Turkuaz Edebiyat'e dön

Bu Sayfa bas

Edebiyat Ajandası


 

Edebiyat, duygu ve düşüncelerin söz ya da yazıyla etkilive güzelbir biçimde anlatılması sanatına denir. Edebiyat, sözcüğü Arapça “edep” sözcüğünden türemiştir. Edebiyat sözcüğü ilk kez Tanzimat döneminde Şinasi tarafından kullanılmıştır. Şinasi’den önce nazım ve nesir türlerindeki eserlere “şiir ve inşa” denilmekteydi.

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Bu bakımdan bir gazete haberinden sanat değeri taşıyan hikaye, roman, deneme, fıkra türüne kadar her türlü yazı edebiyat eseri sayılır.

Edebiyatın Konusu:

Yazar ve şairlerin ortaya koydukları eserlerde ele alıp işledikleri her şey, edebiyatın konusunu oluşturur.

Edebiyatın İçeriği:

Dil ürünlerinde kullanılan üslup,tür (hikaye,roman,deneme,fıkra,makale vb.) edebiyatın içeriğini oluşturur.

Edebiyatın Yöntemi:

Dil ürünlerinin tüm özelliklerinin tarihi akış içinde bilimsel olarak incelenmesi de edebiyatın yöntemini oluşturur.

Edebi Eser; Tanımı ve Özellikleri:

İnsanın duygu ve düşüncelerini; özlem ve dileklerini estetik ölçüler içinde anlatan ve okuyucuda güzellik duygusu yaratan dil ürünlerine edebî eser denir.

Edebiyatın Özellikleri:

- Edebî eser okuyanı etkilemelidir.

- Anlatımı güzel düşüncesi sağlam ve özlü olmalıdır.

- Konusu;ait olduğu toplumun ve yazıldığı dönemin özelliklerini yansıtmalıdır.

- Eser zamanın süzgecinden geçtikten sonra toplumca anlaşılıp beğenilmelidir.

- Duygu ve düşünceler belli bir edebî türe uygun olarak anlatılmalıdır.

- Eser estetik ölçüler içinde ,belli bir sanat anlayışıyla yazılmalıdır

Edebiyat Tarihi ve Önemi:

Bir ulusun çağlar boyu yarattığı sözlü ve yazılı dil ürünlerini ve onların yazarlarını bilimsel bir yöntemle tarihi akış içinde inceleyen bilim dalına edebiyat tarihi denir.Edebiyat tarihi bir ulusun geçmişteki düşünce yapısını, dünya anlayışını, kültür ve uygarlık birikimini yeni kuşaklara aktarır.Böylece kuşaklar arasında köprü kurarak yeni kuşakların daha iyiyi, doğruyu, güzeli bulmalarına yardımcı olur.

Edebiyat Nedir (Özet):
Okuyanlara estetik (sanatsal) bir doyum sağlamak amacıyla yazılmış, ya da böyle bir amacı olmasa bile biçimsel ve içeriksel özellikleriyle bu düzeye ulaşabilen bütün yazılı eserlere edebiyat denir. Edebiyat bir anlatım biçimidir. Düşünce ve duyguları güzel ve etkili bir biçimde anlatma sanatı olarak da tanımlanabilir. Herhangi bir metnin edebiyat eseri sayılabilmesi için sanatsal değerler taşıması gerekir.

Edebiyat Nedir (Detay):

Edebiyat, Alm. Literatur (f), Fr.Littérature (f), İng. Literature. Düşünce, duygu ve hayallerin sözlü veya yazılı olarak güzel ve tesirli biçimde anlatılması sanatı. Okuyana estetik bir tat vermek amacıyla yazılmış olan ya da böyle bir amacı olmasa bile, biçimsel özellikleriyle bu düzeye ulaşabilen bütün yazılı yapıtlar. Bu anlamıyla edebiyat görece yeni bir terimdir.

Batı’da 18. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Geçmişte şiir, destan, tiyatro gibi türler genel olarak edebiyat başlığı altında değil, ayrı ayrı ele alınırdı. Türkiye’de de edebiyat terimi bugünkü anlamına ancak 19. yüzyılın sonlarında kavuşmuştur. divan edebiyatında şiir ve düzyazı (inşa), amaçlan ve kuralları farklı olan iki ayn sanat dalı olarak görülürdü.Edebiyatın kapsamıEdebiyat bir anlatım biçimidir. Düşünce ve duygulan güzel ve etkili bir biçimde anlatma sanatı olarak da tanımlanır. İnsan yaşantılarını anlatan her metin edebiyat yapıtı değildir. Konu tartışmalı olmakla birlikte, asıl amacı estetik tat vermek değil, bilgi vermek ya da inandırmak olan yapıtlar (teknik ve bilimsel kitaplar, gazete yazılan, reklam metinleri, propaganda yazıları vb) genellikle edebiyatın kapsamı dışında bırakılır. Bir metnin edebiyat yapıtı, sayılması için sanat değeri taşıması gerekir! Ama bu değeri tanımlamak kolay değildir. Edebi değeri olan bilimsel metinlere rastlanabildiği gibi, sanat katına yüksele-meyen şiirler de vardır. Bunlara şiir değil, manzume denir.

Edebiyatın tanımı ve kapsamıyla ilgili tartışmalar, estetik kuramının alanına girer. İlk sistemli estetik felsefesinin kurucusu olan kant’a göre, bir metnin sanat sayılabilmesi için “çıkar gözetmemesi”, başka bir deyişle kendi dışında hiçbir amaç taşımaması gerekir. Bütün sanatlar gibi edebiyat da bu bakımdan oyuna benzetilebilir. Oyunun kendi dışında hiçbir amacı yoktur, yalnız zevk almak için oynanır ve biter. Bu yaklaşım, edebiyatı öteki insan eylemlerinden ayıran çok önemli bir noktayı vurgulamakla birlikte, iki yönden eleştiriye açıktır. Birincisi, fazlaca “hazcı” bir yaklaşımdır; edebiyat yapıtlannın içerdiği “doğruluk” boyutunu, aydınlanma yanını ihmal etmektedir. İkincisi, yeterince tarihsel değildir; geçmişte edebiyat dışı sayılan bazı metinlerin zamanla edebiyat kapsamı içine alındığını, bazılarınınsa edebi değer ve işlevini yitirdiğini göz önünde tutmamaktadır. Oysa bütün insan ürünleri gibi sanat da ölümlüdür.

Edebi türlerin en “edebi”, en katışıksız, en yoğun olanı lirik şiirdir. estetik haz vermenin ötesinde hiçbir amaç taşımaz. Ama bu estetik hazzın içinde derin, karmaşık ve dile getirilmesi güç bir insani gerçeklikle karşılaşmanın verdiği heyecan da vardır.

Yoğunluk ve katışıksızlık açısından lirik şiiri destan, eleji, ağıt, mesnevi, dramatik şiir ve felsefi şiir gibi manzum türler izler. Bunlar genellikle firik şiirden daha uzun ve daha gevşek dokuludur. roman, 18. yüzyılda gelişen ve 19. yüzyılda öne çıkan bir türdür. Kaynaklan açısından en zengin edebi biçim olduğu söylenebilir. Destan, masal, ortaçağ romansları, deneme ve felsefi metin gibi daha eski biçimlerin hepsi romanı beslemiştir. Ama günümüzde satışa çıkan romanlann büyük bölümü edebiyat yapıtı sayılmaz; estetik zevk vermek için değil, oyalamak ve eğlendirmek için yazılmışlardır. Seyahatname, gezi notları, anı, otobiyografi, günlük ve mektup gibi kişisel metinler, genellikle edebiyat ile belgeseli ayıran çizginin iki yanında yer alır. Üsluplarının yetkinliği ve içeriklerinin zenginliğiyle büyük edebiyat yapıtı katma yükselenler olduğu gibi, “gazete yazısı” ve “anı defteri” düzeyinde kalanlan da vardır. Birçok kişisel metin, edebi değerinden çok, yazan konusunda özel bilgiler vermesi yüzünden ilgi çeker. Öte yandan, kolay kolay hiçbir türe sokulamayan ve üslup kaygısı gözetilmeden yazıldığı halde okurlara estetik bir doyum sağlayan metinler de vardır; 20. yüzyıl edebiyatında dışavurumculuk, dadacılık ve gerçeküstücülük gibi akımlann ürünleri genellikle bu türdendir.

Edebiyat Akımları:

Anakreontizm
Anlatımcılık (Ekspresyonizm)
Dadaizm (Dada Hareketi )
Dandizm
Doğaüstü
Edebiyat-ı Cedide
Egzistansiyalizm
Entimist (İçtenci)
Estetizm
Fütürizm (Gelecekçilik)
İmajizm
Empresyonizm (İzlenimcilik )
Klasisizm (edebiyat)
Kübizm
Lirizm
Milli Edebiyat Akımı
Natüralizm
Neo-klasikçilik
Neo-realizm
Parnasizm
Parnasse Okulu
Popülizm
Postmodernizm ve roman
Realizm (Gerçekçilik)
Romantizm
Romantizm ve Gerçekçilik
Simgecilik (sembolizm)
Sürrealizm (Gerçeküstücülük)
Verismo

Edebiyat Türleri:

a) Nazım Türleri:
1- Şiir
2- Destan
3- Ağıt
4- Mesnevi
5- Eleji

b) Nesir Türleri:
1- Roman
2- Öykü
3- Masal
4- Tiyatro
5- Deneme
6- Makale
7- Biyografi
8- Otobiyografi
9- Eleştiri
10- Anı
11- Gezi yazısı
12- Mizah
13- Edebi destan

 

 

Dağlar Devrildiğinde – Cengiz AYTMATOV

 

İşte yine bi yerlerden esmeye başladı rüzgar.Ki bu rüzgar dünya hayatının her alanında ruhlada düşünce ve duygularda İnsan davranışlarında her ne varsa görebilmek adına devriye gezen ve acele eden kaderin ta kendisiydi.Kader planda olanı tabi ki ertelemiyor yok saymıyordu.İnsanlar için beklenmedik olan kesişmeleronun sırlı aynasında gerçek oluveriyordu..

 

Düyno ordundabı?Dünya yerinde mi?Ta çocukuluğundan beri çeşitli vesilelerle köylülerinden sık sık duyduğu bu cümle şimdi durduk yerde aklına geliverdi.Evet görünüşe bakılırsa dünya da yerindeydi nerden nasıl içine düştüğünü bilemediği bu eski okulu da.Hatta işte şu sıra dağlar bile aynıydı.Fakat insanın içindekiler ruh dünyası tamamen yıkılmış mahvedilmiş olabilirdi.İşte bundan herhangi biri tekrar be tekrar sorabilirdi:

Düynö ordundabı?

 

(Yorum)

Eleştirmenler tarafından “küresel çağın bütün paradigmaları altüst eden gerçekliğinin romanı” olarak tanımlanan eser; ‘kader’in romanı olarak da nitelendiriliyor. Global çağın gerçeklerini, piyasa şartlarında insan ruhunun kaçış ve arayışlarını, çıkış ya da yok oluş ihtimallerini kadim tartışmalar üzerinden araştıran Aytmatov, romanında şartlara göre değişmeyecek evrensel değerlerin de altını çiziyor.

 

İki ana karakter üzerinde gelişen ‘Dağlar Devrildiğinde’ romanının konusu şöyle: İnsan ve Kar Parsı; yani Arsen Samançin ile Caabars, yerinden yurdundan kovulmuş iki sürgündür. Caabars iyice kocamış, kocamış olduğu için de sürüsü tarafından dışlanmıştır. Samançin ise ünlü ve bağımsız bir gazetecidir. Fakat bu ünü ona fayda sağlamamış ve sevgilisi tarafından terk edilerek yalnızlığa itilmiştir. Yalnızlığın en dayanılmaz anında karşılarına biri çıkar ve mezara dek sürecek bir sevdaya tutulur. Romanda Aytmatov, insanlık tarihinin en çetrefil sorusuna; kadere karşı insanın konumuna verilebilecek cevabı, temsili hikâyeler üzerinden veriyor. Yazar, teknolojiye ters düşmeden yeni dünyanın yozlaşan ve yozlaştıran kimliğine karşı kılıcını çekmekten de geri durmuyor.

 

Dağlar Devrildiğinde’de, arka planda iki hikaye ve iki kahraman anlatılıyor. Biri efsane kahramanı olan ‘Ebedi Nişanlı’, diğeri bavul ticareti yapan Elsa. Görüş ve düşüncelerine mitolojik unsurları katmak zorunda olduğunu her defasında dile getiren Aytmatov, modern hayatın yansımalarında bile kendisi için her zaman mitolojik bir an ve unsur olduğu görüşünü bu romana da yansıtıyor. ‘Dağlar Devrildiğinde/Ebedi Nişanlı’, Türkçe haricinde, Japonca, İngilizce, Kırgızca, Almanca gibi birçok dünya dilinde de yayınlandı.

(Alıntı)

 

ANADOLU’DAKİ   ALEVİ – BEKTAŞİ EDEBİYATININ OLUŞUMUNDA YUNUS EMRE’NİN   ETKİSİ

Prof. Dr. Erman Artun

Türkler İslami kültür dairesine »irdikten sonra yurt değiştirerek yeni yurtlan Anadolu’ya geldiler. Yeni yurt tutulan Anadolu’da Türk kültürü ve İslami kültür yeni bir kültür senteziyle Anadolu Türk kültürünü oluşturmuştur. Türk kültürü tarihi açısından Anadolu’da dinsel inançlara farklı bakış açıları tarikatları doğurmuştur. Anadolu sufıliği Anadolu’ya özgü bir sentezdir (Bozkurt, 1 998:98).

Türkler arasında ilk olarak Orta Asya’da Ahmet Yesevi ile görülmeğe başlayan tasavvuf akımı, daha sonra Moğol istilasıyla Anadolu’ya gelen dervişlerle etkili olmağa başlamıştır. Anadolu’da Yunus Emre’yle doruk noktasına çıkan dini-tasavvufi halk edebiyatı her dönemde ve her zümrede önemli sanatçılar yetiştirmiştir (Artun, 1996: 219).

Tasavvuf felsefesi, hicretin ikinci yüzyılında ortaya çıkmış, tarikatlar da bu tarihten sonra yavaş yavaş yayılmaya başlamıştır. İslamiyet dervişlerce yayıldı. Bu dervişlerin çoğu ozan-baksıların devamıydı. Bunlar eski inançlarla İslamiyet’i uzlaştırmışlardır

XII. yüzyıldan itibaren kurulmaya başlayan tarikatlar, ortaya koydukları adap ve usullerle, edebî ürünlerle tasavvufa hem örgütlenme getirmiş hem de geniş halk kitlelerine yayılmasını sağlamışlardır. Ahmed Yesevî ile Türkistan’da başlayan bu gelenek Anadolu’da kurulan sayısız tarikatlar, kendi inançlarını taşıyan halk edebiyatı ürünleriyle halk şiirlerine zenginlik sağlamışlardır.

XIII. yüzyılda Horasan’dan Anadolu’ya gelen dervişler, beraberlerinde. Orta-Asya Türk Halk Edebiyatı geleneğini de getirmişlerdir. Bu gelenek. Anadolu’nun alınması sırasında gösterilen kahramanlıklarla da desteklenince destan ruhu ortaya çıkmıştır. Böylece XIII. yüzyıl Anadolu’sunda Danişmendname. Battalnâıne ve Ebu Müslim gibi dinî-tarihî destanlar ortaya çıkmıştır. Bu yüzyıl Anadolu’da tasavvufun en hızlı yayıldığı yüzyıldır. Aynı zamanda tasavvuf edebiyatının güçlü temsilcileri de bu yüzyılda yetişmiştir. Anadolu’ya yayılan bazı Yesevî ve Bektaşî dervişleri de tasavvuf edebiyatının Türk dili ile meydana çıkıp gelişmesinde önemli rol oynamışlardır. Bu yüzyılda yaşayan Yunus Emre. tasavvuf edebiyatını zenginleştirip yaygınlaştırmış ve kendisinden sonra gelen sanatçılara yol açmıştır (Mengi, 1 994:41).

Yunus Emre, 1 3. yüzyıldan günümüze Anadolu ve Balkan coğrafyasında halkın tanıdığı ve sevdiği bir aşıktır. Halkın kutsal bildiği bu büyük aşığın gerçek hayatı hakkında bilgilerimiz yetersizdir. Onun tarihi kişiliği menkabeler arasında kaybolup gitmiştir. Yunııs’un menkabevi hayatına ait bilgileri Hacı Bektaş-ı Veli’nin Velayetname’sinde buluyoruz. Yunus 13. yüzyıl Anadolu sahasında Oğuz Türklerinin konuşup yazdığı yazı dilinin en önemli temsilcisidir. Türkiye Türkçe’sinin tarihi devresinin ilk dönemini oluşturan Eski Anadolu Türkçe’si adı verilen bu dilin meydana gelmesinde önemli bir rol oynamıştır (Tatçı, 1990:66). 13. yüzyıl Anadolu’da Türk diliyle meydana gelen edebiyatın başlangıcıydı. Bu yüzyılda Yunus Emre yeni kavram. motif, hayal ve imge dünyasıyla Anadolu’ya bir ilham kaynağı sundu. Aşıklar sazlarıyla Türk dilini şiirleştirip halkın duygularını dile getirdi ( Gölpınarlı,1992:l).

Alevi-Bektaşi Edebiyatına Genel Bakış:

Alevi Bektaşi kültürünün kökleri Orta Asya İslamiyet öncesi inanç sistemlerine kadar uzanır (Melikof.1994:30). Hacı Bektaş-ı Veli düşüncesi Alevi Bektaşi edebiyatının beslendiği en önemli kaynaklardandır. Onun Makalat’ında aşk insanla Allah’ın temas çizgisinde zuhur eder. Aşk insandaki gönül denen cevherin hakimiyeti olayıdır (Öztürk.1992:21). Bu düşünce yaşama biçimi olmuş. Alevi Bektaşi şiirini şekillendirmiştir.

Hacı Bektaş-ı Veli ve Abdal Musa kültürüyle beslenen Alevi-Bektaşi edebiyatı, halk edebiyatının dil. tür. şekil vd. imkanlarıyla birleştirilerek yeni bir sentez oluşturdu. Önceleri özü yönüyle Yunus Emre’nin şiirlerine dayanan bu edebiyat geleneği sonraları zamanla bazı belirgin farklar kazanarak özgün yeni bir edebiyat oldu ( Gölpınarlı. 1992:78).

Alevi-Bektaşi edebiyatının kökleri Yunus Emre’ye kadar uzanmaktadır. Fakat kuruluşu 14. yüzyılda Kaygusuz Abdal’la olmuştur. Zamanla bazı önemli farklar kazanan bu edebiyat öncelikle Alevi-Bektaşi inançlarını yaymağa hizmet eder hale gelmiştir. Toplumsal olaylar şiire yansımıştır. Bunun en güzel örneklerini Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde görebiliriz.

Alevi-Bektaşi şiiri .belli kurallara kalıplara ve belli düşüncelere bağlı bir şiir biçimidir. Ölçüde kafiyede ayakta, nazım biçimleri ve dilde aşık edebiyatı özelliklerini gösterir. Dünyayı Alevi- Bektaşi kültürüne göre kavrayan aşıklar şiirlerini mistik ve metafizik temele dayarlar. Günümüz aşıkları usul, adap. erkan ve öğretiden çok şiirlerinde Alevi kültürünü işlerler. Ölmeden önce ölmek, yani yaşarken nefsi öldürme düşüncesi sıklıkla işlenir. Şiirlerde insana yönelme , gönül denilen cevherde aşkı bulma düşüncesi öne çıkarılır. Aşıkların şiirlerine Alevi-Bektaşi felsefesindeki “Ruhun ölümsüzlüğü esastır, ölüm Hak’ka teslim olma, Hak’ka yürümektir. Her ne ararsan kendinde ara .” düşüncesi egemendir.

Alevi- Bektaşi edebiyatı, gelenekleriyle .anlatım biçimiyle, terminolojisiyle şuh ve müstehzi edasıyla irfanı ve inancıyla orijinal bir edebiyattır. Bu özellikleriyle diğer edebiyatlardan kolaylıkla ayırt edilir. Alevi aşklar tasavvufu kendi anlayışlarına göre yorumlarlar. Şiirlerine neşve hakimdir (Levent.1993:25). Alevi Bektaşi edebiyatı bu zümrelerin geleneklerini, inançlarını .aralarında söylenen atasözlerini , deyimlerini de ifadelendirir, din ulularını över. onlara ait menkabeleri şiirleştirir. usulden erkandan ayinden bahseder.

Tasavvuf düşüncesi Divan edebiyatının da kaynaklarından birisini oluşturduğu için. ortaya çıkan edebî ürünlerde, bu felsefeye ait ortak temaların, motiflerin kullanıldığını görüyoruz. Ancak birçok ortak noktaya rağmen, özellikle Alevî-Bektaşî tarikatlarında ortaya çıkan farklı uygulamaların tarikat erkân ve usulündeki değişikliklerin, bu zümre şairlerinin edebî ürünlerine de yansıdığını görüyoruz.

Bektaşîlik. Babaî hareketinin bir araya getirdiği . 14. yüzyıl Rum Abdallarından Abdal Musa tarafından Hacı Bektaş Veli kültü çevresinde geliştirilmiş ve 16. yüzyıl başlarında Balım Sultan tarafından bağımsızlaştırılarak bir tarikat haline getirilmiştir. Hacı Bektaş Veli, aslında bu tarikatın kurucusu değildir, ancak onun şahsiyeti etrafında oluştuğu için “pîr”i sayılır. Bu nedenle Bektaşîler tarafından “Hazret-i Pîr” olarak anılır. Tarikatın sosyal tabanını ise hepsi birer halk sûfisi olan Türkmen babaları oluşturmuştur (Ocak. 1996:20).

Tekkeler, tasavvuf inançlarını geniş kitlelere iletebilmek için halkın edebiyat geleneğinden dilinden ve estetik anlayışından da geniş olarak yararlanmıştır. Böylelikle zengin bir tekke edebiyatı oluşmuştur. Tekke âşıkları, özünü İslam tasavvufundan alan ama yerli öğelerle donatılmış “adap ve erkânı” öğretmek için yoğun çaba harcamıştır. Tekke âşıkları ürünlerinde hoşgörüye, sevgiye dayalı bir din anlayışıyla geniş kitlelere ulaşmıştır.

Tarikatlar ve tekkeler çevresinde gelişen tasavvuf! halk edebiyatı içinde Alevî- Bektaşî âşıkların eserleri farklı bir nitelik taşır. Alevî- Bektaşî edebiyatı, bu zümrenin inanışlarının yanı sıra . yaşama sevincini, tabiat sevgisini de dile getiren ürünler vermiştir. Böylece tasavvuf düşüncesinin yanında dinsel konuların dışındaki konulara da yönelir.

Tasavvuf ağırlıklı bu gelenek çeşitli tarikatların inanç ve törelerini yansıtırken eski Türk din ve inançlarından da tümüyle sıyrılabilmiş değildi. Tekke edebiyatı halka yöneldiği, inanç öğreticiliğini amaç edindiği için. şiir ve dil/ yazı ürünlerinde bazı Islami kavramların dışında yalın bir anlatım yolu seçmişti. Şiirlerde daha çok hece kullanılmış, aruzun da heceye uygun düşen kalıpları tercih edilmiştir. Tekke âşıkları tekkelerde gerçekleştirilen dinî törenler aracılığıyla yeni bir edebiyat, tekke müziği, semah adı verilen dinî danslarla sanatın temelini atmıştı.

Alevi-Bektaşi edebiyatı Anadolu’nun öz edebiyatıdır. Alevi- Bektaşi kültürü, felsefesi, törenleri, ürünleri, dili. her şeyi Anadolu’nundur. Anadolu’dan doğmuştur ( Atalay,1991:88). Kerbela faciası. Alevi ve Bektaşilere yapılan haksızlıklar şiirlerde işlenir. Aşıkların nefeslerinde aşıklar Allah’la içli dışlıdır. Allah’a sitem şiirleri gerçekte sevgiye dayanan bir inancın ifadesidir (Gölpmarlı,1995:176). Alevi-Bektaşi aşıkların hayata, kendi uygulama ve inanç sistemlerine yaklaşımlarında ortak bir özellikleri de nükteli eleştiri güçleridir (Birge, 1991:104). Alevi ve Bektaşiler kendi inanç ve uygulama sistemi için tam bir esrarengizlik tavrı sağlamaktan hoşnut olur.”Bektaşi sırrı” kelimeleri halkın diline girmiş olduğundan ifadesini örtmek yolunda pek zaman harcamaz. Şiirden hoşlananlar için özellikle nefes ve deyişler dışardan olanlar için sanki hiçbir anlamı olmayan kelimelerden oluşturulmuştur (Birge, 1991:110).

Alevi- Bektaşi edebiyatında dikkati çeken en büyük özellik hoşgörüdür. Hoşgörü bu edebiyatın tadı tuzu niteliğindedir. Hoşgörünün bulunduğu şiirde hissedilebilir bir gülümseme vardır. Bu özellik şiiri ilginç kılar. Alevi- Bektaşi kültüründe hoşgörü dışa vurulan bir görünüş değil yüreğin derinliklerinden gelen bir onaylama biçimidir. Alevi kültüründe hoşgörü uygun zemini bulunca gülmeceyle birleşir. Hoşgörünün arkasında iğneleyici bir dokundurma da kendini gösterir. Bu bir noktada onaylanmayacak bir girişimin sezdirilmesidir (Özdemir. 1995:210).

Alevi-Bektaşi aşıkların nefes, deme ve deyişlerinde kullandıkları kelime terkip ve mazmunlar klişeleşmiş söz ve bilgilerdir. Onlar bu bilgileri geçmişte yaşamış aşıklardan ve katıldıkları sohbetlerden öğrenmişlerdir. Aşıklar Allah’ın birliğini anlatırlar, insanı iyiye doğruya götürme yolu olarak niteledikleri “Hak Yolu” için şiirler yazmışlardır. Onlar yürekten bağlı bir sevgiyle Allah sevgisini şiirlerinde dile getirirler.Aşıklar dünya ve evrenin sırlarını . yaradılışın kaynağını araştırırlar. Varlığın özü ve ötesine ait düşünceleri dile getirirler. Mutlak güzelliğe yönelerek Allah’a kavuşma çabasını işlerler. Bunlar madde alemindeki güzellikten mutlak varlığa yol bulma çabasıdır. Dünyanın geçiciliğini anlatırlarken, gerçek ebedi mutluluğun yollarını ararlar. Aşıkların idealize ettikleri kamil tiplerdir. Onlara göre ahlak insani olmayan davranışları terk ederek ilahi yaradılışa yönelmektir. Alevi- Bektaşi edebiyatı günümüzde de sürmektedir.

Tekke şiirinin ilk örnekleri olan Yesevî hikmetleri öğretici niteliğinden dolayı lirizmden uzaktır. Yesevî ve Yunus’un Türk dilini kullanmaları ve hece vezniyle yazmaları, geniş halk kitlelerine ulaşmalarını sağlamıştır. Türk şiirinin Anadolu’da oluşumunda Alevi-Bektaşi şiirinin rolü büyüktür. Yesevî ve Yunus’un sanat öğeleri birbirine benzer. Yunus’ta didaktik anlatım kuruluktan kurtularak lirik ve canlı bir şekil almıştır.

Alevi- Bektaşi şiirinde Yunus Emre Etkisi

XIV. yüzyıl Tekke edebiyatı XIII. yüzyıldaki gibi parlak bir dönem yaşamıştır. Bu dönemde Yunus Emre’nin yolunda yürüyen birçok âşık yetişmiştir. Hatta Yunus tarzı söyleyiş ideal kabul edilmiştir. Tekke şiirlerinin çok ve kaliteli olması, tekke sanatçılarının tasavvuf disiplini içinde yetişip eserlerini bu ruhla vermeleri, bu dönemi tasavvuf yüzyılı yapmıştır. XIV. yüzyılda Kaygıısuz Abdal’la kurulan Alevî-Bektaşî edebiyatı. XV. Yüzyılda “Hatay?” mahlasıyla ve daha çok heceyle şiirler söyleyen Şah İsmail-i Safavî’yi meydana çıkarmıştır. Hatayî. Alevî-Bektaşî edebiyatının en didaktik şairidir. XVI. yüzyılda Sivas’ta asılan Pir Sultan Abdal ise bu edebiyatın en lirik şairidir. Pir Sultan’in mensuplarından Kul Himmet ve onun çağdaşı Hüseynî lirizm açısından Pir Sultan’a yaklaşan âşıklardır.

XVI. yüzyıl aşıkları Yunus Emre yolunda şiirler yazmaya devam etmişlerdir. Tekkelerde ve tekke mensupları arasında bestelenerek okunmak için yeni ilahiler söylenmiştir. Tekke aşıkları içinde de Divan tarzı şiirler söyleyen sanatçılar yetişmiştir. Şiirlerini genellikle aruz vezni ve gazel tarzı ile söyleyen bu sanatçılarda Mevlâna ve Yunus Emre etkisi görülmektedir

XVII. yüzyılda Alevî-Bektaşî edebiyatı durgun bir döneme girmiştir. Sosyal yaşamdaki değişiklikler bu edebiyatı da etkilemiştir. Seyran? bu değişikliği zaman zaman taşlamalarla şiirlerinde yansıtmıştır (Gölpınarlı. 1995:163). Bu yüzyılda da Yunus Emre tarzıyla şiirler söylenmiştir.

XVIII. yüzyılda tekke edebiyatı duraklama ve gerileme dönemi geçirmiştir. İmparatorluğun bu yüzyılında Alevi-Bektaşi edebiyatı alanında eski eserler verilmez olmuştur. Daha çok halk kitlelerine seslenen âşıkların şiirleri eski bilgi ve akideleri tekrarlayan şiirler olmaktan öte geçememiştir. Bu devirde de Yunus Emre geleneği sürdürülmeye çalışılmıştır.

Yunus Emre diğer edebiyatların yanı sıra Alevi-Bektaşi edebiyatını da etkilemiştir. Yunus’un Anadolu Türkçe’siyle yazdığı şiirler, dilden dola dolaşmış, sözlü kültürde yüzyıllardan bu yana taşınarak sevilerek söylenmiştir. Yunus. Anadolu’da yeniden yapılanan edebiyatın en önemli temsilcilerinden biridir. Çağından günümüze kadar her şairi ve aşığı etkilemiştir. Yunus insan sevgisi , birlik, beraberlik, insanı yüce değer kabul edip ona değer verme, ibadetin korkuyla değil Allah sevgisiyle yapılması gerektiği, ibadetin, inancın Allah’la kul arasında olduğu vd. konularda yazdığı şiirlerle aşıkları etkilemiştir. Yunus etkisinin örnekleri pek çoktur. Yunus Emre ve etkilediği aşıklardan birkaç örnek verelim.

***

Ben gelmedim daviyiçün benim işim seviyiçün

Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim

Yunus Emre

(Gerçek dost Allah’tır. Allah gönüllerdedir. Gönül yapan Allah’a ulaşır.)

***

Hakikat yoluna girmek istersen

Önce görecek bir gözün olmalı

Edeple erkanı süzmek istersen

Sevgiye bağlı özün olmalı

Âşık Kederi

( Allah yolunun ilk şartı sevgiyle dolu özdür.)

***

Gönül Calab’ın tahtı gönüle Calap bahdı

İki cihan bedbahtı kim gönül yıkarısa

Yunus Emre

(Tanrı gönülde tecelli eder, gönül kutsaldır. Gönül yıkan kişi bu dünyada da ahiret’te de mutsuz olacaktır. )

***

Ak sakallı pir koca bilmez ki hali nice

Emek yimesin hacca bir gönül yıkarise

Yunus Emre

(Gönül yıkan kişi hacca gitse de haccı kabul olmaz.)

***

Dinlersen kardeşim sözlerim sana

Hatırdan gönülden geçme ha geçme

İnsan olan değer verir insana

Sakın eri erden seçme ha seçme

Âşık Kederi

(Gerçek insan insana değer vermelidir. İnsanlar arasında ayrımcılık yapmamalıdır.)

***

Kıl gibi köpri yaparsın geç deyü

Geçüben Kevser şarabın iç deyü

Ya fazlundur kulu geçiren

Geçüben Kevser şarabın içiren

Yunus Emre

(Dosta giden sadık aşıklar sırattan kolay geçerler.)

Sırat için yazılan benzer bir şathiyeyi Kaygusuz Abdal’da görüyoruz.

Kıldan köprü yaratmışsın

Gelsün kullar geçsün deyü

Hele bir şöyle duralım

Yiğit isen geç a Tanrı

Kaygusuz Abdal

( Kaygusuz Sırat Köprüsünden geçmenin ne denli güç olduğunu anlatır.)

***

Bize ışk şerbetinden sun i saki

Bize uçmakta Kevser gerekmez

Yunus Emre

(Yunus ilahi aşka taliptir, bunu Cennet için yapmadığını söyler.)

***

Yunus imdi gam yime nidem ne kılanı dime

Gelür kişi başına ezelden ne yazık

Yunus Emre

(Ezelde ne yazılmışsa.insanın başına o gelir.)

***

Bana namaz kılmaz diyen ben kıluram namazımı

Kılurısam kılmazısam ol Hak bilür niyazımı

Yunus Emre

(Namazı şekilden öte geçmeyen zahid. aşıkların kıldıkları gerçek namazdan haberdar değildir. )

Benzer söyleyişleri diğer aşıklarda da görüyoruz.

***

Sofular secde ederler mescidin mihrabına

Yar eşiği secdegahım yüz sürerim kime ne

Kah çıkarım gökyüzüne hükmederim Kaf be Kaf

Kah inerim yeryüzüne yar severim kime ne

Kul Nesimi

( Sofuların yanlış değerlendirmeleri eleştirilir.)

***

Camilerde olan imam

Çoğu bilmez bunu tamam

Dört bin altı yüz seksen selam

Daha namaz sorar mısın

Kaygusuz Abdal

***

Can dost mihrabına secdeye vardı

Yüz yere urıban ider münacaat

Yunus Emre

(Dost mihrabı kamil insanın manevi yüzüdür.)

***

Yoldaş olalım ikimiz gel dosta gidelim gönül

Haldaş olalım ikimiz gel dosta gidelim gönül

Yunus Emre

(Dost Allah’tır, gönlüyle yoldaş ve haldaş olan kişi dosta gider.)

***

Başına gelmişe bir yol danışanı

Böyle ayrılığı gören var mı

Bir dertli bulanı da derdim bölüşem

Böyle ayrılığı gören var m’ola

Kul Himmet

( Aşık, İlahi aşk yolunda olanlarla derdini bölüşmek ister.)

***

Taşdun yine deli gönül sular gibi çağlar mısın

Akdun yine kanlı yaşım sular gibi çağlar mısın

Yunus Emre

(Aşığın gönlü cezbe anında taşkın su gibi çağlar, kanlı gözyaşı döker. Gözyaşı aczin ifadesidir, kesrettir.)

***

Hakka doğru açılmıştır nazarım

Neme gerek dağı taşı gezerim

Sol pirime giden yol neme yetmez

Derviş oldum pir eteğin tutarını

Kul Budala

(Allah’a varma yolu mürşitden geçer.)

***

Ey haste gönül derdine derman talep eyle

Ger can diler isen yürü canan talep eyle

Seyyid Nesimi

(Dervişin derdinin dermanı İlahi aşka ulaşmaktır.)

***

Çok aradım bulamadım

Yeri göğü gözledim

Çok aradım bulamadım

Buldum insan içinde

Yunus Emre

(Hak yolu insanı tanımaktan geçer.)

***

Bu adem dedikleri

El ayakla baş değil

Adem manaya derler

Suret ile kaş değil

Kavyusıız Abdal

(İlahi aşkın ilk şartı insanın özünü tanımaktır.)

Sonuç:Yunus Emre’nin Alevi-Bektaşi âşıkları üzerinde etkisi sürekli ve belirleyici olmuştur. Abdal Musa’da, Kaygusuz Abdal’da, Pir Sultan Abdal’da onun söyleyiş özellikleri görülür. Hacı Bayram Veli Yunus’un yolunda giderek ilahiler söylemiştir.Yunus tasavvufun kurallarını şiir diliyle Türkçe’yle yaymıştır. Yunus Emre Türk diliyle yazdığı şiirleriyle halk çevrelerini derinden etkiledi. Bu dönemde dini konular dışında şiir söyleyen ozanların yanı sıra dini-tasavvufi düşüncelerini tekkeler çevresinde sistemli bir şekilde yaymağa çalışan bir takım dervişlerin yeni şiir yarattığını görüyoruz. Bu tarzın ilk ve en büyük âşığı Yunus Emre’dir. Yunus Emre. divan, âşık ve tekke edebiyatını derinden etkilemiştir.

Yunus Emre ve çağdaşları yeni bir edebi dil meydana getirirken halk diline, sözlü ve yazılı edebiyata dayanmıştır. Yunus’un kullandığı kelime ve anlatım kalıpları mecaz ve semboller. Türkçe’nin edebi bir dil olması yolunda gerçek bir dönüm noktasıdır. Yunus’un üslubu kendisine özgü bir edebilik ve estetik taşımaktadır (Tatçı.1990:66). Yunus’un kişiliğini yoğuran en önemli öğe de tasavvuf] hayattır. Yunus’un dünyasını oluşturan iki varlık aşk ve ahlaktır. O bu düşüncelerini şiirle ifade ederken sade ve derindir.

Yunus, “sehl-i mümteni ” denilen, görünüşte kolay fakat söylenişte zor şiir örneklerinin edebiyatımızdaki önde gelen ustalarından sayılmaktadır. Yunus Emre’nin şiir dilini halkın kullandığı kelime, deyim ve kavramlarla zenginleştirerek şiirin halk toplulukları tarafından benimsenmesini sağlamıştır. O, işlediği düşüncelerle birlikte diliyle de halka inmiş, şiirleri bestelenerek tekkelerde okunmuş, şiirimizde “Yunus Tarzı” denilen yeni bir edebi yolun açılmasına neden olmuştur ( Mengi. 1994:64).

Yunus Emre şiirlerinde Türkçe’nin milli sesini, milli çehresini ve dehasını en iyi şekilde kullanarak halk dilini en canlı şekilde kullanmıştır. O halkın duygu, heyecan ve düşüncesini iç zenginliğini verir (Timurtaş, 1972:36). O Türkçe’yi yazı dili olarak seçmekle Türk kültürüne büyük bir hizmet yapmıştır. Anadolu’da milli edebiyatın doğmasına hizmet edenlerin başında gelir. Yunus, sevgi ve bilim dünyasını bütün zenginlik ve güzellikleriyle bize sunmuştur.

Yunus, Türkçe’nin güzelliğini, mutasavvıf olmanın inceliklerini, aşık olmanın sihrini bir araya getirmiştir. Yunus Emre. Türk dilini, estetiğini dünya görüşünü, yüzyıllardan öteye taşımıştır (Sakaoğlu.1991:450). O, bütün şiirlerinde farklılıkları anlayışla karşılamış, bütünleşmeyi, hoş görmeyi, sevmeyi öğretmeğe çalışmıştır. Bu yönleriyle Alevi-Bektaşi edebiyatı temsilcileri onu pirleri kabul ederler. O, dini; statik, basmakalıp, şekilci bir anlayış ve uygulama ötesinde aktif canlı, ruha vecd . huzur ve mutluluk veren coşkun bir kaynaktır. Yunus, mezhepler üstüdür. Velayet-name’deki menkıbelere dayanarak Alevi- Bektaşiler kadar sunni kesim de onu kendinden görmüştür.

Yunus Emre Orta Asya’da Ahmet Yesevi ve dervişlerinin hikmetleriyle başlayan çığırı Anadolu’da devam ettirmiştir. O. hikmet geleneğini kendi yeteneğiyle yoğurmuş Özgün bir âşıktır. Klasik sufi terminolojisini Türkçeleştirmiş kendine özgü bir sufi dili geliştirmiştir. Yunus’tan sonra gelen ve Türkçe yazan sufi âşıklar Yunus’un kullandığı dili kullanırlar (Tatçı,1990:71). Onun sanatında didaktizm doğal anlatım aşıkane eda ile şiir dilinde eritilmiştir. Eserlerinde içerik kendine özgüdür. Şiirlerindeki ses ve ahenk yüksek düzeyde, söyleyiş özgündür. Onun 750 yıl önce açtığı çığır çağlar boyu devam etmiş, kendinden sonra gelen aşıkları etkilemiştir. O, tasavvufun derinliklerine inerek şiirlerine renk ve ahenk katmış, Alevi-Bektaşi aşıklar da ışık tutmuştur. Yunus Emre. bu üstün özellikleriyle edebiyatımızı özellikle Alevi- Bektaşi şiirine birinci derece kaynaklık etmiş, yol gösterici olmuştur. Her Alevi- Bektaşi âşığının şiirinde Yunus’tan izler bulunur.

Kaynakça:

Artun ( Erman), 1996, Adana Aşıklık Geleneği (1966-1996) ve Âşık Feymani. Adana.

Atalay(Besim),l99l, Bektaşilik ve Edebiyatı, İstanbul

Birge (John Kingsley). 1991 , Bektaşilik Tarihi. Ant Yayınları, İstanbul.

Er (Piri). 1998, Geleneksel Anadolu Aleviliği, Ankara

Gölpınarlı(Abdülbaki), 1992. Alevi-Bektasi Nefesleri. İstanbul

Gölpınarlı (Abdülbaki). 1995. 100 Soruda Tasavvuf. Gerçek Yayınları. İstanbul.

Güvenç (Bozkurt), 1993, Türk Kimliği. Kültür Tarihinin Kaynaklan.Ankara.

Levent (Agah Sırrı). 1993. “Halk ve Tasavvuf! Halk Edebiyatı”, Halk Ozanlarının Sesi Dergisi, S.5, Ankara .

Melikof (İrene), 1994. Uyur İdik Uyardılar, İstanbul.

Mengi ( Mine). 1994.Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara.

Özdemir (Şevket). 1995.Yunus Emre. Nasrettin Hoca. Hacı Bektaşi Veli Düşüncesinde Hoşgörü. Ankara

Öztürk(Yaşar Nuri), 1992, Tarih Boyunca Bektaşilik, İstanbul.

Sakaoğlu(Saim), 1991, “Yunus Emre’nin İki Dünyası Sevgi ve Bilim” Yunus Emre Özel Sayısı, Türk Dili Dergisi. Ankara

Sezgin (Fatma), 1998, “Günümüzde Şanlıurfa Kısas Köyü Aşıklık Geleneği ve Kısaslı Aşıklar, Ç.Ü. Basılmamış Yüksek Lisans Tezi

Tatçı (Mustafa). 1990.Yunus Emre Divanı. Akçağ Y aynıları.Ankara.

Timurtaş ( Faruk Kadri). 1972.Yunus Emre Divanı. İstanbul

BALKANLARDA DESTAN SÖYLEME GELENEĞİ VE    PRİZRENLİ   ÂŞIK   FERKİ’NİN   DESTANLARI
Prof. Dr. Erman Artun

Balkanlarda Türk Edebiyatının Oluşması

Balkanlar; Avrupa’nın güneydoğusunda Yugoslavya, Arnavutluk, Bulgaristan,  Romanya, Yunanistan ile Türkiye’nin bir bölümünü içine alan bir yarımadadır.  Türkler; MS.4. yüzyılda Batı Hun Türkleri’nin yerlerinden kopmaları ve Orta  Avrupa’ya gelmeleri sonucunda yeni bir yurt kurarlar . Bu yerleşme aynı zamanda günümüz Avrupa dünyasının  biçimlenmesine ve bugünkü coğrafi düzene girmesine etki eder. Hun Türkleri Ural ve Kafkasya bölgesinde Orta Avrupa,  Adriyatik kıyıları ve Balkanlar’a  uzanan geniş bir alanı kontrol ederler. Kuzeyden ve güneyden gelen Türkler 13.yüzyıl içinde Avrupa’da birleşir. Türk edebiyatının bu coğrafyada etkisi bu yıllara dayanır (Yıldırım,1998:3).

11.ve 12. yüzyıllarda Peçenek, Kuman ve Uz Türkleri Balkanlara gelip yerleşirler. Bu Balkanlar’ın Türk dili ve Türk kültürüyle ilk tanışmalarıdır. 13.yüzyılda Moğol istilasından sonra Sarı Saltuk ve takipçisi bir çok Türkmen aşireti Balkanlar’a yerleşir (İsen,1997:513, Öztuna,1990:17). Türklerin  Balkanlara   ikinci gelişleriyle Türk kültürü, edebiyatı ve dini – tasavvufi edebiyat yayılmaya  başlar. Türkler, 14.yüzyıldan sonra Balkanlara damgasını vurmuştur. 14. ve 18.  yüzyıllar arasında Balkan halkları, dil ve dinlerini değiştirmeden Türk usulü  yaşamıştır (Castellan,1995:17).  Makedonya’da ve Bosna’da Hıristiyan halk kitleler halinde İslam dinine geçmiştir. Balkan  yarımadasının Osmanlıların eline geçmesinin ardından Balkanlardaki halkların yaşama biçimleri, gelenek ve görenekleri, kültürleri Türk dilinin yaygınlaşması cami, hamam, medrese, tekke, türbe vd. Osmanlı eserlerinin hızla inşa edilmesiyle değişime uğramıştır (Koloğlu,1999:7).  

Kültür kaynaklarının Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara uzanan çağlar boyu devam eden süreçte Balkan Türk edebiyatını şekillendirici bir etkisi vardır. Türklerin  İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra dünya görüşü ve yaşama biçimlerinde görülen  değişikliler edebiyatlarına da yansımıştır. 10.yüzyıldan başlayarak  İslam kültür ve Arap, Fars edebiyatlarının etkisiyle Türk edebiyatı yeni konular ve anlatım biçimleri kazanarak yeniden şekillenmeye başlamıştır. 13. yüzyılda Türk şiiri nazım şekli ve vezin, tercüme ve konu olmak üzere dört kolda gelişti (Kut,1994:127). Anadolu’da yeni bir  kültür senteziyle oluşan Türk edebiyatı aynı kültür kaynaklarından beslenmesine karşılık, bu ortak malzemenin çevrelere farklı yansıması nedeniyle divan , âşık ve dini-tasavvufi ve anonim edebiyat olmak üzere dört ayrı disipline ayrıldı (Artun,1996:127).

Türk kültürü yüzyıllar boyunca Balkan kültürünü besleyen en önemli kaynaktır. Türk halk kültürü Balkanlar’da Türk kimliğinin oluşmasını sağlayan en önemli altyapı kurumu olmuştur (Saatçı,1996:42). Anadolu’ya gelen İslamiyet’le Anadolu’da yeniden şekillenen  ve oradan Avrupa ortalarına giden Türk kültürü, Balkanlar’da yerli halkın kültürünü etkilemiş, onlardan da  etkilenmiştir. Halk kültürü öğeleri bir milletin meydana getirdiği kültürel değerlerin bütünüdür. Halk kültürü ürünleri yaşadığı toplumun dokusu, milletin söz sanatındaki sembolüdür (Fığlalı,1996:3).

 Türklerin Balkanlara hakimiyeti Kosova Savaşı (1389) sonrasında 14.yüzyılın ikinci yarısında başlamıştır. Balkanlar’da Türk Edebiyatı da bu tarihten sonra başlar. 15.yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal alanda da önemli olduğu bir dönemdir. Bu dönem edebiyatta da önemlidir. Böylece Balkanlar kendilerini Anadolu’da gelişip yeniden şekillenen Türk edebiyatının içinde bulmuştur (Kaya,1986:7). Balkanlar’a gelen aşıklar sazını ve bağlı bulundukları aşıklık geleneğini de taşıyarak buralara yaymışlardır. Aşıklık geleneği özellikle Müslümanlar arasında kabul görerek Balkanlarda Balkan kültürüyle yeniden  yapılanmıştır. Çeşitli tarikatlara bağlı dervişler, şeyhler gelerek tekkeler kurmuşlardır. Şehirlerde medreseler kurulmuştur. Medreselerde, tekkelerde yetişenler; Balkan divan edebiyatının ve Balkan Türk  tekke edebiyatının temellerini atmışlardır (Hafız,1983:133). Balkanlarda doğmuş bir çok şair de İstanbul’a giderek şöhret olmuşlardır.

Balkan Türk edebiyatı, tarihsel açıdan bir geleneğin devamıdır. Osmanlı Türkleri’nin, Balkanlara egemen olmalarıyla başlayan siyasal bütünleşme sonrası kültür kurumlarının işlemesiyle kültürel bütünleşme sağlamıştır. Bunun sonucu olarak halk, divan ve tekke edebiyatı  Balkanlarda İstanbul’a paralel olarak devam etmiştir (Kaya,1993:7).  Balkanlar;  Anadolu’daki Türk edebiyatında da gelişme ve yenileşmelere sahne olmuştur.  Kültür kaynaklarının Orta Asya’dan Anadolu’ya Anadolu’dan Balkanlara uzanan çağlar boyu süreçte Türk şiirini şekillendirici etkisi vardır. Halk şiiri Anadolu’da yeni kültürle âşık edebiyatı geleneği olarak yeniden yapılanmış Balkanlara da taşınmıştır.

 Balkan Âşıklık Geleneğinde Destan Söyleme

          Sanat ürünleri toplumun yapısıyla iç içedir. Her toplumun kendine özgü acıları, sevinçleri, umutları, özlemleri, iç dünyası vardır. Bunlar sanat ürünlerinde dile getirilir. Âşıkların şiirleri yaşadıkları toplumun ortak dünya görüşüne ve değerler sistemine göre şekillenir. Âşıklar halkın duygularını dile getirerek, geniş kitlelere yayarlar (Artun,1996:296). Âşık dışa dönüktür, siyasal ve toplumsal olaylara karşı duyarlıdır. O tanık olduğu, yaşadığı ve duyduğu olaylardaki acı, olumsuz, çelişik durumları yargılar, eleştirir.

Âşık, hem döneminde hem de sonraki dönemlerde sesini geniş kitlelere duyurmuş bir sanatçıdır. Her edebiyat akımı gibi, âşık şiiri de kendi döneminin zihinsel atmosferinin bir sonucu olarak oluşmuştur. Âşık yaşadığı kültürel ortamla iç içedir, âşık şiiri toplumun ihtiyacına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Âşık destanları Türk milli edebiyat geleneğinin en eski şiir formlarından biridir. Ozan-baksı geleneğinden aşıklık geleneğine ve aşık şiirine intikal etmiştir (Çobanoğlu 2000:333). Âşıklar, toplumsal konuları en çok destanlarda işlemişlerdir. Günlük hayatın küçük olaylarından büyük sosyal hareketlere kadar destanlar her türden olayı içine alır.

Destanlar; âşıkların bir kahramanlık hikayesini veya bir olayı anlattığı koşma nazım biçiminde yazdığı şiirlerdir,  olaylar hikaye etme temeline dayalı olarak  anlatılır. Âşığın yaşadığı çağdaki sosyal yapıyı belirlemek açısından önemlidir. Aşıklar  destanlarında toplumu derinden etkileyen çeşitli olayları, hayat sahnelerini, yankı uyandıran savaşları, ayaklanmaları, kıtlık, deprem, yangın, salgın v.b. konuları işlerler. Anlatım biçimi hikaye etmedir (Yetiş 1994:202-204, Koz ,1985:95).

Toplumun değer verdiği kişi ve olayları anlatan destanlar, halkı duygulandırıp onların istek ve umutlarını sergileyen, hayati bir yapıya sahiptir. Âşıkların tarihsel ve toplumsal olaylara bağlı şiirler yazması onların topluma ne derece duyarlı olduklarını gösterir (Koz,1985:95).

Destanlarda genel temalar yerine belli bir olay veya bazıları kalıplaşmış belli konular işlenir (Koz,1997:266). Savaş, deprem yangın, salgın hastalık, kıtlık, kuraklık göç gibi olayların yanında 19. yüzyılın sonlarından itibaren güldürücü, taşlama, tenkit, öğüt ve hiciv ögelerinin hakim olduğu destanlara da rastlanmıştır. Bazı meslek erbabı da destanların konusu olmuştur. Halk gelenekleri ve sosyal düzenle ilgili konularda da destanlar yazılmağa başlanmıştır(Şenel,1994:209).

Kahramanlık konulu destanların büyük bir bölümünde tematik ve işlevsel süreklilik kuralı gereği ozan-baksı destan söyleme geleneğinin derin izleri vardır (Köprülü 1989:98). Anadolu’da destanların söylendiği sözlü destan söyleme ortamından İstanbul gibi üst kültürün yaşatıldığı kültür ortamlarında şehir hayatından kesitlerin konu edildiği  tematik çeşitlenme görülür (Çobanoğlu, 2000:148).

            Âşıkların tarihi bir olayı konu alan destanları buna örnektir. Savaşları konu alan destanlarda en dikkati çeken nokta, savaşların toplum üzerinde bıraktığı olumsuz etkilerdir: Kaybedilen vatan toprakları geride kalan insanların acıları, halkta derin yaralar açar. Bu tür destanlar bir deyişle savaşların halk üzerindeki psikolojisi ve sosyal etkisinin şiirleşmiş bir anlatımıdır (Esen,1991:53). Destanlarda işlenen ne olursa olsun doğrudan doğruya insan ögesi üzerindeki etkilerine değinilir. Destanlar âşığın yaşadığı çağdaki sosyal yapıyı belirlemek açısından önemlidir (Bayrı,1937:28).

            Âşıklar destanlarında konu aldıkları olayın önemli buldukları bir kesitini ön plana çıkarıp işlerler.Olayın detaylarının aktarılması âşıkların tercihlerine ve olaya bakışlarına göre belirlenir. Destanlar dinamik bir anlatım tekniğine sahiptir (Esen,1991:30).  Toplumu çok yakından ilgilendiren olayları anlatan destanlar birer tarihsel belge değildir. Onlarda insan ögesi, insan psikolojisi, kaynaklandıkları olay kadar önemlidir. Destanlarda toplumun sosyal yapısını, psikolojisini görebiliriz. Bu yönüyle destanlar sosyal tarihe kaynaklık ederler (Esen,1991:30).

Destanlarda Türk insanının görüşlerinin yanı sıra estetik modelleri de temsil edilir. Âşıklar toplumsal, tarihsel, bireysel olgu ve durumlar karşısında da epik-lirik diye nitelendirebileceğimiz bir söyleyiş geliştirmişlerdir (Artun,1996:295). 

Destanlar ve Sosyal Tarih

Âşık edebiyatında destanlar  tarihsel yönleri  bulunan ürünlerdir. Fuat Köprülü destanların tarihi ve kültürel yapımızın araştırılmasında önemini vurgulayarak destanları siyasi tarih çalışmaları açısından belge kabul eder (Köprülü1981:192).

Destanlarda tarihi olayın geçtiği zamana ait yaşayış, düşünüş ve inanışların izleri vardır. Destanlar bu yönleriyle eski ve yeni kültür arasında bir bağdır. Destanlarda tarih kitaplarında yer almayan halkın duygularını buluruz. Destanlar toplumun değer verdiği kişi ve olayları anlatmaları halkın umut ve isteklerini yansıtmaları yönüyle hayata açık yapıya sahiptirler. Toplumları derinden etkileyen savaşlar âşıkların şiirlerine de konu olmuştur (Koz,1985:96).

Destanları yalnızca edebi değer olarak alıp incelemek eksik olacaktır. Onları edebi yönlerinin yanı sıra tarihi ve estetik boyutlarıyla da incelemeliyiz. Destanlarda halkın devleti nasıl değerlendirdiğine dair ipuçları buluruz. Destanların arka planında dönemin sosyal, ekonomik çarpıklıkları, yozlaşan değerler karşısında farklı davranış biçimleri sergileyen kişiler vardır (Artun, 1996:177).

Savaşı gören veya birinden dinleyen âşıklar, gördüklerini ya da dinlediklerini değiştirmeden söylemeğe dikkat ederler. Toplumu çok yakından ilgilendiren olayları anlatan destanlar birer tarihsel belge değildir. Onlarda insan ögesi, insan psikolojisi kaynaklandıkları olaylar kadar önemlidir. O nedenle destanları, esinlendikleri olayları sosyolojik açıdan iyi incelemek onları etkisinde kaldıkları yoğun birikimden arındırmak gereklidir. Ancak bundan sonra ne ölçüde gerçekçi oldukları görülebilir.

Destanlarda toplumun sosyal yapısını, psikolojisini görebiliriz. Bu yönüyle destanlar sosyal tarihe kaynaklık ederler (Özdemir,1991:30-31) Geçmişin doğru bilgisi, bizi geçmişe ait ön yargılara tutsaklıktan kurtarır (Thomson,1983:6).  Günümüzde bütün bilgilerden yararlanan, sentezci tarih anlayışı öne çıktı. Tarihçi yazılan bir dönemin sentezini yapabilmek için o dönemin insanının düşüncelerini bilmek zorundadır. Destanlar, halkın duygu,düşünce umut ve isteklerini yansıtması yönüyle sosyal tarihe kaynaklık ederler (Findley, 1998:28-31).    

Âşıklar destanlarda gördükleri, yaşadıkları ya da duydukları bir olayı bütün ayrıntılarıyla yansıtmazlar. Onlar olayla ilgili görüşlerini açığa vurup sıralarlar, savaş destanlarında gerçeğe bağlı kalma çabası gözlenir, gözlemlerini, duygulu heyecan dolu bir anlatımla dile getirirler. Savaş destanları bir tarihi olaydan kaynaklandıkları için gerçeklik payı vardır. Ancak destanlardan tarihi kaynak olarak yararlanırken dikkatli olmak gerekir. Diğer kaynaklarla da desteklenmedikçe destandan çıkarılacak bilgilerle tarihi olaylar hakkında kesin yargılara varmak yanıltıcı olabilir.

Tarih bilimi ve tarihçi belli bir topluma ve zamana bağlı geçmişi konu edinir (Bıçak, 1996:54-56).Yalnızca belgelere dayalı  bilgi, tarih bilgisi  değildir. Tarih bilgisi geçmiş hakkında bağlantılı, ahenkli anlaşılır bir bilgi formudur (Thomson,1983:6).  Tarihçi inceleme alanı olarak aldığı geçmişin bir kesitini bütün  yönleri ve olgularıyla incelemek için yola çıktığında bütün teknikleri kullanır. Bunların yanı sıra sağlıklı bir sentez yapabilmek için her biri ayrı birer araştırma alanı olan sosyal  bilimlerin bütün dallarına başvurma  gereği duyar. Tarihçi araştırma alanına göre gerektiğinde edebiyat çözümlemelerinden de yararlanır (Vial, 1994:6).

Günümüz tarihçisi insanlığın  dünden bugüne gerçekleştirdiği ve halen yaşamakta olduğu serüveni sorgulayıp anlamağa çalışmaktadır. İnsanlığın sorunlarını evrensel boyutlarıyla kavrama, aydınlatma çabası araştırmacıları disiplinler arası çalışmağa zorluyor.  Tarihçi incelediği konuyu temellendirmek için  tarihi kaynakların yanı sıra dini  inançları, destanları , efsaneleri,  evliya menkabelerini hadisleri vb. kullanmalıdır.  Tarihi bir olay kadar, olayın etrafını ören  psikolojik ögeler de önemlidir (Turan, 1978:37).

Halk kültürü ürünleri toplumun ihtiyacına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Toplum bilinciyle bu ürünler arasında bir bağ vardır. Bir tarihi olayın  toplum  üzerindeki etkisinin bilinmesi onu temellendirmekte önemlidir (Turan,1978:49).  Halk edebiyatı ürünlerinde tarihi olayın geçtiği zamana  ait, yaşayış, düşünüş ve inanışların izleri görülür. Tarihçi  kayda geçirilmiş olguları, ulaşabildiği verileri belli bir düzene sokarak anlamaya ve açıklamaya çalışarak tahlil eder, senteze varır  (Öz, 1998:53-59).

Âşık  Ferki’nin  Destanları

Aşık Ferki’nin 21 destanını Prof. Dr. Nimetullah Hafız’ın “Âşık Ferki, Hayatı ve Eserleri “adlı kitabından aldık (Hafız,1986:133-206). Aynı kitapta aşık Ferki hakkında şu bilgileri buluyoruz. Âşık Ferki 1807 yılında Prizren’de doğdu. Adı İbrahim Sipahi’dir. Âşıklığa başlayınca Ferki mahlasını aldı. Prizren İlkokulu’nu bitirdi. Bir müddet Prizren Belediyesi’nde çalıştı. Bu işten ayrılan âşık ölene kadar kahve ve düğünlerde türkü söyleyerek, saz çalarak geçimini sağladı. Bütün Balkanları gezdi, İstanbul’a giderek âşıklarla tanıştı. 1908 yılında öldü. Döneminde tanınan âşıktı. Aşık Ferki’nin incelemeye alınan 12 destanı 11′li hece ölçüsü ve koşma nazım biçimiyle yazılmıştır. Bir çok destanında yer yer hece hatalarına rastlıyoruz. Bazı destanları Arap alfabesine göre tanzim edilmiştir.  Aşık Ferki’nin  21 destanının adlarını ve konularını şöylece sıralayabiliriz.

   1-   Destan-ı Ferkiyâ Gulampâre  :Âşık Ferki bu destanında sapık cinsel tercihi olanlara seslenerek günah işlediklerini, Allah’ın bu günahı sonsuza kadar silmeyeceğini söyleyerek onları uyarır ve bu tür ilişkilerden uzak durmalarını öğütler. Destan 6 dörtlüktür.

             Allah Peygamberden utanan âdem

İşlemez bu işi asla her dem

Sonu pâk olanı Resul-ı Ekrem

            Alır cennete anı evvelâ(1/3)

 

2-Destan-ı Zenpâre Âşık Ferkiyâ : Âşık Ferki, bu destanında kadın düşkünlerinin oyuna getirilip başlarına gelenleri sıralayarak onları hicvediyor. Aile dışı ilişkilerde uygunsuz durumlara düşüleceğini söyleyerek onları uyarıyor. Destan 15 dörtlüktür.

            Meğer o fâhişe yüzü kara

            Utanmaz namussuz maskara

On iki milletten birer zenpâre

            Cümlesine söz vermiş saat altıda (2/12)

 

3-                                             3-Sanat Destanı: Âşık Ferki’nin bu destanı Arap alfabesine göre dizilmiş 7 dörtlüktür. Destanda dönemin hemen bütün sanatları sıralanıyor.Dönemin kültürüne ait değerli bilgiler ediniliyor.

 

Zille’de Zakir zilli zurna çalardı

            Sinop’ta Selim salep yapardı.

            Şumla’da şakir Şerbet satardı.

             Samako’da Sadık sandık düzerdi (3/4)

   

 4-Destan-ı Sanat: Bu destan, Sanat Destanı gibi döneminin sanatlarını sıralıyor.  Dönemin halk kültürüne ait değerli bilgiler alıyoruz.

              Şair oldum aldım sazı elime

 Düzerken tellerini kopardım nafile

 Yetmez oldu benim kazancım

            Yere çarpıp kırdım sazı, kemanı (4/12)

 

5-Yemekler Hakkında İhbar Olunan Destan:  Âşık bu destanında yöresinde yenilen yemekleri sıralar. Dönemin mutfak kültürüne ait değerli bilgiler buluyoruz. Destan l0 dörtlüktür.

 

            Kayseri pastırması nam vermiş cihana

            Yumurta yağ ile pişip girse sahana

            Patlıcan musakkasına olmaz bahane

             Etli bamya derdine derman olsun (5/8)

  

 6-       Destan-ı Bekâr ile Evli: Âşık bu destanında bekar ve evliyi karşılıklı konuşturur.  Bekar, bekarlığı; evli, evliliği över. Destan 14 dörtlüktür.

            Ve lâkin Adem’le Havva’yı Mevlâ

Halk etti bu âlem olunsun peydâ

            Allah bir resul hak bilsin zirâ

            Uymasınlar Şeytandaki igvaya ( 6/9)

  

 7-    Destan-ı Yalancı İle Doğru: Âşık bu destanında yalancı ile doğruyu karşılıklı konuşturur. Yalancılığın kötülüğü işlenip doğruluktan vazgeçilmemesi öğütlenir. Destan 31 dörtlüktür. 

             Doğru der ki ne söyleyim

Hâlimi arkadaşım kırdı kanat dalımı

            Kaç gündür aldattı aldı malımı

            Yüz elli kuruş verdim öyle mundara (7/16)

 

  8-   Destan-ı Kahveci ile Kömürcü : Âşık bu destanda kumardan büyük para kazanan bir kömürcüyü anlatıyor. Zengin olan kömürcü baştan ayağa giyinir, çevresindekileri kahveye toplar onlara çeşitli ikramlarda bulunur. Kahveci kumar parasının hayrı olmayacağını, kumarın kötü oluğunu söyler. Kömürcüyle kahvecinin karşılıklı atışmalarından sonra âşık devreye girerek kumarın kötü olduğunu söyleyerek öğüt verir. Destan 35 dörtlüktür.

             Kahveci der hele daha beş on gün

Komaz seni ol zar böylece memnun

            Yerin lanet-i İblis eder diğer-gün

            Gidersin sen yine eski külhana (8/8)

 

9- Destân-ı Kaynana İle Gelin:  Âşık 28 dörtlükten oluşan destanda, kaynana ile gelin kavgasını konu ediyor. Destan gelin, kaynana ve oğlanın karşılıklı atışmasıyla sürüyor. Aşık devreye girerek, bu kavgaların hoş olmadığını her gün kavga olan evin kısmetini Allah’ın keseceğini söyleyip öğüt veriyor.

             Kaynana der ki bunu da dedin

            Yok imiş nâmusun düşün sen kendin

             Beşyüz groştur senin nikah senedin

             Şimdi oğlum gelir verir bir nihayet (9/21)

 

10- Sarhoş ile Meyhanecinin Destanı: Âşık bu destanda sarhoşluğu konu ediyor. Sarhoşla meyhanecinin karşılıklı atışmalarından sonra âşık devreye girerek dünyanın bir misafirhane olduğunu, zevkinin sürülmesi gerektiğini insanların kırıcı olmamalarını öğütler. Destan 24 dörtlüktür.

             Meyhaneci olmak büyük bir hünerdir.

Zira derdi çoktur, derde siperdir

             Gönlün geniş ister hayli bir yerdir.

             Öğrensin sarhoş garip  bülbülden (l0/19)

 

1l-Destan-ı Ferkiyâ: Âşık bu destanda toplumdaki aksaklıkları sıralayarak hicveder, taşlar. Bu destanda öğütle hiciv içi içedir. Âşık bütün olumsuzlukları Allah yolunda olmamaya bağlar. Destan âşığın Allah yoluna dönün öğüdüyle son bulur. Destan 38 dörtlüktür.

             Yeter çok söyledim geldikçe elden

Kendim de bulundum böyle amelden

            Dünya kurulmadan tekrar temelden

            Düzelmez çâr köşe menzil meydanı (11/30)

 

12-   Destan:  Âşık, bu destanda toplumun aksaklıklarını bireysel kusurları sıralayarak hicveder, öğüt verir. Âşık, bu dünyanın düzelmesi için temelden tekrar kurulması gerektiğini söyler. Destan 33 dörtlüktür.

Her bir fenalığın var bir encamı

            Sanma ki yanına kalır tamamı

            Elbette her sabahın var bir akşamı

            Malına mülküne zinhar güvenme (12/30)

 

13-Destan-ı Âşık Ferkiyâ: Âşık, bu destanında l906 yılında Prizren’e büyük zarar veren sel felaketini anlatıyor.  Zarar  gören kişiler tek tek verildiği için Prizren tarihine  ışık tutuyor. Aşık tövbe istiğfar edip Allah yoluna girilmesini öğütler. Destan36 dörtlüktür.

            Nalbant usta Abdül o da bir azâ

            Anın da başından geçti bu kazâ

 Yardımcısı olsun Şah Murtezâ

            Bele kadar suda olmuş mekânı (13/22)

 

14-     Destân-ı Şitâ-ı Âşık  Ferkiyâ: Âşık bu destanda 1308 yılında Prizren’de çok kış olup kıtlık yaşandığını anlatıyor. Âşık dünyanın geçici olduğunu Allah’a karşı gelmeyip iman etmek gerektiğini söyler . Destan 25 dörtlüktür.

              Gelelim bu sene şiddet-i şitâ

Gönderdi on gün Cenâb-ı Mevlâ

             Kapandı dükkanlar soğuktan zirâ

            Pürzerrin şehrinin koptu tufanı (14/12)

 

15-    Kız Kaçırma Destanı: Âşık bu destanı Prizren’de kız kaçırma üzerine işlenen bir cinayet dolayısıyla söylemiştir. Destan 15 dörtlüktür.

              Yazık olsun anlar gafil bulundular

Üç tüfek ana yekten attılar

            Öyle bir Dilaver’i şehit ettiler

            Üstünde revan oldu kızıl kanlar . (15/15)

 

16-     Destan-ı Pirzerin Vâkıa: Âşık bir kızın satılması üzerine meydana gelen olayları konu eder. Olay, adam öldürme ile sonuçlanır. Karışıklık çıkar. Destan 56 dörtlüktür.

             Kabristanda buldu anı pek sefil

Üç martin attı üstüne o katil

             Ahdını yerine getirdi tekmil

              Şehit etti ruhı gitti Cinân’a (16/39)

 

17-    Destan-ı Mamuşa: Âşık, Prizren’e 20 km uzaklıktaki Mamuşa köyünde bir gelin alma dolayısıyla komşu köy olan Leşana ile yapılan köy kavgasını anlatmıştır. Bir çok kişinin adının geçmesi nedeniyle belge niteliklidir. Destan 40 dörtlüktür.

            Ol Mamuşa köyü eylemiş amin

            Vallahi bu işten olduk peşiman

Hep kusur bizdedir, dinleyin heman

            Zira İblis verdi bizlere igva (17/21)

 

 18-    Destan-ı Ramadan Zaskok: Âşık, Ramadan Zaskok ve arkadaşlarının ayaklanmasını anlatır. İsyanı bastırmak üzere Mehmet Ali Macar gönderilir. O da Yakova’da öldürülür. Destan 31 dörtlüktür. 

              Böyle nice daha geçti çok zaman

 Firar etti kasabadan Ramadan

             Sormadı hâlini anın hiç bir can

             Kanda kaldı, anın ahbap yârânı (18/18)

 

19-    Destan-ı Belde-i Vilâyet Pirzerin Âşık Ferkiyâ: Âşığın, Üsküp’te çıkan bir olay üzerine söylediği destandır. Destan 28 dörtlüktür.

             Dediler senden değiliz memnun

Nerden geldin yine oraya buyurun

            İstemeyiz sende olduğu kanun

            Ya biz burda dökeriz kanı (19/13)

   

 20-Kars Destanı : Âşık, 1827 Kars Savaşını konu etmiştir. Destan 11 dörtlüktür.

             Vasfı mümkün değil söyleyen ânı 

Olmadı bir belde yeksanı

            Kars’ın işaret eyledim bu destanı

            Böyle imiş emrü fermanı Kars’ın (20/1)

 

 21-    Destan-ı Yunân-ı Âşık Ferkiyâ: Âşık, bu destanda Osmanlı- Yunan Savaşını konu ediyor. Destan 30 dörtlüktür.

             Padişah-ı Ekrem çeker mi kaygu

            Cümle amir dedi kolay iştir bu

Alasonya Şehri doldu çok ordu

            Beklediler gelsin harb ilanı (21/14)

 

Sonuç: Prizrenli Âşık Ferki’nin incelediğimiz 21 destanını 6 ana başlık altında toplayabiliriz.

 

I- Öğüt-Taşlama Nitelikli Destanlar:

1)  D.l Gulampare, 2) D.2 Zenpâre  3) D.6. Bekâr ile Evli  4) D.7 Yalancı Doğru      5) D.8 Kahveci-Kömürcü 6) D.9 Kaynana-Gelin 7) D.l0 Sarhoş-Meyhaneci

 II- Kişisel-Toplumsal Taşlama Nitelikli Destanlar:

1) D.4 Destan-ı Ferkiye 2) D.12 Destan 3) D.15 Kız Kaçırma 4) D.16.Destan-ı Pirzerrin Vakıa 5) D.17 Mamuşa  

III-Güldürücü Nitelikli Destanlar

1) D.3. Sanat 2) D.4. Destan-ı sanat 3) D.4 Yemek  Destanı

IV- Doğal Afetleri Konu Alan Destanlar

1) D.13 Destan-ı Âşık Ferkiyâ 2) D.14. Destan-ı Şita-ı Âşık Ferkiyâ

 V- Çevreye Ün Salmış Kişileri Konu Alan Destanlar 

1) D.18 Destan-ı Ramadan Zastok 2) D.19 Destan-ı Belde-i Vilâyet Pirzerrin

VI Savaş Konulu Destanlar

1) D.20 Kars Destanı 2) D.21 Destan-ı Yunanistan

 

        Hangi edebi gelenekte olursa olsun yaratılan eserlerin, yaratıcıları tarafından eserlerinin yüklenmesini istedikleri işlev ve işlevler vardır. Âşık Ferki, destanlarında geleneksel anlatımla vermek istediği mesajı işler. Destanlar konu bakımından sınırsızdır. Âşık her hangi bir nedenle destan yazmaya değer bulduğu bir konuyu destanlaştırabilir. Geleneksel kültür kabulleri ve kültür kodları yeni olaylar güncelleştirilerek tekrarlanması ve güncelleştirilmesi esasına dayalı olarak toplumu törelerin değerleri doğrultusunda eğitme gibi işlevi vardır (Çobanoğlu, 2000:303).

        Âşık Ferki, destan konularını seçerken ele aldığı konuyu toplumun yapısını göz önünde bulundurarak, destanların toplumda görmek istediği iş veya uyandırmak istediği duygu ve düşüncelere uygun düşen  anlatım biçimini  seçer. Âşık Ferki destanlarını hikaye etme temeline dayalı olarak anlatır. İşlenen konuya göre anlatım biçimi seçilmiştir. Olaylar, kişiler üzerine kurulmamıştır. Aşık Ferki’nin dili Prizren ağzı özellikleri gösterir. Dil yer yer konuşma dilinden uzaklaşır. Destanlar giriş bölümüyle başlar. Bir olayın anlatıldığı destanlardır. Giriş bölümü dua ile başlar, olaya hazırlık cümleleriyle hikayeye geçilir. Olayın aktarılmasında karşılıklı söyleşmeye dayalı bir anlatım vardır. Olayın anlatımından sonraki bölümde âşık, doğrudan anlatımla olayı yorumlar, öğütler verir. Olaylardaki olumsuzlukları dine önem vermemeye, Allah yolunda yürümemeye bağlayıp, insanları Allah yoluna çağırır.

             Âşık, pek çok konuda destan yazarak geniş bir perspektifi olduğunu göstermiştir. Âşık toplumsal konulara duyarlıdır. Olaylardaki kişi, yer adları ve halkın olayı değerlendirmesi yönleriyle destanlar sosyal tarihe kaynaklık eder. Ayrıca doğa ve toplumsal olayların arka planında insan ilişkilerini görüyoruz.

            Âşık Ferki’nin kimi destanlarından âşığın yaşadığı dönemin halk kültürüne, mutfak kültürüne, sanatlarına ait geniş bilgiler ediniyoruz. Savaş destanlarında tarih kitaplarının yazmadığı bazı gerçekler yer almıştır. Aşık bu destanlarda olayları ad ad vererek ayrıntıları gözden kaçırmamıştır. Aşık Ferki güldürücü destanlarda konuları, anlatımı abartarak güldürü ögelerini sıralar. Aşık taşlama niteliğindeki destanlarında bazı toplum sorunlarına dikkat çekerek, sorunların içyüzüne değinir. Bir çok destanında zamane insanının bozulduğundan eski törelerin kaybolup gittiğinden yakınarak düzenden şikayetçi olmuştur.

            Aşık Ferki, Prizren ve çevresinde halk üzerinde derin izler bırakılan konularda yazdığı destanlarında halkın duygu ve düşüncelerine tercüman olur. Dönemine ışık tutar. Aşık Ferki’nin destanları Kosova Prizren ve çevresinin sosyo-kültürel şartlarını belirlemekte yardımcı olacaktır.

Yazımızda sosyal tarihe kaynaklık edebilecek Prizrenli Âşık Ferki’nin 21 destanını inceledik. Bu destanlardaki sosyal tarihe kaynaklık edecek öğeleri şöylece sıralayabiliriz.

1)    Âşık, destanlarında  halkın içinde bulundukları ortamı ve ruh halini  anlatarak  döneme ışık tutar.

2)   Aşık; salgınları, hastalıkları  konu alan destanlarında  halkın durumunu , yaşanan felaketleri anlatarak döneme tanıklık eder.

3)   Ferki’nin destanlarında anlatılan şehir hayatına ait çarşılar, hamamlar,  meyhaneler ve eğlence alemine ait kesitler vardır. Yazıldığı zamandaki kültür hayatına ait  belgeleri destekleyecek  bilgilere rastlanır.Âşık, sosyal hayata ait bilgiler  vererek şehir tarihi araştırmacılarına kaynaklık eder.

4)   Sanat destanlarında  o döneme ait halk kültürüne,  zanaatlara  ait değerli bilgiler bulunur.

5)  Yemek destanlarında destanın söylendiği dönemin mutfak kültürü ve yemekleriyle ilgili zengin malzemeler yer alır.

6) Kan davası ve köy kavgalarının konu edildiği Ferki’nin destanlarında o dönemdeki sosyal yapıyı, devletin yaptırım gücünü ve adaletin işleyişiyle ilgili ilginç tesbitler var.

7)Osmanlı’nın çöküş dönemindeki sosyal yapıya ait bilgiler edilinebilir.

 

Sonuç olarak; Ferki’nin destanları; söylendiği dönemin  sosyal yapısını, halkın psikolojisini,  düşünüşünü,yaşayışını, inançlarını, duygularını yansıtması yönüyle sosyal tarihe kaynaklık ederler.

 

KAYNAKÇA:

Artun (Erman), 1996 a, Günümüzde Adana Aşıklık Geleneği ve Âşık Feymani, Adana, Hakan Ofset.

Artun (Erman), 1996 b, “Adanalı Aşıkların Şiirlerinde Kıbrıs Barış Harekatı”, Kıbrıs Araştırmaları Dergisi, 2-4, Gazimağusa.

Artun (Erman),2000 d, “19.yy.Osmanlı Dönemi Ortadoğu’nun Sosyal Tarihine Bir Kaynak:Âşık Esrari’nin Vehhabi Destanı”, Folklor ve Edebiyat Dergisi, S.23, Ankara,Ürün Yay.

Bayrı ( Mehmet Halit), 1937, Halk Şairleri Hakkında Küçük Notlar, İstanbul

Bıçak (Ayhan), 1996,”Tarih Biliminde Tarih Bilincinin Yeri “, Toplumsal Tarih Dergisi, Ağustos, S.32, İstanbul.

Bıçak (Ayhan), 1996,”Tarih Biliminde Tarih Bilincinin Yeri”, Toplumsal Tarih Dergisi, Ağustos, İstanbul

Bıçak (Ayhan), 1998, “Kültür Medeniyet İlişkileri “, Türk Yurdu  C.18,  S.127-128,  Ankara.

Çobanoğlu  (Özkul), 2000, Âşık Tarzı Kültür Geleneği ve Destan Türü, Ankara, Akçağ Yay.

Castellan (Georges), 1995, Balkanların Tarihi (çev. A. Yaraman), İstanbul

Eric VİAL, 1994, “Tarihin Konusu ve Yöntemleri” Thema Larausse Tematik Ansiklopedi, İstanbul

Esen (Ahmet Şükrü), 1991, Anadolu Destanları (Haz. P.N.Boratav, F. Özdemir), K.B.Yay. Ankara

Fığlalı (Ethem Ruhi),1996,”Önsöz”,Türk Dünyası Halk Kültürü Üzerine Araştırma ve İncelemeler (Ali Abbas Çınar), Muğla

Findley  (Carter V.) 1998,”Tarihçinin Diyalektiği “, Toplumsal Tarih, Eylül, S.57, İstanbul.

Hafız (Nimetullah), Âşık Ferki, 1986, Hayatı ve Eserleri, Esin Yayınları, Prizren

Hafız (Nimetullah),1983,”Yugoslavyada Yayınlanan Kitaplar Bibliyoğrafyası”, Sesler Dergisi, Sayı:180, Üsküp

İsen (Mustafa), 1997, Ötelerden Bir Ses, Ankara

Kaya (İ.Güven), 1986, Yugoslavya Türk Yazınına Gerçekçi Bir Bakış, Priştine

Kaya (İ.Güven), 1993,Yugoslavya’da Türk Halkı Edebiyatı, İstanbul

Kut (Günay), 1994, “13. Yüzyılda Anadolu’da Şiir Türünün Gelişmesi,” Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Belleten, 1991, Ankara

Koloğlu ( Orhan), 1999, Mostar, 2004, Gazete Pazar, 10 Ekim, İstanbul

Koz (M. Sabri), 1985,” Âşık Edebiyatında Destan ve Destan Konuları”, Türk Halk Edebiyatı ve Folklorunda Yeni Görüşler 2, Konya.

Koz, ( M. Sabri ), 1997,  “Âşık Edebiyatında Destan”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi,      İstanbul

Köprülü ( M. Fuad ), 1989, Edebiyat Araştırmaları 1, İstanbul, Ötüken Yay.

Köprülü ( M. Fuad), 1981,”Türk Edebiyatı Tarihi”, İstanbul , Ötüken Yayınları.

Öz ( Mehmet ), 1998,” Osman Turan’ın Tarih Metodolojisi”, Tarihçi ve Tarih İlişkileri, Ankara.

Özdemir  (Fuad) , 1991, “ Anadolu  Destanlarının Biçimleri ve Çeşitli Temaları”, Anadolu Destanları, Ankara.

Öztuna (Yılmaz), 1990, Rumeli Kaybımız, İstanbul

Saatçı (Suphi),1996, “Kerkük ile Kıbrıs ve Balkanlarda Yaşayan Türk Topluluklarının Edebiyatları Arasında Varolan Benzerlikleri”, 2. Uluslararası Kıbrıs ve Balkan Türk Edebiyatları Sempozyumu Bildirileri, İzmir

Senel (Süleyman),1994, “Âşık Edebiyatı ve Musikisinde Destan”,TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul

Thomson ( David), 1983, Tarihin Amacı (çev. Salih ÖZBARAN) Ege Üniversitesi Yayınları No:l0, İzmir

Turan (Osman),1978,Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, İstanbul.

Vial (Eric), 1994,”Tarihin Konusu ve Yöntemleri”,Thema Larausse,İstanbul.

Yıldırım (Dursun), 1998,”Türk Dünyasına Toplu Bakış”, Türk Bitiği, Ankara

Yetiş (Kazım), 1994,” Destan”, TDV İslam Ans.C.6, İstanbul.


 

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://www.edebiyatsahili.com/edebiyat/edebiyat-ajandasi-2/

Bir Cevap Yazın