah 13 – Edebi destan

 

TANZİMAT DÖNEMİ
EDEBİYATI
Hazırlayanlar:
Nilay ATAÇ,
Buket MUTLU,
Ayşe Nur ÖZDEMİR,
Pınar LİMANLIK
Osmanlı Devleti yükselme devrinde kendi uygarlıklarının Batınınkinden daha
üstün olduğuna inanmış ve batıda olan yenilik ve reformlara kayıtsız kalmıştır. Batı ile
olan ilişkiler sadece siyasal alanda olmuş bunun dışında kültürel ve bilimsel hiçbir
konuyla ilişki içinde olunmamıştır. Ama 17. yüzyıl sonu ile 18. yüzyıl başlarında ardı
ardına gelen malubiyetler ve bunun sonucunda gelen toprak kayıpları Osmanlı’ya
adeta bir takat gibi gelmiş ve önemsemedikleri yenilikleri kale almayıp
uygulamadıkları Avrupa’nın kendisinden kat kat önde olduğunu fark etmiştir.
Gerileme dönemine giren Osmanlı, Batının askerî teknolojisinin savaşın sonucunda
oldukça etkili olduğunu anlamış ve askerî teknolojiyi öğrenip kendi sistemlerine
uygulayabilmek için Avrupa’ya elçiler göndermeğe başlamıştır.
Batının Osmanlı karşısındaki bu siyasal üstünlük bir süre sonra kendini farklı
alanlarda da göstermiş ve zaman içinde halka da bu üstünlük yansımış olacak ki; halk
arasında Batı özellikle Fransız taklitçiliği yayılmağa başlamıştır. Osmanlı aydınları
Batıya gidip orada öğrendikleri her bilgiyi Osmanlı Devleti’nde uygulamağa
çalışmışlar ve bunun için pek çok uğraş vermişlerdir.
Bu arada Osmanlı her geçen gün biraz daha kötüleşip toprak kaybetmeğe devam
etmiştir. Osmanlı’nın bu kötü durumundan faydalanmak isteyen Avrupalı devletler
azınlıkları bahane ederek Osmanlı’nın iç işlerine müdahale etmeğe başlamışlar ve
hatta tüm kontrolü ellerinde bulundurmuşlardır. Gerekli gördükleri yerde azınlıklara
ayrıcalık verilmesini isteyerek sözde yenilik altında pek çok hak elde etmişlerdir.
Bunlardan biri de 1839’da 2. Mahmut’tan sonra tahta çıkan Abdülmecit, Reşit
Paşa’nın da etkisiyle yayınlanan Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayun) adlı
siyasal içerikli bir fermandır. Bu nedenle 1839’da başlayan bu döneme Tanzimat
Dönemi denir.
2.Mahmut döneminin sonuna doğru Batıda görev yapan Osmanlı elçileri
Avrupa’da kameralizm adlı sistemi keşfetmişlerdir. Millî (ulusal) devletlerin
kurulmasında ve orta sınıfların güçlenmesinde etkili olan bu sistem bir yandan
sınıfların güçlenmesinde etkili olan bu sistem bir yandan da feodalizmin kalan
etkilerini yok etmeyi amaçlamıştır. Osmanlı aydınlarına kameralizmin en cazip gelen
tarafı Osmanlı İmparatorluğu gibi dağınık ve çok uluslu bir ülkeyi birleştirme
ihtimalinin olmasıydı. Osmanlı devlet adamları ise hala halk üzerinde bir
‘’Osmanlıcılık’’ bilinci oluşturabileceklerini düşünüyorlardı.
Tanzimat’ı başlatanların (Mustafa Reşit, Ali Paşa, Fuat Paşa) bir türlü
anlayamadıkları ya da kabul edemedikleri şeyi artık Batılı devletlerin sınırsız bir
rekabet ve savaş içinde oldukları ve sömürgeci politikalarını gün geçtikçe daha da
yaygınlaştırdıkları gerçeğidir. Osmanlı Devleti, 1838’den sonraki bütün ticari ve siyasi
antlaşmalarda kendini savunup haklarını koruyamadığı gibi bu durum tarım ve
endüstri alanlarına da sıçratılmıştır.
Tanzimat kurucuları Batıdan askeri teknik ve teknolojiyi Osmanlı’ya uyarlarken
bir yandan da onların günlük kültürlerini de Osmanlı içerisine almışlardır. Bu
Avrupalılaşma denen durum yaşamın her sahnesinde gözle görülebilecek bir ilerleme
kaydetmiştir. Şehrin her yerinde (binaların, evlerin tarzında, kullanılan eşyalarda,
insanların birbiriyle olan ilişkilerinde ve konuşmalarında) Batıya ait izlere rastlamak
mümkündü.
Tanzimat Fermanı’nda halkın can ve mal güvenliği, kanun önünde eşitlik,
mülkün miras olarak bırakılabilmesi, alınacak vergilerin adaletli olması gibi maddeler
yer alıyordu. Bu maddelerin Osmanlı ayanları tarafından ortaya atılmasındaki amaç,
gerileme dönemi yaşayan Osmanlı’yı bir bütün olarak ayakta tutabilmekti. Aynı
zamanda ortaya çıkan Fransız İhtilali’nden sonra bu fermanın yayınlanmasının altında
yatan asıl sebep de buydu: Osmanlı gibi çok uluslu bir devleti ‘’milliyetçilik’’
akımının etkisinden kurtarmak. Yapılan bu fermanla halka daha fazla hak, adalet ve
eşitliğin getirilmeğe çalışıp orta yolun bulunmasıyla kısa süreliğine de olsa bir başarı
sağlanmıştır.
Tanzimat Fermanı’nın Müslümanlara yönelikten ziyade gayrimüslim halka hitap
etmesi, gayrimüslim halkın yapılan yeniliklerden memnun olmaması ve bunların
yanında kendilerini Osmanlı’daki azınlıkların haklarını korumakla mükellef sayan
Avrupalı Devletlerin de yapılan yeniliklerden hoşnut olmayarak baskılarına devam
etmeleri Osmanlı Devleti’ni tekrar başa döndürmüştür.
Tanzimat Fermanı Avrupa devletlerinin Osmanlı’yı elde etmek için çabaladıkları
bir dönemde onlara karşı tedbir olarak uygulamağa çalışmış ancak bu tedbir
yukarıdaki sebeplerden ötürü başarıya ulaşamadığı gibi Avrupa’nın Osmanlı için
planladıklarının işleyişini de kolaylaştırmıştır.
Bu kargaşalı dönemde yeni bir grup meydana gelmiştir. Yeni Osmanlılar adlı bu
rejim muhalefetleri ilk kez 1860 yılında Tanzimatçıların yetersiz olduklarını dile
getirmişlerdir. Onlara göre devletin bu kargaşadan kurtulması için kişisel
egemenlikten (mutlak krallıktan) vazgeçilmeli, gerekirse halk padişahtan daha üstün
görülmesiyle sağlanabilirdi. Yine onlara göre Tanzimat daha geniş şekilde
desteklenmeli ve Tanzimat’ta yer alan maddeler çerçevesinde yönetim
denetlenmelidir. Yeni Osmanlılar bu düşüncelerini uygulayabilmek için büyük bir
mücadeleye girmişler ve sonunda da Abdülaziz’i tahttan indirmişlerdir. Sonunda
Tanzimat amacına ulaşamamış ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
TANZİMAT EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ
• Tanzimat edebiyatı, özellikle batılı devletlerin Osmanlı Devleti sınırları
içindeki azınlıkların haklarını korumak için aldıkları tavrın sonucu olarak yürürlüğe
giren Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesinden sonra ortaya çıkan ve gelişen yeni
edebiyat akımının ilk evresidir.
• Tanzimat dönemi edebiyatçıları: İbrahim Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal,
Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamid Tarhan, Muallim Naci, Samipaşazade
Sezai, Ahmet Mithat Efendi, Nabızade Nazım, Ahmet Vefik Paşa, Feraizcizade
Mehmet Şakir.
• Tanzimat Edebiyatı sanatçıları divan edebiyatında bulunan şiir, tarih, mektup
gibi edebiyat türlerini batı anlayışına göre yenilemişlerdir. Ayrıca edebiyatımızda hiç
bulunmayan makale, roman, tiyatro, hikâye, anı, eleştiri gibi yeni türleri getirmişlerdir.
• Tanzimat Edebiyatı sanatçıları iki kuşağa ayrılır:
* “toplum için sanat” anlayışına eser veren Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal,
Ahmet Mithat Efendi
* “sanat için sanat” görüşünü benimseyen Recaizade Mahmut Ekrem,
Abdülhak Hamit Tarhan, Samipaşazade Sezai
• Tanzimat Edebiyatının özellikle ilk döneminde yetişen sanatçılar Fransız
devrimci yazarların (Voltaire, Rousseou…) etkisi altında kalıp eserlerinde zulm,
haksızlık, yolsuzluk ve cehalete karşı mücadeleye girmişlerdir. Vatan, millet, hürriyet,
kanun, hak, adalet, meşrutiyet gibi kavramları halka öğretmeye çalışmışlardır.
• Tanzimat sanatçılarının çoğu Fransız edebiyatının sanatçılarından örnek alarak
kimisi klasik (Şinasi, Ahmet Vefik Paşa) kimisi romantik (Namık Kemal, Recaizade
Mahmut Ekrem) kimisi de realist (Samipaşazade Sezai, Nabızade Nazım) özellikler
taşıyan eserler vermişlerdir. Ancak bu akımlar keskin çizgilerle benimsenmemiş ve
uygulanamamıştır.
• Halk için yazma görüşünün sonucu olarak konuşma dilinin yazı dili haline
getirilmesi savunulmuştur. Tanzimat Edebiyatı sanatçılarının çoğu böyle düşündüğü
halde eski alışkanlıklarından tamamen kurtulup konuşma dilinde yazmış değillerdir.
Sade dil daha çok tiyatro, mektup, anı bazen de makale ve romanlarda kullanılmıştır.
İkinci dönem sanatçıları ise konuşma dilinden daha çok uzaklaşmışlardır.
• Tanzimat Edebiyatıyla birlikte nesirde noktalama işaretleri kullanılmaya
başlanmıştır.
• Batı edebiyatından yapılan ilk şiir tercümelerini Tercüme-i Manzume adı ile
1859’da Şinasi yayınlar. Bunu Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan çevirdiği ilk
tercüme olan Telemapue(telemak) 1862 takip eder.
• Batıdan yapılan bir edebi tercüme Münif Paşa’nın Fransızca’dan çevirdiği
Muhaberat-ı Hikemmiye (felsefi diyaloglar)dır.
• Türk Edebiyatı’nda batılı anlamda ilk yerli tiyatro eseri Şinasi’nin 1859’da
yazdığı Şair Evlenmesi adlı eseridir.
• İlk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval’ı Şinasi 1860 yılında Agah Efendi ile
birlikte çıkarır.
• Divan şiirindeki parça güzelliği anlayışı yerine bütün güzelliğine önem verilir.
Şiirin başından sonuna kadar bir düşünce etrafında gelişmesine ve konu birliğinin
sağlanmasına çalışılır..
• Tanzimat şiirinde dört ana tema işlenir:
a- Sosyal Ögeler (akıl, kanun, adalet, hak, millet, medeniyet, kültür…)
b- Metafizik Ögeler (varlık, yokluk, ölüm, ruh, Allah…)
c- Aşk
d- Tabiat
• • Şiirde divan edebiyatında olduğu gibi aruz ölçüsü kullanılmıştır.
• • Tanzimat Edebiyatında tiyatro, komedi ve dram üzerinedir. Eserler
oynanmak için değil okunmak için yazılır. Tiyatro hem eğlence aracı hem de ahlak
okuludur.1
ŞİNASİ:
İbrahim Şinasi İstanbul’da doğmuştur. Babası, Şinasi dört
yaşındayken (1828) Türk-Rus savaşında şehit olmuştu ve Şinasi’yi annesi küçük bir
evde büyüttü. Mahalle mektebini bitirdikten sonra Tophane kalemine girdi. Tophane
kaleminde İbrahim Efendi’den şark ilimlerini, Reşat Bey’den de garb ilimlerini ve
Fransızcayı öğrenmeğe başladı. Oradayken Paris’e (Fransızcasını geliştirmek için)
gitmek için dilekçe verdi ve Paris’e gidip Fransızcasını ilerletti. Sonra maliyecilik
yaptı.1854’te İstanbul’a döndü ve bir müddet Tophane’de çalıştı. Ardından Şinasi
meclis-i maarif azalığına getirildi ama Reşat Paşa’nın kısa süreliğine ayrılmasının
üzerine Ali Paşa zamanında görevden alındı. Daha sonra Reşat Paşa’nın tekrar göreve
gelmesiyle Şinasi de eski görevine döndü.
Paris’e gitmeden önce ilk manzumelerini eski tarzda yazan Şinasi sonraları
Avrupai eserler vermeğe başladı. Fransızca’dan yine manzum olarak tercüme ettiği
bazı parçaları 1859’da Tercüme-i Manzume adıyla çıkarttı. Şiirimize ilk mazmun
tercüme getiren Şinasi olmuştur. La Fontaine’den yaptığı tercümelere kendi de birkaç
hikâye yazdı. Bunun yanında Jiberg’ten La Martin’den ve Racines’den de tercümeler
yaptı. Birçok ilke imza atan Şinasi, Türkiye’de ilk özel gazeteyi çıkartmıştır. Gazeteyi
çıkarmasındaki amaç halka halk diye hitap etmek, onlara Batının yeni fikirlerini
anlatmağa ve benimsetmeğe çalışmaktı. Şinasi’nin diğer büyük çalışması ise çıkardığı
Tercüman-ı Ahval Gazetesi’dir. Bu gazetenin çıkmasıyla yeni batı tarzlı Türk
edebiyatı ve özel Türk gazeteciliği büyük bir gelişme göstermiştir. Yeni Türk
Edebiyatı’nın kitap halinde 1860 yılında Tercüman-ı Ahval Gazetesi’nde yayınlanan
ilk tiyatro eseri olan Şair Evlenmesi de yine Şinasi’nin eseridir. Şinasi başlarda
gazetede büyük bir heves içinde çalışmış fakat daha sonra bilinmeyen bir sebeple
gazeteden ayrılmıştır. Tercüman-ı Ahval’dan ayrıldıktan bir buçuk ay sonra kendi
kurduğu özel matbaada 28 Haziran 1882’de Tasvir-i Efkâr’ı yayınladı. Tanzimat
dönemi içinde Tasvir-i Efkâr Gazetesi’nin daha başarılı olması Şinasi’nin zamanla
daha tecrübeli hale gelmesinin bir sonucudur.
Şinasi’nin tecrübesinin yanında gazetede seçme haberlere yer verilmesi, daha
çok fikir ve edebi gazete niteliği taşıması ve belki de en önemlisi Ahmet Vefik Paşa,
Namık Kemal gibi dönemin önde gelen büyük edebiyatçıların makalelerine yer
verilmesi derginin başarıya ulaşmasında büyük rol oynamıştır. Şinasi, yeni edebiyat
yolundaki neşriyat hayatına Tasvir-i Efkâr ile başlamıştır. Ancak Şinasi bir taraftan
etrafına yeni fikirli gençleri toplayarak onlara yepyeni fikirler vermesi, diğer yeni
Osmanlı Cemiyeti’nin başı sayılacak kadar etkili olması daha da önemlisi dönemin
padişahı Sultan Abdülaziz’e karşı taraftar olması nedeniyle meclis-i maarif
azalığından alındı. Görünüşte bahane edilen sebep ise Şinasi’nin devlet memuru
olduğu halde gazetede çalışmasıydı. Ardından Şinasi 1865’te Tasvir-i Efkâr’ı Namık
Kemal’e bırakarak Paris’e gitti. Şinasi bu ikinci gidişinde vaktinin çoğunu bir Türk
Lügat’i hazırlamakla geçirmiştir. 1867’de Paris’te Fuat Paşa ile görüşmesi sonucu
İstanbul’a dönmeyi kabul etti. Matbaasını önce Cihangir’deki evine, sonra Bab-ı
Ali’ye nakleder; daha sonra da tekrar evine taşır. Matbaacılık çok dikkatli ve zevkli
davranmış ve hayatının geri kalan kısmını Lügat kitabını bitirmeğe çalışarak
geçirmiştir. 12 Eylül 1871’de beyninde oluşan bir ur sebebiyle ölmüştür.
Şinasi, Tanzimat döneminde oluşmağa başlayan Batı tarzı Yeni Türk
Edebiyatı’nın kurucularındandır. Tanzimat Edebiyatı’nı başlatan batı edebiyatı
tarzında birçok ilke imza atan ilk nazım ve nesir türlerinde eserler veren Şinasi, ayrıca
ilk şiir çevirilerini, ilk yerli tiyatroları ve makaleleri de yazmıştır. Tanzimat Dönemi
içinde yenilikleri başlatan isimlerden Şinasi, noktalama işaretlerini kullanan ve özel
Türk gazeteciliğini yazan ilk Türk edebiyatçısıdır. Türk Halkı’nı biçimlendirmek,
onlara farklı bir bakış açısı kazandırmak için gayret sarf etti. Halka karşı olan
sorumluluklarının bilincinde, yazı dili oldukça sade, gün geçtikçe halka daha yakın,
onların anlayacağı tarzda eserler veren bir edebiyatçıydı. Halk, vatan ve millet
sözlerini bugünkü anlamında ilk kez kullanan Şinasi, halk için sanat anlayışını
benimsemiştir. Dil ve folklorla ilgili araştırmalar yapmış, söz uyumlu, manzumlu dil
yerine konuşma dilini kullanmıştır. Divan Edebiyatı’ndaki parça-güzellik anlayışını
terk etmiş, toplu güzellik anlayışını benimsemiştir. Şiirimizin bugünkü halini
almasında çok büyük etkileri olmuştur. Şiirde ilk kez kompozisyon bütünlüğünü
başlatmıştır.
Nesirde ise uzun, süslü ve abartılı cümleler yerine kısa, öz, çıplak fikirli görüşlü
yazılar yazmıştır. Tanzimat öncesi nesirlerde konuyla ilgili birçok abartılı söz
bulunurken, Şinasi’nin yazılarında secilerle süslenmiş kalabalık ifadelere rastlanmaz.
Tanzimat Edebiyatı’na getirdiği diğer bir yenilik ise makalelerinde Avrupa tarzı
kavramları kullanmasıdır.
Manzumelerini topladığı Müntahab-ı Eş’ar (1862–1866) eserleri az olduğu için
küçük hacimlidir. Kitabına beğendiği şiirleri alıp beğenmediklerini çıkarmıştır. Şinasi
kitabına divan demesine rağmen Ebu Ziya Tevfik Tercüme-i Manzume’deki parçaları
da alarak Divan-u Şinasi adlı bir kitap bastırmıştır. Şinasi bir kitabın divan niteliği
taşıyabilmesi için bazı özellikleri olması gerektiğini savunmuştur. Müntahabat-ı
Eş’ar dokuz bölümden (kasideler, gazeller, şarkılar, övgüler, müfretler, dizeler,
tarihler, hikâyeler ve hicivler) oluşur. Bunların dışında kitapta Arzu Muhabbet adlı
sade dille yazılmış mesnevi biçimde on bir beyitli manzume de bulunmaktadır.
Şinasi, Fransız şair ve yazarların eserlerinden çeviriler de yapmıştır.
Çevirilerinde metinlerin Asıllarını da vermiş ve metne bağlı kalmıştır. Ana metinden
ayrı kullandığı kelimeleri ise yazısında belirtmiştir.
Şinasi’nin Eserleri:
- Tercüman-ı Manzume (Fransızca’dan çeviri şiirler)
- Şair Evlenmesi (Bir perdelik komedya)
- Müntehabat-ı Eş’ar
- Durub-ı Emsal-i Osmaniye
- Müntehabat-ı Tasvir-i Efkâr(Edebi ve politik seçme yazılar)
- Divan-ı Şinasi
- Sadri Esbak merhum Reşit Paşa’nın methini yapan bazı makaleler
ZİYA PAŞA:
Ziya Paşa, Avrupa tarzı Türk Edebiyatı’nın ikinci önemli ismidir. Divan
Edebiyatı kültürüyle yetiden ve o yolda şiirler söyleyen Ziya Paşa batıya döndükten
sonra Türk Edebiyatı’na Avrupa tarzı bir yön vermeğe çalışan isimler arasına
katılmağa çalışmıştır. Edebiyatı kullanarak insan haklarını ve özgürlüklerini
savunmak, eski dil ve anlayışını değiştirip Türk Edebiyatı’na Batıya ait sosyal bir
kimlik kazandırmak, halkın anlayabileceği bir dille, halkın zevklerine eğilerek halk
şiirinin vezin ve şekillerinden yararlanmak, Ziya Paşa’nın bu davranış şekillerine de
sürekli bağlı kaldığı da söylenemez. Ziya Paşa ne eski dilden ve şekillerden ayrı bir
tutum sergileyerek en güzel eseri olan şiirlerini yazabilmiş, ne de sahip olduğu yeni
fikirlerini şahsi ihtiraslarından uzak tutmayı başarabilmiştir.
Ziya Paşa bu özellikleri ile devletle giriştiği mücadelede tasvip edilmeyen bir
siyaset yolu tutup, kişisel bir duruma dönüştürmesi onun birkaç güzel manzumesine
konu olmuştur.
1829’da İstanbul’da doğan Ziya Paşa’nın babası Galata gümrüğü kâtiplerinden
Erzurumlu Ferit Efendi’dir. Ziya Paşa’nın Farsçayı Anadolulu lalasının teşvikiyle
öğrendiğinden, Defter-i Amal ile Harabat eserlerinin manzum mukaddimesinde
bahsedilmiştir. Ziya Paşa Arap ve Fars dillerinin okutulduğu Beyazıt Rüştiyesi’ne
verildi. Lalasının teşvikiyle şiirler söylemeğe başladı. Divan Edebiyatı yolundaki
kültürünü on yedi yaşında sodoret mektupçu kaleminde memur olduğu dönemde
devrin bazı divan şairleri ile bir arada bulunarak geliştirmiştir. Ziya Paşa bu görevde
on bir yıl bulunmuş ve gittikçe olgunlaşan şiirleri ile dönemin önemli divan şairleri
arasında kendine yer edinmiştir. Birkaç sene sonra Ziya Paşa sonraları eski edebiyatta
övülen Harabat âleminde bulunmuştur. Divan Edebiyatı şairleri için ilham kaynağı
olan içki ve meyhane kavramları eski şairlerin bazıları tarafından da sembolik olarak
kullanılmıştır. Zevk ve eğlence aracı olan bu öğeler neredeyse bütün şairlerin
hayatında yer bulur ve eski yolla şiir söyleyen arkadaşları gibi Ziya Paşa’da otuz
yaşına kadar bu ortanın içinde bulunur.
Sadrazam Reşit Paşa, Ziya Paşa’yı değerli bir edebiyatçı olarak tanımış ve onun
saray kâtipliğine tayin edilmesini sağlamıştır. Bu yeni işinde tutunabilmek için
meyhane hayatından uzaklaşmış ve arkadaşı olan Ethem Paşa’nın tavsiyesi ile
Fransızca öğrenmiştir. Türk, Arap ve Fars şairlerinin eserlerini okuyup bu üç edebiyatı
iyice öğrendikten sonra Ziya Paşa Batı kültürü ile ilgilenmeğe başlar. Saray kâtipliği
görevinde yedi yıl kalan Ziya Paşa’nın ilk kitabı Fransızca’dan çevirdiği Endülüs
tarihi, birinci cildi 1859 yılında ikinci cildi 1863’te Tercünan-ı Ahval matbaasında
basılmıştır. Bu şekilde Ziya Paşa ilk nesir yazılarını da yayınlamış olur.
Arap-Fars kelime ve terkipleri ile dolu uzun cümleler kullanılarak yazılmış olan
bu eser ile Ziya Paşa bir edebiyatçı olduğunu kabul ettirmiştir. Ziya Paşa
Fransızca’dan tercümeler yapmış ve Engizisyon Tarihi’ni kısaltarak daha sade bir
Türkçe ile yazmıştır. Ziya Paşa, Reşit Paşa’nın ölümüne kadar sarayda rahat ve itibarlı
bir yaşam geçirmiştir. Kapıldığı yükselme sevdası yüzünden saraydan
uzaklaştırılmıştır. Çeşitli illerde mutasarrıflık görevi yaptıktan sonra 1865’te Meclis-i
Vala ozanlığına getirilmiştir. Memlekete meşrutiyeti getirmek isteyen Yeni Osmanlılar
adı altındaki gizli bir cemiyetle temasa geçen Ziya Paşa Ali Paşa tarafından
İstanbul’dan uzaklaştırılarak Kıbrıs mutasarrıflığına tayin edilmiştir; ancak Ziya Paşa
göreve gitmek yerine Avrupa’ya kaçar ve Namık Kemal ile Londra’ya giderek
Hürriyet Gazetesi’ni çıkarıp Ali Paşa aleyhinde yazılar yazar. 1871’de Ali Paşa
ölünce İstanbul’a dönmüştür. 11. Rousseau’nun Emile isimli romanını İsviçre’de
bulunduğu sürede Türkçeye çevirmiş ve oldukça sade bir dil kullanarak yazmıştır.
Ziya Paşa’nın Fransızca’dan çevirdiği son eser ise Tortüffe adlı eseri olmuştur.
1872’de icra cemiyeti reisliğine getirildikten sonra 5. Murat zamanında da mabeyin
hümayun başkâtipliğine getirildi. Bu görevde bir gün kaldıktan sonra maarif
müsteşarlığına tayin edilir. 2. Abdülhamit’in tahta geçmesi ile Kanun-i Esasi
encümeni azalığına getirilir. Yeni hükümdar kendisini Suriye valiliğine gönderir ve
Konya’ya nakledilir. 1878’de Adana valisi olduktan iki sene sonra Adana’da ölür.
Edebi Kişiliği ve Eserleri:
Ziya Paşa, Tanzimat Edebiyatı’nı oluşturan dört önemli tesiri kendi şiir ve
nesirlerinde açıkça kullanır. Bu tesirler; Divan şiiri, mahallileşme cereyanı, âşık tarzı
ve bilhassa Avrupa tesiridir. Ziya Paşa Defter-i Amal isimli hatırasında, edebi ve
siyasi makalelerinde ve pek çok eserinde batı edebiyatının etkileri görülür. Tanzimat
şairleri eski edebiyatı yıkmak isterler ancak bir yandan da Divan Edebiyatı’nın kültür,
dil ve şeklini kullanmağa da devam ederler. Divan tarzı söyleyişlerin asırlardır
süregeldiği düşünüldüğünde ve yeni tarzın yerleşmesinin bir anda mümkün
olmayacağı kanısı ile bu eskiden tam anlamıyla uzak davranmama şekli devam
etmiştir. Tanzimat Dönemi şairi olmasına rağmen dilde şiir söylemek Ziya Paşa için
vazgeçilmez bir durumdur.
Endülüs Tarihi tercümesindeki üslubu bir yana bırakılırsa, Ziya Paşa’nın
gittikçe sadeleşen bir nesri vardır. Hürriyet Gazetesi’ndeki makalelerinde dikkat çekici
sade dili, Paşa’nın Avrupa tarzı nesir anlayışının yaptığı etkidir. Ziya Paşa, Türk
Edebiyatı’na ve sosyal hayatın yenileşmesi yolunda çaba sarf etmiş ve ileri sürdüğü
fikirlerin önemli bir kısmı da yararlı olmuştur.
Ziya Paşa’nın Eserleri:
—Cennetmekân Sultan Abdülaziz Han’ın Londra’ya Azametinde Takdim
Olunan Merhum Ziya Paşa’nın Arzı hali
—Edeb-i Muhterem Merhum Ziya Paşa’nın Rüyası
—Engizisyon Tarihi
—Eşar’i Ziya
—Harabat
—Mukaddime-i Harabat
—Külliyat-ı Ziya Paşa
—Terci-i Bend
—Terkib-i Bend
—Bedreka-i Muallimin
—Podos Tarihi
—Zafername
—Zafername Şerhi
—Ziya Beyefendi’nin Veraset-i Saltanat-i Seniye-i Osmaniye hakkında
ehibbasından bir zat cini bine yapmış olduğu iki kıta cevapname
—Endülüs Tarihi
—Ziya Paşa’nın Şiirleri
NAMIK KEMAL
Tanzimat Edebiyatı Dönemi şairlerimizden olan Namık Kemal,
hürriyet, vatan, millet konularındaki eserleriyle Tanzimat Devrinin en gür sesli şairi
olur, toplum için sanat ilkesine bağlanır, Türklüğün ve Osmanlı Devleti’nin
düşmanlarına karşı maneviyatın yükseltilmesi yolunda didinir, böylece vatan
şairlerimizin en büyüğü sayılır, diktaya karşı siyasi hürriyetleri elde etmek uğrundaki
mücadelesiyle hürriyet kahramanı olur, her çağda vatanseverliğin ve hürriyetçiliğin
sembolü ve bayrağı haline gelir.
HAYATI
21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da dünyaya gelen Namık Kemal, Müneccimbaşı
Mustaya Asım Efendi’nin oğludur. İki yaşındayken annesini kaybeden Namık Kemal,
çocukluğunu annesinin babası Abdüllatif Paşa’nın yanında geçirir. Bu arada, dedesi
Abdüllatif Paşayla birlikte Kars ve Sofya’ya gider, aynı zamanda özel öğrenim
görerek hem genel bilgisini attırır, hem de Fransızcayı öğrenir. 18562’da evlendikten
sonra, 1857’de İstanbul’a gelen Namık Kemal, daha o zaman küçük bir divanı
dolduracak kadar şiir yazmış bulunur.
1860 yılında Babıâli Tercüme Odası’na memur olarak giren Namık Kemal, bu
sırada Şinasi ile tanışır, onun teşvikiyle Tasvir-i Efkâr gazetesinde yazmaya başlar;
Şinasi’nin iki yıl sonra Paris’e gitmesi üzerine gazeteyi tek başına yönetmeye başlar.
Ama gazetedeki yazılan hürriyet fikirlerini canlandırıcı nitelikte ve “istipdat”a karşı
halkta tepki uyandırıcı mahiyette görülür ve Tasvir-i Efkâr gazetesi kapatılır,
Gazetenin yazarlarından yakalananlar sürgün edilir, diğerleri de yabancı memleketlere
kaçmak zorunda kalır. Bu arada Namık Kemal de, Ziya Paşayla birlikte Paris’e kaçar.
1867’de Paris’e geldikten bir yıl sonra Londra’da Hürriyet gazetesini çıkararak
Meşrutiyet kurmak için çalışan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin amaçlarını yansıtmaya
başlar.
İstanbul’dan siyasi hükümlülere af çıktığı haberleri gelince, 1870 yılında yurda
dönen Namık Kemal, aynı yıl, arkadaşlarıyla birlikte İbret gazetesini yayınlar. Ama on
dokuz sayı sonra İbret gazetesi de kapatılır ve Namık Kemal Gelibolu Mutasarrıflığına
atanarak İstanbul’dan uzaklaştırılır. Bir süre sonra Gelibolu Mutasarrıflığından da
azledilen Namık Kemal, tekrar İstanbul’a döner. 1873’de, Vatan Yahut Silistre
adındaki piyesinin Gedikpaşa Tiyatrosu’nda oynayışı halkı coşturunca, yakalanır ve
Kıbrıs’taki Magosa Zindanı’na sürülür. Zindana girerken, bileklerine takılmış
zincirlerin çıkardığı sesler için “Bu ses, milletimin hürriyet sesidir!” der…
Namık Kemal, Magosa sürgününde otuz sekiz ay kalır. Hürriyet aşkı ve vatan
sevgisi daha da kuvvetlenir, ama ömrü boyunca sürgünlerde geçen vücudu zayıflar.
Ağızdan ağıza dolaşan şiirleri, memlekette hürriyet ve Meşrutiyet yolundaki
çalışmalara hız verir. 1876’da Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve Anayasayı ilan
edeceğine, Meşrutiyet kuracağına söz veren 2. Abdülhamit’in Padişah olması üzerine,
Namık Kemal, Magosa Zindanı’ndan, kendisini hürriyet kahramanı olarak karşılayan
İstanbul’a mutlulukla döner. Ülküsü gerçekleşir, millet Anayasa’lı idareye
kavuşacaktır, bu hürriyet düzeni sayesinde Türk gücü tekrar canlanacak ve
imparatorluğu yükseltecektir… Bu umutlarla, Anayasa’nın hızlanması işinde Ziya
Paşayla birlikte çalışır. Kısa zamanda Anayasa ilan edilir, 1. Meşrutiyet İdaresi
kurulur… Ama 2. Abdülhamit, 1877’de Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca Meclis-i
Mebusan’ı kapatır ve uzun yılların çalışmalarıyla, mücadeleleriyle ulaşılan devlet
yönetimi son bulur. Namık Kemal, aynı yıl, yakalanarak Midilli adası’na sürülür… Bir
süre sonra 1879’da Midilli Mutasarrıflığına atanan Namık Kemal, 1884’de Rodos,
1887’de Sakız Adası Mutasarrıflığına getirilir.
Sakız Adası Mutasarrıfı iken, zatürreeye tutulur. Sürgünlerde sarsılan vücudu
hastalığı yenemez, hürriyetçiliğin, vatanseverliğin bu dev temsilcisi 2 Aralık 1888’de
henüz kırk sekiz yaşındayken, hayata gözlerini yumar. Cenazesi Sakız’dan Balayır’a
nakledilir ve vasiyeti gereğince, Rumeli’ye ilk geçen Türklerin Serdarı Süleyman
Paşanın Türbesinin yanına gömülür…
EDEBİ KİŞİLİĞİ
Namık Kemal, Tanzimat Döneminde Avrupai Türk Edebiyatının nazımda ve
nesirde en büyük isimlerinden biridir. Tanzimat Edebiyatının vatan ve hürriyet
şairidir. Vatanseverliğe güç kazandıran şiirleri ve piyesleri, Osmanlı İmparatorluğu’na
canlılık, hamlecilik, savaşçılık yolunda yeni bir ruh kazandırır. Namık Kemal, vatan
aşkıyla hayatını o kadar doldurmuştu ki bir gün kendisinden bir şiir rica eden kızı
Feride’ye bile şu satırları yazdırmıştır:
Nine koynundan uyurken çıktım,
Geldim amma bu cihana, bıktım.
Bir kızım var sana kurban olsun,
Oğlumun merkodi al kan olsun,
Bu da Osmanlılara şan olsun!
Sen gidersen yine gitmez şerefin,
A vatan, Kâbe midir her tarafın?
Namık Kemal’in hürriyetçiliği işleyen, hürriyet sesini getiren şiirleri, dikta
idaresine karşı, kişi hürriyetlerini, toplum hürriyetlerini savunur; ama bütün kişilerin
ayrı ayrı hür olmalarını ister. Türk milletinin, hür Türkler sayesinde doğrulacağına,
yükseleceğine ve zafer kazanacağına inanır. Uzun yıllar sonra Atatürk, Namık
Kemal’in bu ilkesi yolunda, Kurtuluş Savaşı’nı, Türk milletinin egemenliğini temsil
eden T.B.M.M sayesinde ve bu düzeni yaratan bir lider olarak kazanır.
ŞAİR NAMIK KEMAL
Namık Kemal ilk şiirlerini çocuk denecek yaşlarda yazmaya başlar. İstanbul’a
geldikten sonra eski ve yeni kuşaktan şairlerin bir araya gelerek kurdukları Ercümen-i
Şuara’ya ve kimi divan şairlerine nazireler yazar. Şinasi’yle tanışıncaya değin,
şiirlerinde tasavvuf etkileri görülür. Bu dönemde özellikle Yenişehirli Avni,
Leskofçalı Galib gibi şairlerden etkilenmiştir. Şinasi’yle tanışmasından sonra
şiirlerindeki içerik de değişir. Günlük konuşma dilinden alıntıların yanı sıra, o zamana
değin geleneksel Türk şiirinde görülmemiş olan “hürriyet kavgası”, “esaret zinciri”,
“vatan”, kalb-i millet” gibi yepyeni kavramlarla birlikte, doğrudan doğruya
düşüncenin aktarılmasını amaçlayan bir tür “manzum nesir” oluşturur. Bosna Hersek
Savaşları, 93 Harbi gibi olayların yarattığı sonuçlar, onun yazdığı vatan şiirlerini
etkiler. Bu şiirlerin en tanınmışları arasında “Vaveyla”, “Vatan Mersiyesi”, “Vatan
Şarkısı” ve “Hürriyet Kasidesi” yer alır.
Namık Kemal şiirleriyle şiir tekniğine büyük bir katkıda bulunmuş sayılmazsa da
o günler için alışılmamış diri bir sesle konuşmuş olması ve yapıtlarına kattığı yeni
kavramlarla Türk şiirini Divan şiirinin edilgen edasından kurtarır. Bütün bu nitelikler
onun Vatan Şairi olarak anılmasına yol açar.
TİYATRO VE NAMIK KEMAL
Tiyatro türüne özellikle önem veren Namık Kemal, Hadika gazetesindeki bir
yazısında tiyatronun her şeyden evvel faydalı bir eğlence olduğunu söyler. Namık
Kemal tiyatrolarında yaymak istediği fikirleri ele alır. Oyunlarında Fransız
romantiklerinin özellikle Victor Hugo’nun tesiri görülür. Tiyatroları, romantik
tiyatronun bizdeki ilk örnekleridir. Namık Kemal’in altı tiyatro eseri vardır.
Vatan Yahut Silistre: Bir yurtseverlik ve kahramanlık oyunu olan bu eserini otuz
üç yaşında kaleme alan Namık Kemal bu eserini 18733 yılında Güllü Agop Efendinin
Gedikpaşa’daki tiyatrosunda temsil ettirir. 4 perdedir. Namık Kemal’in Türk sahnesi
için yazdığı ilk tiyatro eseridir. Tiyatro tekniği bakımından zayıftır. Konu 2. Mahmut
Devrindeki Şumnu Kuşatmasındaki bir olaydan alınır, 1854 Kırım Savaşı’ndaki
Silistre Muharebesi’ne uygulanır. Eserde bir Osmanlı kahramanı olan İslam Beyin,
kendisiyle beraber kıyafet savaşa katılan Zeynep isimli kızla, savaş sırasındaki
vatanseverlikleri canlandırılır. Namık Kemal’in hayattayken oynanan tek piyesi budur.
Bu eserin Namık Kemal’in hayatında büyük bir rolü vardır. Onun İstanbul’da küçük
bir zümre arasında bile olsa uyandırdığı heyecan, şaire otuz sekiz aylık bir mahpusluk
hayatına son vermesine sebep olur. Abdülaziz devrinin yenilik karşısındaki
tereddütüne de son vermesine sebep olur. Bu eser yalnız ülke için değil, Avrupa’da da
ilgi uyandırır ve beş dile çevrilir.
Zavallı Çocuk: Vatan Yahut Silistre ile aynı yıl yayınlanan bu eserde anneleri ve
babaları tarafından sevemeyecekleri kimselerle evlenmek zorunda bırakılan gençlerin
mutsuzlukları canlandırılır. Namık Kemal’in Magosa’da yazdığı bu eser üç perdeliktir.
Akif Bey: 1874’te yayınlana bu eserde vatan fikri hakimdir, daha olgun bir
tiyatro ve insan anlayışıyla karşılaşılmaktadır. Namık Kemal’in Magosa’ya giderken
tasarladığı, zindana konulduğu gece yazmaya başladığı beş perdelik bir eserdir. Eserde
yurtsever bir deniz subayının göreve koştuğu sırada karısının kendisine bağlılık
göstermeyişini anlatırken, ahlaksal bir yorum da getirir.
Gülnihal: 1875’te yayımlanan bu eserde, zalim bir Sancak Beyine karşı halkın
isyanı yansıtılır. Namık Kemal’in “Celaleddin Harzemşah” la beraber siyasi ve ahlaki
kanaatlerini en çok anlattığı, en çok kendisi olduğu eserlerden bir sayılır. Piyesin asıl
adı Raz-ı Dil’dir; fakat Namık Kemal sonradan hem birçok yerlerini kaldırmış, hem de
adını değiştirmiştir. Namık Kemal’in tiyatroları içinde en başarılı olanı kabul edilir.
Sahneler canlı, bağlantılar ustalıklıdır ve olaylar birbirine girmemiştir. Eserde Victor
Hugo ve Şekspir’in tesiri vardır. Beş perde olan bu oyunun sahnelenmesinde pek çok
bölüm sansür tarafından çıkarılır.
Celaleddin Harzemşah: Bu eser 1865’te yayınlanır. Eserin konusu, Harzemşahlar
Devri Türk tarihinden alınır. On beş perdelik olan bu eser, daha çok, bir tarihi sahne
romanı şeklinde yazılır. “Celal” Namık Kemal’in en şahsi eserlerindendir. İslam
birliği düşüncesini kapsamlı bir biçimde sergiler. Namık Kemal bu oyunu oynanması
için değil okunması için yazar.
Kara Bela: Konu Babür Sarayından alınmış bu eser Namık Kemal’in belki üslup
ve kurtuluş itibariyle en zayıf eseridir.
ROMANCI NAMIK KEMAL
Namık Kemal’in ilk romanı olan İntibah 1876’da yayımlanır. Ruhsal
çözümlemelerin, bir olayı toplumsal ve bireysel yönleriyle görmeye çalışmasının yanı
sıra, dış dünya betimlemesiyle de İntibah Türk romanında bir başlangıç sayılabilir.
Eleştirmenler Namık Kemal’in bu romanda yüksek bir edebi düzey tutturamadığı
görüşünde birleşirler. Dört yıl sonra yayımladığı Cezmi, tarihsel bir romandır. Kırım
Şehzadesi Adil Günay’ın yaşadığı aşk ve Cezmi’nin onu kurtarmak isterken geçirdiği
serüvenlerle gelişen romanda Namık Kemal’in tam anlamıyla Avrupa Romantizmi’nin
etkisinde olduğu izlenir.
ELEŞTİRİLERİYLE NAMIK KEMAL
Namık Kemal romanı ve tiyatroyu toplumsal yaşama soktuğu gibi, edebiyat
eleştirisini de Türkiye’ye ilk getiren kişilerden biri olur. En önemli eleştiri yapıtları
Tahrib-i Harabat ile Takip’tir. Eleştirilerinde canlı, dolaysız bir üslup kullanılır.
Tahrib-i Harabat Ziya Paşa’nın Harabat adlı güldestesinde karşı yazılmış sert bir
eleştiri niteliğindedir. Takip de yine aynı güldestenin ikinci cildini eleştirir.
Mukaddeme-i Celal eleştirisinde Namık Kemal, Batı edebiyatıyla ile Doğu edebiyatını
karşılaştırır, tiyatro roman türleri arasına durur.
TARİHÇİ NAMIK KEMAL
Namık Kemal’in ilgi duyduğu alanlardan birisi de tarihtir. Osmanlı
İmparatorluğu’nun kuruluş ve yükseliş dönemlerini anlattığı Devr-i İstila
yayımlandığında büyük ilgi görür. 1872’de çıkan Evrak-ı Perişan’da, Selahaddin
Eyyubi, Fatih gibi tarihi kişilikleri, Barika-i Zafer’de İstanbul’un alınışını anlatır.
Ahmed Nafiz takma adıyla yayımladığı Silistre Muhasarası ve Kanije, yine Osmanlı
tarihine ilişkin kahramanlık olaylarını ele alan kitaplardır. Namık Kemal’in tarih
konusunda en kapsamlı çalışması olan Osmanlı Tarihi’nde, Hammer’in etkisinde
kaldığı, yapıtın bilimsel olmaktan çok, eğitici değer taşıdığı konusunda görüşler ileri
sürülür. Yarım kalan bu yapıtın ilk basımı 2. Abdülhamid tarafından yasaklanır.
1975’te yayımlanan Büyük İslam Tarihi adlı yapıtındaysa Namık Kemal, İbn Haldun,
İbn Rüşd gibi yazarlardan yararlanmış olduğunu belirtir.
GAZETECİ NAMIK KEMAL
Namık Kemal gazeteci olarak da Türk kültürü içinde önemli bir yer alır.Namık
Kemal’in gazeteciliği bir zanaat değil, bir sanattır; ve ilmi, hakiki,edebi manada
gazetecilik… Döneminin hemen hemen bütün yenilik yanlısı ve ilerici gazetelerinde
yazar. Siyasal ve toplumsal sorunlardan edebiyat, sanat, dil ve kültür konularına dek
çok çeşitli alanlarda yazdığı makalelerin sayısı beş yüz kadardır. Bunlardan
düzyazıdaki üstün yeteneğini ortaya koyduğu ve çok etkili bir üslup yarattığı kabul
edilir.
Namık Kemal ilgili görüşler:
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: “Vatanın kurtuluşu ve istiklali için ölmeyi
bugünkü nesle Namık Kemal öğretti.”
NİHAD SAMİ BANARLI: “Namık Kemal, vatan kelimesini, Türkçe’de ilk defa,
bugünkü manasında kullanan şairdir. Milliyet ve hürriyet kelimelerini de Türkçe’ye o
kazandırmıştır… Başlangıçta Divan kültürüyle yetişen Namık Kemal’in şiir lisanı…
his, hayal, fikir, ahenk ve kültür bakımından zengin ve doyurucu bir lisandır… Namık
Kemal, şiirde olduğu kadar, nesirde de kuvvetli bir üslupçudur… Bu üslup, fikrin
heyecanla birleşmesinden doğan, haykırıcı bir üsluptur ve yazmaktan çok, insan
topluluklarına işittirmek için ayarlanmış bir hitabet lisanı gibidir… Namık Kemal’de
milliyet fikri, ilk bakışta bir İslam ve Osmanlı milliyetçiliği gibi görünür… bununla
beraber, eserleri dikkatle incelendiği zaman, kalbinde Türkler için çarpan tarafın ağır
bastığı görülür. Ve anlaşılır ki, Namık kemal’in İslam veya Osmanlı milliyetçiliği,
imparatorluğun bütünlüğünü sarsmak için gözetilmiş bir tedbirdir ve aslı yine Türk
milliyetçiliğidir… Namık Kemal’in hürriyet fikri… Fransız İhtilali’nin meydana
koyduğu hürriyet anlayışının aynıdır… Namık Kemal, edebiyatımızın, Türk milletinin
söylenen dili olması için çalışmış, halk Türkçe’sini anlayışla müdafa etmiş, mühim bir
kısım eserlerini, halkın konuştuğu dille yazmıştır… Bu güzel dilin, daha sade, daha
tabii ve daha halk dili olabilmesi için mühim olarak şu çareleri düşünmüştür: a)
Türkçe’nin kaideleri mükemmel suretle tesbit ve tanzim edilmelidir, b) Kelimelerimiz,
halkın kullandığı kelimeler olmalıdır, c)Lisanı meydana getiren unsurlar, imla ve
mana bakımından kuvvetle birleştirilmelidir, d) Dil, her bakımdan tabiileştirilmeli ve
bu tabiiliğe engel olan külfetli sanatlardan uzaklaştırılmalıdır.”
TÜRKER ACAROĞLU: “Namık Kemal… Edebiyatın her türünden eser yazdı.
Biçim ve ifade eski, ruh ve özce yenidir.”
ESERLERİ
ŞİİRLERİ: Şiirleri ilk defa “Namık Kemal, Hayatı ve Şiirleri” adını taşıyan bir
kitapta toplanarak Saadettin Nüzhet Ergun tarafından yayınlamıştır.
OYUN: Vatan Yahut Silistre (1873, yeni harflerle 1940), Zavallı Çocuk (1873,
yeni harflerle 1940), Akif Bey (1874, yeni harflerle 1958), Gülnihal (1875),
Celaleddin Harzemşah (1885, yeni harflerle 1977), Kara Bela (1908)
ROMAN: İntibah (1876, yeni harflerle 1994), Cezmi (1880, yeni harflerle 1963)
ELEŞTİRİ: Tahrib-i Harabat (1865), Takip (1885), Renan Müdafaanamesi
(1908, yeni harflerle 1862’de Fuad Köprülü tarafından yayınlandı), İrfan Paşaya
Mektup (1887), Mukaddeme-i Celal (1888)
TARİHİ KİTAPLAR: Devr-i İstila (1871), Barika-i Zafer (1872), Evrak-ı
Perişan (1872, yeni harflerle 1973), Kanije (1874), Silistre Muhasarası (1874, yeni
harflerle 1946), Osmanlı Tarihi (1889, ölümünden sonra, yeni harflerle 3 cilt, 1971-
1974), Büyük İslam Tarihi (1975, ölümünden sonra).2
AHMET MİTHAT EFENDİ (1844–1912 İstanbul)
Türkiye’de Tanzimat Edebiyatı’nı ilgi ile izleyen yeni bir kültür
çevresi meydana gelirken bu kültür seviyesine, bir taraftan oldukça üstün nitelikli
edebi eserler sunulurken, bir taraftan da eserleriyle daha büyük bir halk kitlesine
seslenen yazarlar yetişmekteydi. Bu yazarlar Avrupa tarzında eserler vermekle
birlikte, halkın seviyesini aşmayan bir sanat düzeyinde oldukları için eserleri
anlaşılabilirdi. Amaçları, halkı bilgilendirmekti. Bu eserler yeni edebiyatın her türü ile
yazılıyor, romanlar, hikâyeler, tiyatro eserleri, makaleler seyahat notları yazılıyordu.
Ahmet Mithat Efendi de Türkiye’de geniş bir kitleye okuma zevkini aşılayan önemli
bir yazarımızdır. Ahmet Mithat’ın öğretici olma isteği ve macera duygusunun bir
sonucu da eserlerinde hayatından izlere rastlanmasıdır.
Hayatı:
Ahmet Mithat Efendi 1844 yılında İstanbul’da doğmuştur. Asıl adı Ahmet’tir.
Babası Hacı Süleyman Ağa, Ahmet Mithat altı yaşında iken ölmüştür. Bunun üzerine
Vidin’ deki ağabeyi Hafız Ağa’nın yanına giderek orada ilköğrenimine başlar.
İstanbul’a döndüğünde Mısır çarşısında çıraklık yapmağa başladı. Geceleri ise çarşı
esnafından Hacr İbrahim Efendi’den okuma yazma öğrenmeğe başlar. Daha sonra ise
Galata’ da bir yabancıdan Fransızca öğrenmeğe başlar. Ağabeyi ailesini Niş’e
aldırınca Niş Rüştiyesi’ne girer ve 1864’te mezun olur. Aynı yıl Rusçuk’ta Tuna
Vilayeti Mektub-i Kalem’ine girer. Burada gösterdiği başarı sayesinde Mithat Paşa
O’na kendi mahlasını verir. Medresede sabah dersleri vermeğe devam ederken,
kendisine Politika Müdürlüğü Türkçe Kâtipliği de verilir. Aynı zamanda yeni kurulan
Tuna Gazetesi’nin yazı işlerinde de çalışır.
1866’da mühendis tercümanı olarak Sofya’ya gider. Rusçuk’a geri döndüğünde
Kalemdeki görevinden ayrılır ve hayatını tapu defterlerini kopya ederek kazanır. Bu
durum eserlerine de etki eder. Bu sırada tanıştığı Muhacirin Komisyonu reisi
Erkânıharp Şakir Paşa ile dost olur ve Menfa adlı eserinde; ‘’Benim istikbalimden
ümitvâr olan fakat bu ümidi bence meşhul bulunan zati âli-kadr ki vatanın terakkîyat-ı
saadeti kendilerinden memul ve muntazar olan zevat-ı kiramın birincilerindendir…’’
diye sayfalar boyunca O’nu över.
1868’de Tuna Gazetesi’ne muharrir, Ziraat Müdürlüğü’ne kâtip olur. Vilayet
Gazetesi’ni kurmak için gerekli olan matbaayı satın alma görevi de Ahmet Mithat’a
verilir. Hazırlıklar tamamlanınca yüz kırk kişilik Vilayet Kadrosu yola çıkar. Vilayet
2 Yararlanılan kaynaklar. “Namık Kemal, Şahsı, Eseri ve Tesiriyle” Necip Fazıl Kısakürek (1966), “19uncu Asır
Türk Edebiyatı Tarihi” Ahmet Hamdi Tanpınar (2003), T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı web sitesi.
Politika Müdürü Ressam Hamit Bey’in yolculuk boyunca yaptığı resimler Mithat
Efendi’yi derinden etkiler. Bu yıllarda Mithat Efendi hayatını keşfetmeğe başlar.
Bağdat’ta Vilayet Matbaasının ve Zevra Gazetesi’nin müdürü olur.
Tanıdığı her insan ve tanık olduğu her olay Ahmet Mithat’a etki eder. Bunların
başında Muhammed Can Muattar adında bir İrlandalı entelektüel vardır. Merkez
Mutasarrıfı tayin edilen Şakir Bey’in yardımıyla hapisten kurtardığı ve gazetesinde
İngilizce, Arap ve Farsça mütercimi tayin ettiği bu kişi, onu şark (doğu) ilimlerine
alıştırır ve din meselelerinde eleştirici bir görüş aşılar. Kendi deyimiyle münazaradan
ve bahisten hoşlanan Ahmet Mithat’a sadece zekâsıyla meseleleri halledemeyeceğini
söyleyen ilk kişi de o’dur. İkinci uyandırış ise Hamit Bey’den gelir. Menfa’nın
Avrupa’da az çok sağlam bir eğitim görmüş olan genç ressamın onu nasıl hırpaladığını
ve okumağa teşvik ettiğini çok iyi anlatır.
1870’de, Maarif Nezareti’nin açtığı mektepler için basılacak kitaplar
müsabakasına ‘’Hâce-i Evvel’’ ile girer. Hemen hemen aynı zamanda Kıssadan
Hisse’yi yazar. Bunları kendi söylediğine göre ‘’Letaif-i Rivayet’’ in ilk hikâyeleri
izler. Fakat bu sırada ağabeyi vefat eder ve ailenin yükü onun omuzlarına kalır.
1871’de istifa ederek İstanbul’a gelir. Fevzi Paşa’nın yardımıyla ‘’Ceride-i
Askeriye’’ ye başmuharrir olur. Oturduğu evde bir matbaa kurarak, ailece, nezaretin
basmasından ümidi kestiği ‘’Hâce-i Evvel’’, Kıssadan Hisse’’ ve ‘’Letaif-i Rivayet’’ı
cüz cüz basar. Aynı yıl Basiret Gazetesi’nde yazar.
1872’de İbret Gazetesi’ni idareye başlar, Namık Kemal ile tanışır, Türkçe-
Fransızca çıkan Takvim-i Ticaret Gazetesi’nin baskısını ve Türkçe kısmının yazı
işlerini üzerine alır.
Ahmet Mithat Efendi, Mithat Paşa’nın sadareti üzerine 1. Mahmut Nedim
Paşa’nın aleyhinde yazdığı baş makale yüzünden sonra ilk sayısında kaldırılan,
ikincisi on yedi nüsha çıktıktan sonra kapatılan ‘’Devir’’ ve ‘’Bedir’’ adlı gazeteleri
çıkarır.
‘’Menfa’’ adlı eserinde Rodos’a sürülmeden önceki hayatından söz eder. Bu
kitapta sürgünün haksız yere olduğunu anlatır. Aynı zamanda Namık Kemal ile
aralarında bu devirde var olan düşünce ayrılığını göstermeğe çalışır. Ahmet Mithat,
Namık Kemal’in ve Yeni Osmanlıların eserlerinin kendi fikir hayatında bir mesafe
olduğunu Menfa’da ; ‘’İsimleri nasıl takdir edeceğimi bilemezdim’’ sözleri ile ifade
eder. Ancak Rusçuk’tan ayrıldıktan sonra onların mücadelesine şahsi kin ve menfaatin
karışmış olduğunu yavaş yavaş anladığını, bu nedenle kişiliklerini ve eserlerini
sevmekle beraber bu etkinin eski şekilde olmadığını Menfa’da belirtir.
Ahmet Mithat’ın en önemli özelliği öğretmek için yazmasıdır. Evi ve mektebi
daima beraber düşünür.
Bu devirde Namık Kemal ile şahsen tanışmış ve İbret’in bir takım teknik işlerini
üzerine alır. Namık Kemal’e Bedir’in beşinci nüshasında, Dağarcık’ta ve ‘’Hürriyet
nedir’’ isimli yazısında göndermeler yapmış olmasına rağmen Namık Kemal’in etkisi
altındadır.
Ahmet Mithat’ın büyük bir okur kitlesi vardır ve çalışkan, idealist bir karaktere
sahiptir. ‘’Toplum için sanat’’anlayışını benimser ve halka bir şeyler öğretme kaygısı
içindedir. Aynı zamanda, zamanının en çok okunan romancıları arasındadır. Anlatını
yalın ve açıktır. Eserlerinde olmayacak tesadüflere, olağan üstü olaylara ve her zaman
rastlanan tiplere yer verir. Serveti Fünun sanatçılarını sanat anlayışları ve dilleri
yüzünden eleştirmiştir.
Makale, çeviri, eleştiri, anı, gezi, piyes, roman, hikâye türlerinde eserler
vermiştir. Tarih, edebiyat, dil, coğrafya, askerlik, ekonomi, matematik, fizik,
astronomi gibi konular işlemiştir. Birçok konuda eser vermesi, onun çok yönlü bir
yazar olduğuna işarettir. Eserleri en çok roman ve hikâye tarzındadır. En çok bilinen
eserleri; Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Dünyaya İkinci Geliş, Felatun Bey’le
Rakım Efendi, Paris’te Bir Türk, Henüz On Yedi Yaşında’dır. Batı tarzında ilk
roman olan Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ından sonra Ahmet
Mithat’ın Rodos’ta sürgündeyken yazdığı Hasan Mellah da batı tarzında yazılmış ilk
eserlerdendir. Kıssadan Hisse ise Batı tarzında ilk hikâyedir. (Kıssadan Hisse
Fransızca’dan tercüme edilmiş bir eserdir.)
Ahmet Mithat yazarlığa hikâye yazarak başlar. Bazen adapte hikâyeler yazarken
bazen de güldürücü, acıklı ve meraklandırıcı unsurlar da kullanır. Letaif-i Rivayet
eseri yirmi beş cüzden oluşur. Bunların en çok bilinenleri; Diplomalı Kız, Can
Kurtaranlar, Firkat, Ölüm Allah’ın Emri’dir.
Ahmet Mithat’ın hikâye ve romanlarında sağlamağa çalıştığı fayda, Türk
Halkı’nda çağdaş medeniyete uymayan düşünceleri ve yaşam tarzını değiştirmektir.
Bu yüzden eserlerinde batıl inançları ve gerici hareketleri eleştirirken, Batı
kültüründeki bilgileri öğretmektedir. Namık Kemal’in tiyatroda uyguladığı faydalı
eğlence yöntemini roman ve hikâyede uygulamıştır. Batı kültürünün iyi yönlerinin
yanında kötü yönlerinin de olduğunu düşündüğünden, olayların Avrupa’da geçmesini
tercih etmiştir. Bunun dışında Müslüman halkın arasında geçen olayların da anlatıldığı
romanları da vardır. Bunlara yeni roman adını verir ve örnek olarak Müşahedat’ı
yazdığını söyler. Ahmet Mithat’ın roman ve hikâye hakkındaki görüşlerini kitaplarının
ön sözlerinden ve yazdığı Ahbar-ı Asara Tamim-i Enzar adlı eserinden de
anlayabiliriz. Yazarken okuyucuyu meraklandırmak için olayı değişik biçimlerde
anlatmakta ustadır. Eserlerinde genellikle romantizm akımının etkileri görülür.
Hikâye ve romanlarındaki meddah etkisi özellikle Tahkiye’de ve üslubunda çok
belirgindir.
Edebi Kişiliği:
Romanlarının genel özellikleri:
• Her tarzda roman yazmıştır:

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://www.edebiyatsahili.com/edebiyat/

Edebiyat Sanatı

  Okuduğunuz Kitapları Paylaşın                     Edebiyat       Türk Edebiyatı     Dünya Edebiyatı         Tasavvuf Edebiyatı         Fantastik Edebiyat         Çocuk Edebiyatı         Edebiyat Ajandası     Kitap Forumları

Sayfaya bak »

Türk Edebiyatı

Türk Edebiyatı

Türk Edebiyatı’nı ,tarih boyunca yaşanan  kültür değişmelerine bağlı olarak üç ana bölümde inceliyoruz: İslam’dan Önceki Türk  Edebiyatı İslam Kültürü  Etkisindeki Türk Edebiyatı Batı Kültürü Etkisindeki  Türk Edebiyatı İSLAM’DAN ÖNCEKİ  TÜRK EDEBİYATI Türk’ler, İslam’dan önce “Şamanizm, Maniheizm , Budizm” gibi dinlerin etkisiyle bir edebiyat oluşturmuşlardır. M.S.XI. yüzyıla kadar süren bu edebiyatı ikiye ayırıyoruz: SÖZLÜ EDEBİYAT M.S.VIII. …

Sayfaya bak »

dünya edebiyatı

Dünya Edebiyatı

Giriş Bilinen en eski dönemlerden günümüze kadar Batılı ulusların nazım ve düzyazı türlerinde ortaya koydukları edebî ürünlerin tümüne birden Batı edebiyatı adı verilir. Batılı uluslar, temelde aynı uygarlığa, Batı uygarlığına bağlı oldukları için, düşünüş ve duyuş tarzları da pek çok noktada ortak özellikler göstermektedir. Bu bakımdan genel bir kavram olarak Batı edebiyatından söz edilebilir. Bu …

Sayfaya bak »

imagesCA2XHYJ1

Tasavvuf Edebiyatı

      Tekke Edebiyatı (Tasavvuf Edebiyatı) Dini Tasavvufi Halk Edebiyatı (Tekke Edebiyatı, Tasavvuf Edebiyatı) Tasavvuf, Türklerin İslamiyet’i kabulunden sonra Anadolu’da kendini göstermiştir. Tasavvuf düşünürlerine “mutasavvıf” denir. Mutasavvıflara göre, Allah’a bilmeden O’na ulaşılamaz. Dini tasavvufi halk edebiyatı, Allah aşkı, doğruluk, nefse hakim olma, ahlak, toplum gibi konuları işler. 1. Manzum Eserler Şiirsel özelliğe sahip, dini …

Sayfaya bak »

Fantastik Edebiyat

Fantastik Edebiyat Akımı Tarih boyunca hayal ettik. Bu, yazılı tarihin ötesine taşan bir süredir. İlk insandan beri hayal kurduk, çünkü başka çaremiz yoktu. On binlerce yıl önce insanlar, gök gürlediğinde tanrıların nara attığını, yıldırım düştüğünde ise onların gazabına uğradıklarını sanmışlardır muhtemelen. O zamanın ilmiyle ancak bunu hayal edebiliyorlardır. Eski bir inanışa göre, deprem olduğunda, yeraltında …

Sayfaya bak »

d

Çocuk Edebiyatı

Türkiye’de Çocuk Edebiyatı (Çocuk Edebiyatı) Türkiye’de çocuk edebiyatının gelişimi, dünyadaki edebiyatın gelişimiyle yakından ilgilidir. Tanzimat dönemiTürk çocuk edebiyatının da başlangıcı sayılabilir (1839). Tanzimat’tan önce sözlü edebiyat türü hakimdi. Bunlardan masal, bilmece, tekerleme, atasözleri, Nasreddin Hoca fıkraları daha çok evlerde, Karagöz ve Meddah biçimleri de kamusal alanlarda çocukların eğitim ve eğlencesine sunulurdu. Tanzimat döneminde Kayserili Dr. Rüştü’nün 1859 yılında yazmış olduğu “Nuhbe-tül Etfal” isimli …

Sayfaya bak »

a

Edebiyat Ajandası

  Edebiyat, duygu ve düşüncelerin söz ya da yazıyla etkilive güzelbir biçimde anlatılması sanatına denir. Edebiyat, sözcüğü Arapça “edep” sözcüğünden türemiştir. Edebiyat sözcüğü ilk kez Tanzimat döneminde Şinasi tarafından kullanılmıştır. Şinasi’den önce nazım ve nesir türlerindeki eserlere “şiir ve inşa” denilmekteydi. Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Bu bakımdan bir …

Sayfaya bak »

Bir Cevap Yazın