Edebiyat Sahili »EDEBİYAT AJANDASI »İslâmiyet ve Tasavvuf Edebiyatı »Alt Forumlar »İslam Kültürü »Peygamber Efendimiz(SAV) » Peygamber Efendimiz "Sav" Hakkında Her Şeyi Bulabilirsiniz.


Cevapla
 
Seçenekler Stil
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 05-07-2011   #61
admin
Senarist
admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 2.844

Level: 42 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 206 / 1030
** **** **
Güç: 948 / 14898
** **** **
Tecrübe: 20%
** **** **

Thanks: 815
Thanked 323 Times in 256 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is on a distinguished road
Standart âlemlerin efendisine bir mektup

ÂLEMLERİN EFENDİSİNE BİR MEKTUP

Osman Said Demiryılmaz


22.04.2005
Bismillahirrahmanirrahim.
Esselâtü vesselâmü aleyke ya Resulullah! Esselâtü vesselâmü aleyke ya Habibullah! Esselâtü vesselâmü aleyke ya Seyyide’l-evvelîne ve’l-âhirin, veselâmün ale’l-mürselîn.
Ey sevgililer sevgilisi, Habibullah, Resûlullah,
Rahman’ın günahkâr, aciz, gafil, gözü yaşlı kulundan sana sunulan bir aciz namedir bu yazılan satırlar. Sana bir mektup yazmak; bir kâğıt parçasının üzerinde parçalanan yüreğimi sana sunarken senin sohbetine dahil olma arzusuyla yanmak! Sana hasret çekmeyi unutmuş, sana lâyıkıyla ümmet olamayan, günahlarıyla seni üzen, yaratılan her zerrenin senin aşkınla yandığını idrak edemeyen benim şu küçük namemi kabul edersen eğer, bir salâvat-ı şerifle sana sesleniyorum bu satırlardan... Affet ya Resullullah (asm)! Affet sultanım. Cüretimi bağışla.
Ne kadar sana lâyık bir ümmet olamasam da seninle yaşıyorum saatlerimi Rabbimin huzurunda… Bir gün seni özlemiş, sana olan hasretiyle yanmış tutuşmuş bir güzel kul tanıdım. Yüzündeki o parlaklık ne güzeldi. Ama gözlerinin altındaki kızarıklık, alnındaki kıvrımlar, sakalındaki bembeyaz kıllar, şakaklarına yağan karlar bir şeyler haykırıyordu ya Resulullah (asm)! Ümmetinden bir kul, Rahman’ın güzel bir kulu. Gülüyordu çehresi. Nur saçıyordu. Benden bir bardak su istedi. Koştum, bir bardak su getirdim ona… Suyu aldı. Rabbim’e hamd ederek üç yudumda suyu içmeye çalıştı. Dudaklarında daima bir kıpırdanma vardı, suyu içerken zorlanıyor, zor yutkunuyordu, dertliydi bu mütebessim kul. Yüzüne her bakışımda gözlerinin daima artan ışıltısı dikkatimi çekiyordu... Ve birden ak düşmüş sakallarının iki damla gözyaşıyla ıslandığını gördüm. Ağlıyordu o ihtiyar amca ve gözyaşlarını saklama ihtiyacı hissediyordu. Ama gözleri coşmuştu bir kere, uzattığı bardağı bir kenara bırakıp yanına yaklaştım.
-Amca, dedim:
-Rahatsız mısınız? Bir şeyiniz mi var?
-Hayır evlâdım iyiyim sağol, dedi.
-Peki amca, niye ağlıyorsun, dedim.
-Peygamberimiz (asm) aklıma geldi birden. Onu düşündüm ve ağlayıverdim kusura bakma.
Gözünün yaşını sildi. Elhamdülillah dedikten sonra… Kenarda bucakta bir yere oturdu. Elinin tersiyle gözlerini siliyor ve cebindeki mendilini arıyordu. Ben de mutfağa gidip yeni demlenmiş çaydan bir bardak çay getirdim ihtiyar amcaya. Çayı karıştırırken elleri titriyor, dudakları büzülüyordu. Mendiliyle tekrar sildi gözlerini. Çayını içti ve Rabbim’in selâmı ile müsaade isteyerek ayrıldı yanımızdan.
Düşünce idrakini yitirmiş bir hal içinde düşünmeye çalışıyordum. Adamcağız su içerken, çayını yudumlarken hep seni anıyor, seni arıyordu adeta. Sana olan hasretinden ağlıyordu ya Resulullah (asm)! Sana kalben de olsa yakın olmanın verdiği o eşi benzeri olmayan coşkuydu belki de bu gözyaşları. Senin ümmetinden bir kul, nasıl oluyor da seni görmeden, kokunu almadan, mübarek ellerini öpmeden sanki yanı başındaymış gibi seninle yaşıyor. Ben de anlamalıydım bu hakikati, düştüm bu sırrın peşine....
Seni ya Resûlullah (asm), evet seni daha iyi tanımanın yollarını arıyordum. Ashab-ı Kiram’ın hayatından başladım işe. Onların hayatlarını okuyarak sana ulaşmalıydım ya Resulullah (asm)! Değil mi ya onlar seninle yaşamıştı, seni örnek almışlardı. Okudum. Ebû Bekir Sıddık, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Bilal, Sa‘d bin Ebi Vakkas, Hz. Hamza, Abdullah bin Revaha, Ebû Hureyre, Muaz bin Cebel... Hepsini okudum ya Resulullah (asm). Şimdi seni okuyorum. Halık-ı Zü’l-Celâl Rabbim’in sevgilisi, âlemlere Rahmet olan kulu, senin nurunun hürmetine varolan ben, seni arıyorum ya Resulullah (asm)! Ömrümün sonuna kadar her nerede ve ne zaman olursa olsun seni hakkıyla tanıyamayacağımı keşfettim. Hayatım senin hayatını idrak etmeye kâfi değil, affet beni, seni ancak ebedî âlemde temaşa ile teselli buluyor gönlüm.
Onlar seninle açlığa dayanmışlardı. Sen Hendek’te karnına iki taş bağlamıştın! Sa’d bin Ebî Vakkas bir deri parçasını kızartıp açlığını gidermeye çalışırken, Ebû Hureyre kendisi açken bir hurma tanesini annesine saklarken, sen bir avuç arpa ekmeği ile yetinirken biz midemizin doluluğu ile sarhoş olup seni unuttuk çoğu zaman ya Resûlullah (asm)! Affet bizleri… Sen günlerce aç kalarak açlıktan zayıf düşerken, biz açlığın ne olduğunu unuttuk! Hz. Bilal, o kayaların altında yeri göğü Ehad diye inletirken, bizlere ne oluyor ki, senin ümmetine yakışmayan sözleri doluyoruz dilimize… Affet bizi ya Resulullah (asm.)!
Senin doğumun kâinata bir işaretti, bir şerefti. Senin doğumun Ashab-ı Kiram için yeniden doğuştu. Eski ve kokuşmuş âdetlerini bırakıp sana koşmuşlardı. Biz onlardan yıllar sonra geldik, ama biz de sana koşuyoruz, kavuşmak dileğiyle…
Bu âlemde aradım, ancak Nuruna rastlayabildim ey Nurlar Şahı Resûlullah (asm)! Sen Hatemü’l-Enbiya’sın diye akın akın insanlar sana koşarken, bazı yolcular var tahta gemilerle çıkmışlar yola, sana ulaşmak üzereler. Kıskandım ya Resûlullah (asm)! Rabbime ve sana giden bu yolun yolcusu olmak bizlere de nasip olsun inşallah! O yolcuyu görünce titredi gönlüm. Kalbim haykırdı o vakit: Ey dünya! Peygamber sana veda ederken çektiğin ızdırabı anlat. “Vağlemu enne fikum Resûlullah” de!.. Sen ne haldeydin söyle ey dünya! Her zerre onunla vefat etmek isterken? Güneş bile kıskanmıştı seni, Kâinatın Efendisi üzerinde geziyor diye… Denizlerin bir ayrı güzeldi o (asm) varken değil mi? Suların daha bir tatlıydı, daha berrak. Ağaçlar, dağlar, ovalar, bitkiler, kuşlar ve sen ey dünya ne kadar bahtiyardınız!
Usame (ra) seferden döndü, zafer müjdesiyle kavuşacaktı sana ya Resûlullah (asm)! Hz. Fatıma senin için önce ağlamış, sonra senin verdiğin mucizeyle sevinmişti ya Resûlullah! Bizleri de o müjde ile müjdele. Sana kavuşalım ya Resûlullah (asm)! Ölüm, sana o kadar yakışmıştı ki, “vuslat” seninle güzel oldu. Kusva gözyaşlarıyla inlemekteydi. Hz. Ebû Bekir (ra) geldi sana vefâkârca son bir kez baktı derinden, içinde bu hicretinde seninle olamamanın elemiyle....
Yokluğun acısıyla yanan gönüller ve ümmetinin en son halkaları olarak seni çok özledik ya Resûlullah (asm)! Ey Habîb-i Zîşan! Sen de bu âciz kulu bahtiyar et! Yüzünü görmeyi nasip et! Rüyalarda teselli bulan bu ümmetine şefaat eyle ey Sevgili…
Günahlarımın derdiyle, hasretinin yangınıyla, aşkının ateşiyle, sana ümmet olmanın sevinciyle arz ediyorum halimi... Sana gelmek var ölmeden önce. Senin şehrinde nârına yanıp kül olmak var. Sana geldikten sonra bir daha dönmemek var (inşallah). Yanında kalmak var. Ayak bastığın yerlerde olmak var, bastığın yer olmak var. Kıyamete kadar yanında olmak var. Toprağın altından dahi olsa, kokunu almak var ya Resulullah (asm)!
Bu âciz kul sana halini böyle arz etti. Sen, senin ümmetine lâyık olmadığı halde bu şekilde senden şefaat dileyen bu Resulullah âşığının nâmesini geri çevirme. Bu nâme mahşerde senden şefaat isterken dilimdeki Salavat-ı Şerif’in nişanı olsun. Rabbim senin şefaatinle günahlarımı affederse, seninle Cennette vuslata ermek arzusuyla yanıyor şu yüreğim.
Esselâtü vesselâmü aleyke ya Resulullah! Esselâtü vesselâmü aleyke ya Habibullah!
Esselâtü vesselâmü aleyke ya Seyyide’l-evveline ve’l-âhirin, veselâmün ale’l-mürselin.
Bay admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 05-07-2011   #62
admin
Senarist
admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 2.844

Level: 42 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 206 / 1030
** **** **
Güç: 948 / 14898
** **** **
Tecrübe: 20%
** **** **

Thanks: 815
Thanked 323 Times in 256 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is on a distinguished road
Standart İSLAM VE HZ. MUHAMMED (s.a.s) HAKKINDA BATILILARIN İTİRAFLARI




Derleme ve Tercüme: Ali ÜNAL

Hiç şüphesiz, İslâm da, Kur'ân da, Peygamber Efendimiz de, başkalarının tezkiyesine muhtaç değildir. Bunların her biri, kendi kendine, ayrıca birbirlerine delildir. Bununla birlikte, bilhassa Batı'da ve onların tesiri altındaki bazı yerli çevrelerde, İslâm ve Kur'ân hakkında olduğu gibi, Allah Resûlü (s.a.s.) hakkında da kasıtlı yayınlar yapılabilmektedir. Fakat, meseleye tam bir şartlanmışlık içinde bakmayan bir takım Batılı yazar ve araştırmacılar, peygamberliğini kabul etsin etmesin, Allah Resûlü'yle (s.a.s.) ve İslâm'la, Müslümanlarla ilgili olarak, kısmen de olsa hakkı, hakikati teslim eden itiraflarda bulunmuşlardır. Bunlardan, çoğunluğu itibariyle bilhassa Türkçe'de şu ana kadar yayınlanmayan bazılarını arz ediyoruz:
Maksadı dünyayı aydınlatmak olan büyük bir ruh
Bu Zât'ın etrafına maksatlı bir şevkle yığdığımız yalanlar, bizim için sadece bir utanç vesilesidir. Sessiz ve büyük bir ruh; ancak ciddî olabilen biri. Maksadı, dünyayı aydınlatmaktı; dünyayı Yaratan, böyle emretmişti.

Thomas Carlyle, Heroes and Hero Worship and the Heroic in History, 1840.
Müslümanları tiplemede sahtekârlık
Bir elinde kılıç, diğer elinde Kur'ân'la resmedilen Müslüman asker tipi, sadece bir sahtekârlıktan ibarettir.

A. S. Tritton, Islam, 1951.
Fanatik Müslümanlar masalı
Tarih gösteriyor ki, dünyayı süpüren ve hâkimiyetleri altına aldıkları ırkları kılıcın ucuyla İslâm'ı kabule zorlayan fanatik Müslümanlar masalı, tarihçilerin tekrarlaya geldikleri en fantastik ve en saçma hurafelerden biridir.

De Lacy O'leary, Islam at the Crossroads, Londra, 1923.
Krallıktan kaçan çok tabiî bir zühd hayatı
Muhammed'in sağduyusu, krallığın ihtişamını çok hakir görüyordu. Allah'ın Elçisi, ailesinde bir hizmetçi gibi davranıyor, ateşi yakıyor, yeri süpürüyor, koyunları sağıyor, elbiselerini ve ayakkabılarını bizzat kendisi tamir ediyordu. Bir rahip, bir keşiş görüntüsü verme gereği de duymadan, çok tabiî bir zühd hayatı yaşıyordu.

Edward Gibbon, The Decline and Fall of the Roman Empire, 1823.
Ahlâkın gücü ve dininin dupduru hâliyle devamlılığı
Muhammed'in hayatının en büyük başarısı, sadece ahlâkının gücünde yatmaktadır.

Hayranlığımızı çeken, O'nun dininin anlatılması değil, devam edebilme gücüdür. O'nun Mekke ve Medine'ye nakşettiği aynı duru ve mükemmel tesir, onca olup bitene rağmen, 12 asırdır Hint, Afrikalı ve Türk Müslümanlarca aynen korunmaktadır. Onlar, inanç ve ibadetlerinde yönelip, kendisine bağlandıkları makamın beşer seviyesine düşmesine karşı durmayı daima bilmişlerdir. "Bir Allah'a inanırım ve Muhammed, Allah'ın Resülü'dür.", İslâm'ın sade ve değişmeyen temelidir. Ulûhiyet kavramı, hiçbir zaman bir putla değerden düşürülmemiş, Peygamber'e verilen değer, asla beşerî sıınırı aşmamış ve O'nun getirdiği ve canlılığını sürekli koruyan prensipler, takipçilerinin kendisine karşı duyduğu saygı ve teşekkür hislerinin, hep akıl ve din sınırları içinde kalmasını sağlamıştır.
Edward Gibbon, Simon Oakley, History of the Saracen Empire, Londra, 1879.
"Ne daha önce, ne de daha sonra O'nun gibisini görmedim."
Koruduklarının en vefalı koruyucusu ve konuşması en tatlı, en kabul edilir olandı. O'nu ilk görenler, karşısında önce saygıyla ürperir, yanına yaklaşanlar ise O'nu sever ve O'nu tarif edenler, "Ne daha önce, ne de daha sonra O'nun gibisini görmedim." derlerdi. Çok az konuşurdu, fakat konuştuğu zaman da vurgulu ve bilerek konuşur ve dinleyen kimse, O'nun söylediklerini unutmazdı.

Lane-Poole, Speeches and Table Talk of the Prophet Muhammad.
Bitmeyen bir hayranlık, sürekli bir saygı
Arabistan'ın bu büyük Peygamberinin hayatını ve şahsiyetini inceleyen ve nasıl öğrettiğini, nasıl yaşadığını bilen herkesin, Ulu Zât'ın elçilerinin en büyüklerinden biri olan bu güçlü Peygamber için ürpertici bir saygıyla dolmaması mümkün değildir. Arzettiğim bu eserde söyleyeceklerimin pek çoğu, çoklarının bildiği şeyler olsa da, ben onları ne zaman yeni baştan okusam, bu Arabistanlı Muallim için hep yeni bir hayranlık, yeni bir saygı duyuyorum."

Annie Besant, The Life and Teachings of Muhammad, Madras, 1932.
Sağlam bir arkadaş, vefalı bir yoldaş, bir fakir dostu
Fakirlere karşı cömertliği o derecedeydi ki, sık sık bizzat kendi ailesi aç kalırdı. Fakirlerin sadece ihtiyaçlarını gidermekle kalmaz, onlarla sohbete oturur ve acılarını büyük bir içtenlikle paylaşırdı. Sağlam bir arkadaş, vefalı bir yoldaştı.

W. C. Taylor, The History of Muhammadanism and its Sects.
Her bakımdan ilâhî kaynağa dayalı olarak hükmetmiş yegâne insan
Hem devletin hem caminin başı; hem Sezar hem Papa, fakat Papa'nın sun'iliklerini taşımayan bir Papa ve hususi birlikleri, özel korumaları, devamlı silâh altında bir ordusu, polis gücü ve sabit geliri olmayan bir Sezar. Eğer tarihte her bakımdan ilâhî kaynağa dayalı olarak hükmetmiş biri varsa, o da Muhammed'dir; çünkü O, en güçlüydü, fakat güce ehemmiyet verdiği yoktu. Özel hayatında ne kadar sade ise, halkın içinde de o kadar sade idi.

Muhammed'in dininde, burada her şey farklıdır. O'nun hakkında, gizemli ve gölgeli şeyler değil, açık bir tarih var. Muhammed'in dışa dönük tarihini biliyoruz; O'nun, misyonunu ilânıyla başlayan içe dönük tarihi konusunda ise, menşei ve korunmasıyla eşsiz ve hakkında kimsenin ciddiye alınabilecek bir şüphe ortaya koyamadığı en Aslî Bir Otorite'ye dayanan bir kitaba sahip bulunuyoruz.
Revered Bosworth Smith, Muhammad and Muhammadanism, Londra, 1874.
İslâm: Her insanın idrakine hitap edebilen bir inanç sistemi
İslâm, kelimenin etimolojik ve tarihî en geniş anlamıyla makul bir dindir. Bu dinde Kur'ân ve Peygamber'in öğretileri, daima temel kalkış noktası olarak önceliğini korumuş ve tevhid akidesi, her zaman hiç bulanmaz bir berraklık, bir ululuk ve tam bir kanaat ve kararlılıkla ilân edilmiştir. Böylesine net, bütün teolojik karmaşıklıklardan uzak ve her insanın idrakine hitap edebilen bir akideden, insanların vicdanına her zaman kolaylıkla yol bulması beklenir ve nitekim bulmuştur da.

Edward Montet, La Propagande Chretienne et ses Adversaries Musulmans, Paris 1890.
Herkese karşı sevgiyle dopdolu ve lekesiz bir şahsiyet
Muhammad, halkı için parlak bir örnekti. Şahsiyeti, öylesine pâk ve lekesizdi. Evi, elbisesi, yiyecekleri... kısaca, bütün hayatı sade idi. Sun'ilikten o kadar uzaktı ki, arkadaşlarından asla özel bir saygı beklemez; bizzat kendisinin gördüğü kendi şahsî hizmetini kendisine kölesinin bile yapmasını istemezdi. Herkes, her zaman huzuruna girebilirdi. Hastaları ziyaret ederdi ve herkese karşı sevgi doluydu. Toplumunun iyiliğine duyduğu ilgi ve bu konuda gösterdiği gayret ölçüsünde de cömert ve âlicenap idi.

Dr. Gustav Weil, History of the Islamic Peoples.
İnsan büyüklüğünün tesbitinde kullanılan bütün ölçüler içinde soruyoruz: O'ndan daha büyüğü var mıdır?
Dünyada başka hiç kimse, önüne gönüllü veya gönülsüz O'nunkinden daha büyük bir hedef koymamıştır: Allah'la insan arasına sokulmuş bâtıl inançları ortadan kaldırmak; Allah'la insanı aracısız karşı karşıya getirmek; putatapıcılığın maddî ve çarpıtılmış ilâhlar kaosu arasında aklî ve kutsal ilâh kavramını yeniden yerleştirmek. Dünyada başka hiç kimse, bu kadar zayıf vasıtalarla insan gücünün bu kadar ötesinde bir işe girişmemiştir; böylesine büyük bir hedefin tasarlanmasında ve uygulamaya geçirilmesinde kendinden başka vasıtası ve çölde yaşayan bir avuç insandan başka yardımcısı yoktu O'nun. Ve, başka hiç kimse dünya üzerinde O'nun gerçekleştirdiği ölçüde büyük ve kalıcı bir ikinci inkılâbı gerçekleştirmiş değildir; çünkü, iki asırdan daha az bir zaman içinde İslâm, inanç ve hâkimiyet plânında tüm Arabistan'a yayılmış ve Allah adına İran'ı, Horasan'ı, Mâverâünnehir'i, Batı Hindistan'ı (Pakistan), Suriye'yi, Habeşistan'ı, bütün Kuzey Afrika'yı, İspanya'yı, Akdeniz'de çok sayıda adayı ve Galya'nın (İspanya) bazı kısımlarını fethetmiştir.

Eğer gayenin büyüklüğü, vasıtaların azlığı ve neticenin şaşırtıcılığı insan dehasının üç ölçüsüyse, modern dönemler tarihinde kim Muhammed'le karşılaştırılabilir ki? En meşhur insanlar, sadece ordular, kanunlar ve imparatorluklar meydana getirmişlerdir. Çoğu defa gözleri önünde dağılıp giden maddî iktidarlardan başka bir şey kurmamıştır onlar. Fakat bu insan, yalnızca orduları, kanunları, imparatorlukları, milletleri ve hanedanlıkları harekete geçirmekle kalmamış, ayrıca, o zamanki meskûn dünyanın üçte birinde milyonlarca insanı ve daha da ötesi mâbedleri, 'tanrı'ları, dinleri, fikirleri, inançları ve ruhları yerinden oynatmıştır. Her harfi kanun olan bir Kitab'a dayanarak, her dil ve her ırktan insanlardan bir mânâ ümmeti çıkarmıştır. Bize, bu Müslüman ümmetin silinmez karakterini, sahte ilâhlardan nefreti ve bir ve gayr-i maddî Allah tutkusunu bırakmıştır. Göğün, kudsiyetinden uzaklaştırılmasına karşı oluşan bu ulûhiyet tutkusu, Muhammed'in takipçilerinin en büyük faziletidir; arzın üçte birinin bu inanca teslim olması, O'nun bir mûcizesidir. Uydurma ilâh zürriyetlerinin bıktırıcılığı altındaki bir dünyada ilân edilen Allah'ın birliği inancı, telâffuz edilir edilmez bütün eski putperest mâbedlerini yerle bir eden ve dünyanın üçte birini harekete geçiren başlı başına bir mûcizeydi. Bu Zât'ın hayatı, tefekkürü, ülkesinin bâtıl inançlarını kahramanca inkârı, putatapıcılığın öfkelerine meydan okumaktaki cesareti, Mekke'de 13 yıl süreyle gösterdiği sabır ve tahammül, halkın ezâsını ve hattâ hemşehrilerinin kurbanı oluşunu kabulü; evet, bütün bunlar ve ilâveten kesintisiz tebliği, tuhaflıklara karşı koyuşu, başarıya inancı ve felâketler karşısındaki insan üstü güven duygusu, zafere götüren sabır ve azmi, tek bir ideale olan tutkulu bağlılığı ve asla imparatorluk peşinde olmayışı; bitmez duası ve ibadeti, Allah'la olan mânevî haberleşmesi, vefatı ve vefatından sonraki muzafferiyeti; bütün bunlar bir yalana değil, sarsılmaz bir inanca şahitlik etmektedir. Esaslı bir akideyi yeniden yerleştirme hususunda O'na güç veren bu inançtı. Bu akîde de, iki taraflıydı: Allah'ın birliği ve Allah'ın maddî olmayışı. Birinci taraf, Allah'ın ne olduğunu, ikinci taraf da ne olmadığını anlatıyordu. Fikirlerin filozofu, hatibi, elçisi, ortaya koyucusu, cenkçisi ve fâtihi; aklî inançların, tasvir, timsal ve heykelleri olmayan bir dinin ve 20 dünyevî ve bir mânevî devletin kurucusu Muhammed. İnsan büyüklüğünün tesbitinde kullanılan bütün ölçüler içinde soruyoruz: O'ndan daha büyüğü var mıdır?"
Alphonse de LaMartaine, Historie de la Turquie, Paris, 1854.
İnsanların kalbine tartışmasız hükmeden bir Zât
Bugün, milyonlarca insanın kalbine tartışmasız hükmeden bir Zât'ın en güzel olan hayatını bilmek istiyordum. Şimdi her zamankinden daha eminim ki, bugün de hayatta İslâm'a yer veren güç, asla kılıç değildir. İslâm, gücünü, sadeliğinden, Peygamber'in kendisini bütünüyle nefyetmesinden, verilen söze ve yapılan anlaşmalara mutlak bağlılıktan, Peygamber'in, arkadaşlarına ve takipçilerine olan vefasından, korkusuzluğundan, Allah'a mutlak tevekkülü ve misyonuna olan kesin itimadından almaktadır. Kılıç değil, bu unsurlardır ki, İslâm'ı her tarafa taşımış ve her engeli aşmıştır. Peygamber'in hayatının 2'nci cildini bitirdiğim zaman, bu büyük hayat hakkında daha fazla okuyamayacağım diye ciddî üzüldüm.

Mahatma Gandhi, Young India, 1924'te yayınlanan ifadesi.
Varlığın ve hayatın değişen çehresini özümseyebilen ve her çağa hitap edebilen tek din
Gelecek 100 yıl içinde İngiltere'de, hayır bütün Avrupa'da hâkim olma şansına sahip bir din varsa, bu, İslâm olabilir.

Olağanüstü canlılığından dolayı Muhammed'in dinine daima büyük değer verdim. Bu din bana, varlığın ve hayatın değişen çehresini özümseyebilen ve her çağa hitap edebilen tek din olarak görünüyor. O harika Zât'ı da inceledim ve O, bana göre, bırakın deccal olmayı, İnsanlığın Kurtarıcısı olarak çağrılmalıdır.
İnanıyorum ki, O'nun gibi biri modern dünyada diktatörlüğü ele geçirecek olsa, bu dünyanın en çok ihtiyacı olan barış ve mutluluğu sağlayacak bir tarzda onun bütün problemlerini çözer. Bir öngörüm var: Muhammed'in inancı, yarının Avrupa'sında kabul görecektir, nitekim bugünün Avrupa'sında kabul görmeye başlamış bulunmaktadır.
Sir Georged Bernard Shaw, The Genuine Islam, 1936, 1: 8.
Tarihte hem seküler hem de dinî alanda mutlak mânâda muvaffak olmuş tek insan
Dünyayı en çok etkileyen şahıslar listeninin başına Muhammed'i koymuş olmam, bazı okurları şaşırtacak, bazılarınca da sorgulanacaktır. Fakat, tarihte hem seküler hem de dinî alanda mutlak mânâda muvaffak olmuş tek insan O'dur. Denebilir ki, Muhammed'in İslâm üzerindeki şahsî tesiri, İsa Mesih ve Aziz Pavlos'un Hıristiyanlık üzerinde birlikte bıraktıkları tesirden daha fazladır. Seküler ve dinî tesirin, tarihteki eşi görülmedik bir şekilde birleşmesi, Muhammed'in, tarihin en etkili şahsı olmasına yetmektedir.

Michael Hart, The 100, A Ranking of the Most Influential Persons in History, New York, 1978.
Beşerî tanınmışlığın ölçüleriyle değerlendirildiğinde, hangi fâninin şerefi O'nunkiyle mukayese edilebilir?
Elindeki imkânların kıtlığı, buna karşılık başardığı işlerin boyutu ve kalıcılığı, O'nun ismini dünya tarihinde, sadece Mekkeli Peygamber olmanın çok ötesine taşımaktadır. Güzel şehirler, devlet sarayları ve mâbedler, varlıklarını O'nun sayısız hanedana aşıladığı hareket ve hamle kabiliyetine borçlu olup, çok geniş ülkeler ve eyaletler de, yine O'nun sayesinde imana teslim olmuştur. Bütün bunların ötesinde, O'nun sözleri, nesillerin inancını belirlemiş, hayatlarının prensipleri olarak kabul edilmiş ve öbür dünya adına rehber olarak benimsenmiştir. Binlerce mâbedde mü'minler, Allah'ın Peygamberi, Resüllerin sonuncusu olarak kabul ettikleri bu Zât'a salâvat getirir. Beşerî tanınmışlığın ölçüleriyle değerlendirildiğinde, hangi fâninin şerefi O'nunkiyle mukayese edilebilir?"

J. W. H. Stab, Islam and Its Founder.
Sade, âdil, mütevazi, büyük bir gayeye adanmış, halkla iç içe
Ciddî ve ağırbaşlı idi; çok az yer, çok oruç tutardı. Çok sade giyinir, gösterişten kaçar, bilgi satmazdı. Sadeliği tabiî idi ve giyim gibi hususlarla ayrıcalık sergilenmesinden asla hoşlanmazdı.

Muamelelerinde âdildi. Arkadaş olsun yabancı olsun, zengin olsun fakir olsun, güçlü veya zayıf olsun, herkese adaletle muamele ederdi. Bilhassa halk kesimlerine çok yakın ilgi gösterir, onların şikâyetlerini dinler ve onlar tarafından çok sevilirdi.
Askerî başarıları, kazandığı zaferler, O'nda hiçbir gurur ve kendini beğenmişlik uyandırmadı; eğer bu başarılar şahsî gayelere dayanmış olsaydı, mutlaka uyandırırdı. Düşmanlarıyla çepeçevre sarılı olduğu zaman hangi sadelik ve tevazu içinde idiyse, gücünün zirvesine ulaştığında da yine aynı sadelik ve tevazu içindeydi. Bırakın bir hükümdar tavrı takınmayı, bir odaya girdiğinde kendisine normalin dışında bir saygı gösterildiğinde bile çok rahatsız olurdu.
Washington Irwing, Life of Muhammad, New York, 1920.
Allah'a imanın şekillendirdiği insan
Muhammed'in dehâsı, İslâm yoluyla Araplara üflediği ruhtur ki, onları yüceltmiştir. Onları, ataletten ve kabilevî tıkanıklıktan çok büyük bir devlet olmaya yükseltmiştir. Muhammed'in Allah inancının yüceliği ve bunun O'nun karakterine ve davranışlarına kattığı sadelik, ciddiyet ve duruluktur ki, bütün çekiciliği ve gerçek ilham gücüyle, Arapların ahlâkî ve zihnî dokusunu oluşturmuştur.

Arthur Glyn Leonard, Islam, Her Moral and Spiritual Values.
Ümmî, fakat aynı anda okumuşu tesirine alan, okumamışa hükmeden yön verici bir edâ
Kendisi bütünüyle ümmî, fakat tabiat kitabını çok iyi okumuş bulunan zihni, en okumuş ve akıllı muhalifleriyle tartışmalara girmiş ve takipçileri içinde en alt seviyede bulunanların bile idrak seviyesine seslenebilmiştir. Sade belâgatı, izzet ve inceliği bir araya getirebilmesiyle büyük etki gücü kazanıyor, iç ihtişam ve hürmet telkin ediciliğiyle çok içten bir sevecenliğin birleştiği yüz ifadeleri, karşısındaki insanlara sevgi ve hürmet telkin ediyordu. Aynı anda okumuşu tesirine alan, okumamışa hükmeden bir dehâ veya yön verici bir edaya sahipti."

Charles Stuart Mills, History of Muhammadanism.
Ümit vermeyen bir malzemeden olağanüstü bir ürün
"Muhammed, çok kısa bir ömürde, hiç de ümit vermeyen bir malzemeden -dönemin Arapları- o ana kadar coğrafî genişliğinden başka bir şeyi olmayan bir ülkede öyle bir din tesis etti ki, bu din, çok geniş sahalarda Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin mutlak önüne geçtiği gibi, çok kısa bir süre içinde ve çok geniş bir alanda, dönemin medenî dünyasının en gözde bölgelerini içine alan pek büyük bir devletin temellerini oluşturdu.

Philip K. Hitti, History of the Arabs, 1951.
Tek ve büyük bir gerçeği hayatının zembereği yapmış ciddiyet ve tevazu sembolü
Muhammed, tarihin, tek ve büyük bir gerçeği hayatlarının zembereği yapma saadetine ermiş birkaç mutlu insanından biridir. O, Allah'ın Resülü idi ve hayatın sonuna kadar kim olduğunu ve varlığının özünü oluşturan mesajını hiçbir zaman unutmadı. Aldığı mesajları halkına, çok büyük memuriyetinin şuurunda olmaktan kaynaklanan büyük bir ciddiyetle, fakat aynı zamanda en tatlı bir tevazu ile iletti."

Stanley Lane-Poole, Studies in a Mosque.
Allah'a ve gayb âlemine çok derin bir iman
Muhammed'in yüklendiği vazife ve misyon, ancak Allah'a ve gayb âlemine çok derin bir imanı olan bir insanda bulunabilecek olağanüstü bir güç ve hayat örneğidir. O, arkadaşlarının imanı, ahlâkı ve bütün bir dünya hayatı üzerinde, ancak gerçekten çok büyük bir insanın yapabileceği tesiri yapmış ve çok önemli bir gerçeği yayma çabaları hep yeni yeni sonuçlar verecek kişilerden biri olarak kabul edilecektir.

Rodwell, hazırladığı Kur'ân-ı Kerim meâline yazdığı önsözden.
Batı'da O'nun kadar yanlış tanıtılmış bir insan yoktur
İnancı uğruna her türlü işkenceye katlanmaya hazır olması, O'na inanan ve O'nu lider kabul eden insanlardaki yüksek ahlâkî karakter ve başarısının büyüklüğü, bütün bunlar, O'nun şahsiyet bütünlüğünün delilleridir. Muhammed'i bir yalancı görmek, ortaya çözülemeyecek pek çok problem çıkaracaktır. Ayrıca, tarihte büyük insanların hiçbiri, Batı'da Muhammed kadar yanlış tanıtılmamıştır. Bu bakımdan, eğer O'nu gerektiği gibi anlamak istiyorsak, sadece Muhammed'in gayesindeki temel dürüstlüğünü ve bütünlüğü tanımakla kalmamalı, geçmişten devraldığımız hataları düzelteceksek, O'nun ortaya koyduğu inandırıcı ve kesin delilin doğruluk gösterisinden çok daha öte ve önemli şeyler istediğini ve elde edilmesinin de çok zor olduğunu unutmamalıyız.

W. Montgomery Watt, Muhammad at Mecca, Oxford, 1953.
Arkada bıraktığı güven ve itimatla eşsiz bir resûl
O'nun bütün davranışları, günlük hayatı, bugün milyonların şuurlu bir hâfızayla gözettiği bir kanun ortaya koymuştur. İnsanlığın herhangi bir bölümünün Mükemmel (Evrensel) İnsan kabul ettiği başka hiç kimse, bu kadar yakından ve bu ölçüde ayrıntıyla taklit edilmemiştir. Hıristiyanlığın kurucusunun davranışları, takipçilerinin günlük hayatını yönlendirmemiştir. Ayrıca, başka herhangi bir dinin kurucusu, geride Müslüman Resül ölçüsünde bir güven ve itimat bırakmamıştır.

D. G. Hogarth, Arabia.
İslâm ve kılıç teorisini hiç bir araştırmacı kabul edemez
Başka hiç bir din, İslâm ölçüsünde hızlı yayılmadı. Batı, bu dinî yayılışın ancak kılıç yoluyla mümkün olabileceği inancına kapılmıştır. Fakat, hiçbir modern araştırmacı bu görüşü kabul etmiyor; Kur'ân'ın vicdan hürriyetine verdiği destek çok açıktır.

Muhammed, İslâm'ın bu, vahye muhatap kurucusu, 570'de putlara tapan bir kabile içinde dünyaya geldi. Daha doğumunda yetimdi; bilhassa fakirler ve muhtaçlar, dullar ve yetimler, köleler ve ezilmişlerle yakından ilgilenirdi. 20'sinde başarılı bir iş adamı oldu ve ardından zengin bir dulun deve kervanlarını idare etmeye başladı. 25'ine geldiğinde, O'nun faziletlerini gören bu hanım, kendisine evlenme teklifinde bulundu. Kendisinden 15 yaş büyük de olsa, bu hanımla evlendi ve onun vefatına kadar sâdık bir eş olarak kaldı.
Kendisinden önceki her büyük peygamber gibi, Muhammed de Allah'ın Kelâmı'nın nakledicisi olarak hizmet görmenin utangaçlığıyla yaşadı; çünkü bu, kolay bir iş değildi. Ne var ki, Melek bir kere "Oku!" demişti. Bildiğimiz kadarıyla, Muhammed'in okuması ve yazması yoktu, fakat, kısa bir süre sonra yeryüzünün geniş bir bölümünde devrim yapacak olan vahiy mahsulü sözleri yazdırmaya başlamıştı: 'Bir Allah vardır.'
Muhammed, her meselede pratikti ve çözüm üretebiliyordu. Sevgili oğlu İbrahim vefat ettiğinde güneş tutulması oldu ve Allah'ın, Resülü'nü tesellisi olarak yorumlandı. Muhammed, derhal müdahale etti: "Güneş tutulması gibi hâdiseler, bir insanın ölümüne verilmez."
Bu çalışmayı yaparken benim önümdeki problem daha küçük; çünkü biz, bu çarpıtılmış tarih türüyle (Batılılar ölçüsünde) beslenmedik ve dolayısıyla, İslâm hakkındaki yanlış anlamalarımızı ortaya koymak için çok zaman harcamamıza gerek yok. Meselâ, İslâm ve kılıç teorisi bizim çevrelerde fazla işitilmez. "Dinde zorlama yoktur." şeklindeki İslâmî prensip, bizde iyi bilinir.
K. S. Ramakrishna Rao, Mohammed: The Prophet of Islam, 1989.
İslâm'la insan, yalnızca Allah'a kul ve başka hür insanlara karşı belirli vazifeleri olan hür bir varlık hâline geldi
İslâm'la birlikte ruh, peşin hükümlerden, insan iradesi de, kendisini sözde gizli güçlerin, belli sırlar sahibi olduklarını ileri sürenlerin ve kurtuluş alıp-satanların iradesine tâbi kılan bağlardan kurtuldu ve neticede, Allah'la kul arasında aracılık kalktı ve dolayısıyla başkalarının iradeleri üzerinde salâhiyet iddia edenler, tahtlarından oldular. İnsan, yalnızca Allah'a kul ve başka hür insanlara karşı belirli vazifeleri olan hür bir varlık hâline geldi. İslâm'dan önce insan sosyal ayırımcılıklardan çok çekmişti; fakat İslâm, bütün insanlar arasında eşitlik getirdi. Bir Müslümanı diğerlerinden ayıran faktör doğum, renk, ırk, sosyal statü değil, sadece takvâ, sâlih amel ve ahlâkî vasıflardır.

Dr. Laura Veccia Vaglieri, Apologia dell İslamismo, s. 33-34.
Tavizsiz tevhid inancı, Aşkın Varlığın hâkimiyetine sarsılmaz iman
Bu tavizsiz tevhid inancı, aşkın bir varlığın mutlak hâkimiyetine olan sade ve sarsılmaz iman, İslâm'ın ana gücünü teşkil ediyor. Bu dinin bağlıları, çoğu dinlerin bağlılarında görülmeyen ve bilinmeyen şuurlu bir rıza, tatmin ve sabır duygusuna sahipler. Müslüman ülkelerde intihar hâdisesine pek nadir rastlanıyor.

Philip K. Hitti, History of the Arabs, 1951, s. 129
Bütün parçaları, tam olması gereken yerde bir mimarî şaheseri
İslâm bana, bütün parçaları tam bir denge ve kesintisiz bir huzur vericilik içinde birbirini destekler ve bütünler bir ahenk arz eden mimarî bir eser gibi görünüyor. İslâm'da her şey, gerek düstur, gerekse uygulama olarak tam olması gereken yerde.

Muhammed Esed [Leopold Weis], Islam at the Crossroads, 5.
İslâm kültürünün belirleyici tesirinin görülmediği hiçbir insanî gelişme buudu yoktur
Müslüman Araplar olmasaydı, modern Avrupa medeniyeti, bütün tekâmül safhalarını aşmasını sağlayan bir hüviyete asla bürünemezdi. İslâm kültürünün belirleyici tesirinin görülmediği hiçbir insanî gelişme buudu yoksa da, bu tesir, modern dünyanın en büyük kuvvet ve muzafferiyet kaynağını oluşturan tabiî bilimler ve ilim ruhu sahalarında çok daha fazla belirgindir... Bilim dediğimiz şey, Avrupa'da yeni araştırma ruhunun, yeni inceleme metotlarının, deney ve gözlem metodunun, matematiksel ölçme ve değerlendirme yöntemlerinin neticesinde ortaya çıkmıştır ki, bunlar, eski Yunan'ın malûmu değildi. Bu ruh ve bu metotlar, Avrupa'ya Araplar tarafından getirilmiştir.

Robert Briffault, The Making of Humanity.
İslâm'ın değiştirici gücü
"Muhammedîlik (İslâm için yanlış bir ifade -Mütercim-) kabul edildiği zaman putperestlik, totemizm, çocukları öldürme, büyücülük hemen kaybolur. Kirliliğin yerini temizlik alır ve İslãm'ı kabul eden kişi, şahsî bir şeref, haysiyet ve kendine güven duygusu kazanır. Hayasızca yapılan danslar, oyunlar ve cinsler arası ahlâksız münasebetler sona erer; kadının iffeti kabul edilen bir fazilet hâlini alır. Çalışkanlık, tembelliğin yerine geçer ve keyfîlik yerini kanuna bırakır. Düzen ve temkin yerleşir. Kan davalarıyla, hayvanlara ve kölelere kötü muamele yok olur. İslâm, batıl inançlarla her türlü tefessühü silip süpürmüştür. İslâm, boş polemiklere karşı bir baş kaldırmadır. Kölelere ümit, insanlığa kardeşlik ve temel insan fıtratına tanıma getirmiştir.. İslâm'ın yerleştirdiği faziletler edep, nefse hâkimiyet, temizlik, iffet, adalet, metanet, cesaret, cömertlik, misafirperverlik, dürüstlük ve sabırdır.. İslâm, Müslümanlar arasında tam bir kardeşlik ve eşitlik vaz' eder. Kölelik, İslâm inancının bir parçası değildir. Çok kadınla evlilik şartlara bağlıdır ve zor bir iştir. Kaide olmaktan ziyade, sadece bir istisnadır. Musa onu yasaklamamış, Davud uygulamış, İncil de açıkça men etmemiştir. Muhammed ise, onu sınırlandırmış ve belli şartlara bağlamıştır. Müslümanlar, Allah'ın iradesine teslimiyetleri, nefse hâkimiyetleri ve iffet, doğruluk ve İslâm kardeşliği sayesinde kendilerini taklitle çok şeyler kazanacağımız bir model oluşturmuşlardır. İslâm, Hıristiyan dünyanın üç baş belâsı olan sarhoşluk, kumar ve fuhşu ortadan kaldırmıştır. İslâm, medeniyet adına Hıristiyanlıktan çok daha fazla şey ortaya koymuştur. Dünyanın üçte birinin Muhammed'in itikadına bağlanması bir mûcize, belki bir insandan ziyade, aklın mûcizesiydi.

Isaac Taylor, nakl. Ebu'l-Fazl İzzetî, An Introduction to the History of the Spread of Islam, Oxford.
Bay admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 05-07-2011   #63
admin
Senarist
admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 2.844

Level: 42 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 206 / 1030
** **** **
Güç: 948 / 14898
** **** **
Tecrübe: 20%
** **** **

Thanks: 815
Thanked 323 Times in 256 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is on a distinguished road
Standart Berâet gecesi

BERÂET GECESİ

Şaban ayının ondördüncü gününü onbeşinci gününe bağlayan gece.
Bu gece, değişik adlarla da anılmaktadır:
Bu geceye, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle 'Mübârek'; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle 'Beraet'; kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle 'Rahmet', geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle 'Berae veya Sakk' adı da verilir.
Bu gecenin beş özelliği vardır:
1) Bu gecede önemli işlerin seçimi ve ayırımı yapılır.
2) Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından melekler gönderilir.
3) Bu gece bağışlanma ve af gecesidir.
4) Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür.
5) Bu gecede Peygamberimize şefaat yetkisinin tamamı verilmiştir. Bu yetkinin üçte biri Şaban'ın onüçüncü günü, üçte biri Şaban'ın ondördüncü günü, geri kalan üçte biri de Şaban'ın onbeşinci günü verilmiştir.
Anne ve babasını incitenler, büyücüler, başkalarına kin besleyenler içki düşkünleri bu gecenin faziletinden yararlanamazlar.
Bu konuyla ilgili olarak şu hadisler rivayet edilmektedir:
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu geceyi Hz. Âişe validemize tanıtırken şöyle buyurmuştur:
"Bu gece Şaban'ın onbeşinci gecesidir. Allah Teâlâ bu gecede Benü Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları Cehennem'den kurtarır. Ancak kendisine şirk koşanların, müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ile münasebeti kesenlerin, gururlu ve kibirlilerin, ana-babasına asî olanların ve içki içmeye devam edenlerin yüzüne bakmaz. " (Münziri, et-Tergîb ve't-Terhib, II, 118).
İnsanların bir sene içerisindeki rızıkları, zengin veya fakir olacakları ve ecelleri gibi mühim hususlar o gece içerisinde meleklere bildirilir. O geceyi ibâdet ve tâatla geçirmek ve nafile namaz kılmak sevaptır. Fakat o geceye mahsus belirli bir namaz şekli yoktur. Nitekim Peygamber Efendimiz bu geceyi ibadetle geçirmiş ve Allah'a şöyle dua etmiştir: "Azabından affına, gazabından rızana sığınır, senden yine sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamdetmekten âcizim. Sen seni senâ ettiğin gibi yticesin. " (Münziri, Tergib, II, 119, 120).
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bizlere de şöyle buyurmuştur:
"Şaban ayının yarısı (Berâet gecesi) gelince: gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz. Cenâb-ı Allah o gece güneşin batmasıyla dünya göğüne iner ve şöyle der: Benden af dileyen yok mu; onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu; rızık vereyim. Şifaâ dileyen yok mu; ifâ vereyim. "
"Allah Teâlâ Şaban'ın onbeşinci geresi (Berâet gecesi) tecelli eder ve ana-babaya asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında bütün kullarını bağışlar. " (İbn Mace, İkametü's-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38).
Durak PUSMAZ
Bay admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 05-07-2011   #64
admin
Senarist
admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 2.844

Level: 42 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 206 / 1030
** **** **
Güç: 948 / 14898
** **** **
Tecrübe: 20%
** **** **

Thanks: 815
Thanked 323 Times in 256 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is on a distinguished road
Standart Bir baba olarak Peygamberimiz

Bir baba olarak Peygamberimiz

Mehmet Paksu
Peygamberimiz her haliyle örnek bir babaydı. Özellikle kendi çocuk ve torunlarına çok düşkündü. Onlar için şefkatli bir baba, merhametli bir dedeydi. Kızı Fatıma ile arasında çok sıcak bir samimiyet vardı. Onu kendinden bir parça olarak görür, gözü gibi korurdu. Hz. Fatıma, babasına çok düşkündü, bunun için de çok benzerdi. Simasıyla, oturuşuyla, kalkışıyla, ahlakı ve edebiyle, her yönüyle tam babasının kızıydı. Peygamberimiz bir sefere çıkacağı zaman en son ona uğrar, dönüşünde ise önce onun yanına giderdi. Peygamberimizin evi ile Hz. Fatıma'nın evi yan yanaydı, arasında bir kerpiç duvar vardı. Çok sık görüşürler, çok sık birlikte olurlardı. Öyle ki, Hz. Fatıma babasını ziyarete geldiğinde, Peygamberimiz sevgili kızını karşılamak için ayağa kalkar, alnından öper ve yanına oturturdu.

***
O gün Hz. Fatıma'nın düğünü vardı. Mütevazı bir yemek hazırlandı ve davetlilere ikram edildi. Yemekten sonra Efendimiz, bir eliyle Hz. Ali'yi, diğer eliyle de Hz. Fatıma'yı tutarak evlerine götürdü. Fatıma'yı bağrına bastı. Daha sonra şu tatlı öğüdü verdi:
-Kızım, evimizden çıkıp, başka bir eve, ülfet etmediğin bir kimseye gidiyorsun. Sen kocana yer ol ki, o sana gök olsun! Sen ona hizmetçi ol ki, o sana köle olsun! Kocana yumuşak davran! Öfkeli hallerinde sessizce yanından kayboluver. Öfkesi geçinceye kadar ona görünme! Ağzını ve kulağını muhafaza et! Kocan sana fena söylerse, söylediklerini duyma ve sakın karşılık verme! Ona karşı gelme! Daima senden güzel söz işitsin, güler yüz görsün. Bu suretle sana iyi gözle baksın.
Sonra alnından öptü. Hazret-i Ali'ye teslim etti ve "Hanımın çok iyi bir hanımdır" buyurdu. Her ikisini de Allah'a emanet etti. Sonra mübarek eliyle kapının iki kanadını tuttu, bereket duası yaptı.
Peygamberimiz Hz. Fatıma'yı evlendirdikten sonra da ondan kopmadı, ilişkileri azalmadı; yine her sabah gider onları namaza kaldırırdı. Peygamberimiz bu taze yuvaya çok önem veriyor; Müslümanların geleceğini bu yuvanın etkileyeceğini bilerek onları yönlendiriyor, eğitiyordu. Hz. Ali ve Hz. Fâtıma arasında işbölümünü bizzat kendisi yapmıştı. Ev işlerini kızına, dışarı işleri de Hz. Ali'ye vermişti. Kendisi de bu konuda zaten tam bir örnekti. Hz. Aişe annemiz, Peygamberimizin evdeki halini anlatırken diyor ki:
"Herkes evinde ne yaparsa o da onu yapardı. Elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder, koyunların sağar, kendi işini kendisi görürdü." (Huzur Ailede Başlar. Gül Yurdu Yayınları) Geçtiğimiz Pazar günü Manhaim'de 'Bir baba ve eş olarak Peygamberimiz' konulu konuşmamı yaparken Peygamberimizin bu yönünü dikkate vermiştim. Özellikle onun gözden kaçan bu yönüne hepimizin çok ihtiyacı vardı. Çünkü o içimizden biri, aramızdan biriydi. Ama birinci ve bir inciydi.
Bay admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 05-07-2011   #65
admin
Senarist
admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 2.844

Level: 42 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 206 / 1030
** **** **
Güç: 948 / 14898
** **** **
Tecrübe: 20%
** **** **

Thanks: 815
Thanked 323 Times in 256 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is on a distinguished road
Standart Bir Evlat Olarak Hz. Muhammed(s.a.)

Bir Evlat Olarak Hz. Muhammed(s.a.)

18.4.2006- Yeni Şafak
Hz.Muhammed'in (s.a.) babası Mekke'nin yakışıklısı Abdullah, yirmidört (veya onsekiz) yaşındayken, Vehb kızı Amine ile evlendi (570). Amine ise, henüz ondört yaşındaydı. Sadece birkaç ayı bulan evlilik hayatları sırasında yeni gelin Amine, hamile kalmıştı. Abdullah, hamile eşini evinde bırakarak, Suriye-Filistin (Gazze) taraflarına ticaret yolculuğuna çıktı. Dönüş yolunda, Yesrib'teki (Medine) teyzelerine uğradı. Bu sırada hastalandı ve doğumuna birkaç hafta kalan dünya güzeli oğlunu göremeden gurbette can verdi. 24-25 yaşındaki gencecik kocasının ölümü, çok genç yaşta dul kalan Amine'yi derinden sarsmıştı. Muhammed'in babası, daha o doğmadan ölmüştü.

Yetim Doğan Muhammed


Hz.Muhammed (s.a.), babasının ölümünden iki ay sonra dünyaya geldi. (12 Rebîülevvel/20 Nisan 571 Pazartesi gecesi) Yetimin adı, annesi tarafından Muhammed (çok övülen) konmuştu. Dedesi Abdülmuttalib, torununu Kâbe'ye götürdü. Adının Muhammed olduğunu duyurdu. Etraftakiler, "Soyunuzda bu adı taşıyan yoktur" deyip hayretlerini bildirdiler. Abdülmuttalib şu cevabı verdi: "İstedim ki, yerde halk, gökte (arşta) Hak onu övsün."
Hz.Muhammed (s.a.), kendini şöyle anlatır: "Ben, atam İbrahim'in duası (bk. Bakara, 2/127-129, 151), İsa'nın müjdesi (bk. Saff, 61/6) ve annemin rüyasıyım.Annem rüyasında içinden çıkan bir nurun Şam diyarı saraylarını aydınlattığını söylemişti. Peygamber anneleri hep böyle rüyalar görürler." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, 4/127, 128)
Mekke'nin havası yeni doğan çocuklara pek iyi gelmediğinden çölün serin vahalarında büyümek üzere çocuklar, bir gelenek olarak sütannelere verilirdi. Sütü çekildiği için annesinden sadece üç gün emen Hz.Muhammed'i (s.a.) henüz sütanneye verilmeden önce bir süre Hz.Hamza'nın da sütannesi olan Süveybe emzirdi. Mekke'ye emzirecek çocuk toplamak üzere gelen Sa'doğullarından on kadın içerisindeki Halime, kendisine kalan son çocuk yetim Muhammed'i emzirmek üzere aldı. İki yıl sonunda sütçocuğu ailesine teslim zamanı geldi. Ama Halime, bu çocuğun kendilerine bereket getirdiğine inanıyordu. Bir süre daha kalması için annesini ikna etmeye çalıştı, ama başaramadı. Kısa bir süre Mekke'de kaldıktan sonra, Muhammed yeniden dört yaşına kadar iki yıl daha sütannenin yanına gönderildi.. Böylece yaklaşık dört yıl, sütannesinin yanında geçti. Hz.Muhammed (s.a.), sütannelerini hayatı boyunca hiç unutmadı.

Ana Kucağına Dönüş


Hz.Muhammed (s.a.) sütannesi Halime tarafından dört yaşını bitirip beş yaşına basmışken, annesi Amine'ye teslim edildi. Ana-oğul yaklaşık dört yıllık bir ayrılıktan sonra artık birbirine kavuşmuştu. Bir yıl kadar sonra, annesi Amine, oğluyla birlikte dayızâdeleri olan Neccaroğullarından akrabalarını ve kardeşlerini görmek, kocası Abdullah'ın mezarını ziyaret etmek üzere Yesrib'e yola çıktı. Yesrib'te kalışları birkaç ay sürdü. Bu Yesrib (Medine) gezisi, onun çocuk zihninde derin yer etmiş, hicretten sonra oynadığı yerleri ve yüzdüğü havuzları sahabeye göstermiştir. Abdullah'ın mezarını ziyaret sırasında, Amine kocasının, Muhammed babasının hasretiyle gözyaşı döktü. Sonunda Mekke'ye giden bir kervanla birlikte, anne Amine, oğul Muhammed ve zenci dadı Ümmü Eymen dönüş yoluna koyuldular. Ancak dönüş yolunda Ebvâ adlı köyde annesi Amine, hastalandı ve kervandan ayrıldı. Hastalığı giderek ağırlaştı ve o da kocası gibi gurbette öldü (576). Hemen oraya defnedildi. Annesine kavuşalı bir-birbuçuk yılı ancak bulabilen ve altı yaşında olan Hz.Muhammed (s.a.), artık annesiz kalmıştı. Ümmü Eymen, Muhammed'i Mekke'ye götürmeyi başardı. müstehcem üslup kullanıldımüstehcem üslup kullanıldımüstehcem üslup kullanıldımüstehcem üslup kullanıldıenini devirmiş dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti.

Ağlatan Ana Şefkati


Annesini hep hayırla hatırlayan Hz.Muhammed (s.a.), Hudeybiye Umresi sırasında (veya Bedir Savaşı'na giderken) yolunu Ebvâ'ya düşürerek, annesinin kabrini ziyaret etmiş, kabiri elleriyle düzeltmiş, kabir başında üzüntüsünden ağlayıp gözyaşı dökmüştü. Hz.Muhammed'in (s.a.) ağladığını gören sahabe de ağladı ve "Niçin ağlıyorsun?" diye sordu. Hz.Muhammed (s.a.), onlara şu cevabı verdi: "Annemin benim hakkımdaki şefkat ve merhametini düşündüm de işte ondan ağladım."
Bay admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 05-07-2011   #66
admin
Senarist
admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 2.844

Level: 42 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 206 / 1030
** **** **
Güç: 948 / 14898
** **** **
Tecrübe: 20%
** **** **

Thanks: 815
Thanked 323 Times in 256 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is on a distinguished road
Standart Bir gül cemresi bekliyoruz

BİR GÜL CEMRESİ BEKLİYORUZ

Dr. Mehmet GÜNEŞ

Bundan 1434 sene önce, milâdî 571 yılının
20 Nisan (12 Rebîülevvel, Pazartesi) sabahında güneş doğmadan az önce dünyayı şereflendiren,
bütün zaman ve mekânları Hakk’ın nûruyla aydınlatan,

“Âlemlere Rahmet” olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in
Kutlu Doğum Haftası”nı idrâk ettiğimiz bu “Gül Mevsimi”nde;
Cenâb- ı Allah’ın gönüllerimize Gül Cemresi düşürmesi niyâzıyla…



Örtün, üstümü örtün!..
Yüreğim üşüyor… “Gül”den ayrı düşen yüreğim, buz dağına döndü, üşüyorum… Kanadı kırık sevdâların şehbâl açtığı yüreğimde, Gül Yetimleri’nin hüznünü bölüşüyorum…
Örtün, üstümü örtün!..
Üşüyor yüreğim…Yüreğimi gül yaprağıyla örtün ki, her yanımı “Gül” kokuları bürüsün... “Gül” esintileriyle handân olan yüreğim, âteş-i aşka düşüp “Gül”ün gölgesinde yürüsün... Rûhum gülistana dönerken; yüreğim “Gül” aşkıyla kavrulsun ve Muhabbetullah’ın âsûde ikliminde inşirâh bulsun…
Örtün, üstümü örtün!..
Yüreğim üşüyor... “Gül”ün nefesiyle kor hâline gelen bir ateş düşsün ki yüreğime, ılık bahar meltemlerinin getirdiği ebr-i nîsan ile kalbimdeki buzlar kelep kelep çözülsün … Kalplerden taşıp, göz pınarlarından çağlayan “Gül” kokulu şebnemler, rahmet olup yanaklardan süzülsün... Erisin Gül Cemresi’yle yürek yaylasındaki karlar... Yıllardır beklediğimiz bu son cemreyle kalbimize demir atsın cennet-âsâ baharlar...
Üşüyor yüreğim… Bir bahar tebessümüdür özlediğim…Bir Gül Cemresi’dir beklediğim… Cân evime öyle bir cemre düşsün ki, yüreğim sevgi çerâgıyla “gönül” hâline gelsin… Gönüldeki sevdâlar, cezir vakti kanat çırpan bir ak güvercin olup Mâverâ’ya yükselsin… Kalpteki masivâ ateşi sönsün... Kıbleden gelen ışığın İlâhî tecellîsiyle süveydâ-i kalp nûra dönsün… Hakk’ın inâyetiyle; beşeriyeti varlık bestesine kavuşturan, insanlığı kendi fıtrat yüzüyle tanıştıran ve Âdemoğlundaki muhabbeti, Muhammedî sevdâlarla buluşturan bir Gül Cemresi düşsün yüreğimize...
Bir Gül Cemresi bekliyoruz…
Kalplerin, “Sonsuz Nûr”un rehberliğinde yeniden hayat bulması için… Yüreğimizdeki her hücrenin besmeleyle yeniden kendine gelmesi için… “Gül”e sevdâlanan ve İlâhî aşkla yanan gönüllerin yeniden yaratılış sırrında karar kılması için... Ve nihâyet sonsuzluk nağmelerini idrâk eden “Gül”e pervâne sînelerde gülün herdem canlı kalması, ruhların ebediyyen gülmesi için, bir “fasl-ı ganîmet” olan Gül Cemresi bekliyoruz…
Bir Gül Cemresi bekliyoruz…
O cemre ki, İlâhî sevdânın nûruyla gönüllerimizi gül-deste eden, efsûnkâr güzelliklerle kalplerimizi dil-beste eden bir muhabbet fermânıdır... O cemre ki, yüreklerimizdeki küllenmiş sevdâları kor hâline getirip tutuşturan, gönüllerimizdeki firkât ateşini rahmet deryasına kavuşturan, “Kevser akan, “Gül” kokan” güzelliklerle hissiyatımızı buluşturan bir vuslat çağlayanıdır... O cemre ki, dilin söyleyemediğini anlatan, sözün ifâde edemediğini âşikâr eden bir “Hüsn-ü Aşk” destanıdır... O cemre ki, Hz. Âdem’in niyâzı, Hz. İbrahim’in duâsı, Hz. Îsa’nın müjdesi, Hz. Âmine’nin rüyâsı olup, “Levlâke levlâk... sırrının tercümânıdır… Hülâsâ o cemre, gönül yaralarımızın “Gül” mushaflı dermanıdır....
Bir Gül Cemresi bekliyoruz…
Gül Cemresi düşen yürekler; hidâyet bularak hayâtiyet kazanır, kıyısı olmayan rahmet ummânına yelken açarak “Mutlak Hakikat”i tanır ve sevgilerin en yücesi adına “Gül” yüzlü sevdâlarla hemhâl olarak âyet âyet yıkanır... O halde gelin hep berâber, “Gül” dalından bir mızraba râm olup, gönül tellerimizi “Gül” aşkıyla akort edelim ki, gönlümüz “Gül”le meftûn olsun, hazâna eren kalbimiz bu kutlu cemreyle yeniden baharı bulsun.... Yüreğimizde katmer güller açılsın, ömür defterimizdeki “sedir”den sayfalar boş kalsın ve her hâlimiz “gül” yapraklarına yazılsın…Ve böylece bizler de; “Gül Mevsimi”nin ferah-fezâ ikliminde yeni bir bahara uyanalım ve mest ü mâhûr bir hayata yeniden merhabâ diyelim…
Şâirin; “ Esti nesîm-i nevbahar, açıldı güller subh-dem” dediği bir zaman dilimindeyiz... Şimdi “Gül Mevsimi”ndeyiz... Bahardaki dirilişi yaşıyoruz... Her bahar gülün goncaya durmasına; her gül de; bir dirilişe, bir uyanışa, bir rahmete vesiledir… Zâten baharın bir adı da “gül mevsimi” değil midir? Bu sebeple bahara; “vakt-i gül, mevsim-i gül, devr-i gül” denilmemiş midir.... Bu yılki baharımız; Ay ve Güneş’in “Gül” faslına berâber şâhitlik ettiği müstesnâ bir bahardır... Çünkü, “seyyidü ezhârü’l cenneh” (cennet çiçeklerinin serveri) diye vasfedilen katmer gülün açılma vaktiyle, “Kâinatın Solmayan Gülü”nün dünyaya teşrifleri aynı zamana - kamerî ve milâdî aynı tarihe- tevâfuk etti... İnşâ’Allah bu güzel buluşma; beşeriyetin gönlünde “Gül” tomurcuklarının açılmasına, yeni bir müjdeli şafağın sökmesine ve hasret kaldığımız gerçek baharların yeniden gönül semâlarımızda tulû etmesine vesile olur…
Gündönümünü yaşadığımız bu zaman dilimindeki niyâzımız, gündönümlerinin artık “Gül” dönümü olması… Bu Gül Mevsimi’nde;hem başı dik dağın, hem de boynu bükük sümbülün hâlet-i rûhiyesiyle, her ölçümüzü “Gül”den alalım; kalbimize, aklımıza, irâdemize ve duygularımıza “Gül”ün gösterdiği istikâmette yön verelim... Mânanın vârisleriyken, maddenin köleliğinde körelip âmâ hâline gelen gözümüzü ve gönlümüzü “Gül”ün nûruyla ışığa kavuşturalım… Eğer bizler; hayatın her karesini besmeleyle fetheder ve “Yeşil Köşkün lâmbası”nı “Gül”ün nûruyla yakabilirsek; işte o zaman; gönlümüz gülşen, çehremiz rûşen, çevremiz şen olacak; duygularımıza “Gül”e mümâsil bir renk, ölçülerimize“Gül Devri”nden bir mihenk gelecek ve dünyamız, “Gül” mihverli bir ahenkle gülecektir…
Fakat ne çâre ki, yıllardan beri “Gül Mevsimi”nin gül-efşân güzelliklerini idrâk edemiyoruz bir türlü... Ne yazık ki, hazân eriyor hayatımıza, bahar gelmeden... Ve şimdi, “Hüzün Yılı”nın en hazin günlerinden daha kederli bir zamanı yaşıyoruz ... Kutlu Emânetin Emîn Mimârı’ndan bize kalan ve “iki büyük emânet” olan “Kur’an ve Sünnet”e hakkıyla sahip çıkamıyoruz... Kur’an sadece evimizin duvarında asılı kaldı; Sünnet ise ne acıdır ki önemsenmez oldu, tartışılır hâle geldi ve inkâra başlandı… Heyhât!.. Bizler bu emânetlere sahip çıkmak şöyle dursun, “Gül” mushaflı sevdâmızı yok etmek isteyenlere bile sesimizi çıkaramıyoruz; yalnızlıktan, yılgınlıktan, yorgunluktan ve âcizlikten....
Gül”ü gerçek mânâsıyla gönlümüze hâkim kılamadığımız, O’nun mübârek “İz”inden ayrıldığımız için; yalnızız, yılgınız, yorgunuz ve âciziz... Yalnızlığımız; Müslüman olarak birbirimizi kâmil mânâsıyla sevememekten, vahdetten ayrılıp kesrete düşmekten ve kardeşliği unutup tefrikada karar kılmaktan... Yılgınlığımız; madde ile mânanın, ilim ile îmânın, akıl ile kalbin terkîbini yapamamaktan, kalem, kılıç ve âsâyı; alınteri ve duâ ile yoldaş edememekten.... Yorgunluğumuz; “Gül”ün gölgesinde nefeslenmeyip, nefsin peşinde bîtap düşmekten ve maddeye esir olup dünyayı kalbimize yüklemekten… Ve âcizliğimiz ise; “En Azîz” olanı unutup, Emrolunduğun gibi dosdoğru olölçüsünü terk etmekten, İslâm hakikatinin insana yüklediği keyfiyeti hakkıyla anlamayıp, bunun yerine, nefsânî arzularımızı ikâme etmekten, Kur’an ve Sünnet çizgisini bırakıp, “Gül”ün muazzez ikliminden uzaklaşmaktan… Yâ Rabbi!.. Hakk’ı bilmeyi, hakikati ölçü almayı, “Gül”ün gölgesinde kalmayı, “Gül” aşkını gönlümüze hâkim kılmayı, “Gül”ün emrettiği gibi kardeş olmayı, “Gül” yaprağıyla dünyadaki bütün mazlumların gözyaşını silmeyi ve “Gül” ikliminde kendimizi bulmayı bizlere yeniden nasip eyle... “Yâ Rabbi!.. Dünyayı elimizden alma, fakat kalbimize de koyma…”
Ey En Güzel Gül!... Ey Şâh-ı Rusül!... Sen Rabbinden “Eşyânın hâkîkatini öğrenmeyi” talep ederken, bu muazzam duânın sırrına eremeyen biz kalbi vîrâneler ise; hâkikâtini bilmediğimiz eşyalara sâhip olmak için ömür sermâyemizi boş yere tüketiyor ve evlerimizdeki eşya kalabalığı içinde “Hakikat Sırrı”nın farkına bile varmadan beyhûde yere yorulup tükeniyoruz...
Aslında bizler; Efendimiz’in teri gül koktuğu için, gülü her kokladığında salâvat getiren; gül yaprağının yere dökülmesini dahi günah addederek, kitap sayfaları arasında itinâ ile gül yaprağı kurutan bir medeniyetin vârisleriyiz... Bu “Gül Mevsimi”nde ellerimizi yaprak yaprak semâya açarak; aziz milletimizin gönlünün yeniden “Gül”e yâr olması için duâ edip yalvaralım... Güzelliklerin hicret ettiği, huzurun terk-i diyâr edip gittiği bu mübârek vatan topraklarında yeniden “Gül” fidelerinin filiz vermesi için Hakk’ın dîvânına gözyaşlarıyla varalım... Çünkü, “Gül” kokusundaki aşk rüzgârlarından nasipdâr olanlar, seher vakti sevda yaylasının yollarını gözyaşlarıyla aşındırırlar.. Öyleyse gelin hep birlikte, gönlümüzün sesini, gözyaşıyla ıslattığımız “Beyaz Dilekçe”lere cümle cümle dökerek: Yâ Erhame’r-Râhimîn!.. Yeni bir Gül Cemresi düşür Ademoğlunun gönlüne…Bu garip ümmete baharı soluklat yine… Yeniden döndür kahraman milletimi tarihî mefâhirine…’ duâsını Cenâb-ı Allah’a arz edelim... “Âlemlere Rahmet” olan “Kâinatın Efendisi”den de şefâat isteyelim: ‘Ey Emsâli Olmayan Gül!.. Kalmadı bu mazlum ümmette, bu aziz millette artık tahammül, ne olur bize de bir gül, tebessümünle şâd olsun her mü’min gönül’ diyelim…
Duâlarımız odur ki, son nefesinde bir demet gül isteyip, onu koklayarak rûhunu teslim eden Hz. Ali (r.a.) gibi, bizim ömrümüzün bidâyeti de, nihâyeti de, ilk faslı da, son faslı da Fasl-ı Gül olsun… Ve gönlümüz dâima “Gül” aşkıyla dolsun...
Gül Mevsimi”nde, Gül Yetimleri’nin “Gül’e sevdâlı yüreklerini Gül Cemresi’nden mahrum bırakma Yâ Rabbi!..
Gül Efendim, gülümse bize… “Gül” yüzünden nur yağsın yüreklerimize… Yalnızız, yılgınız, yorgunuz, âciziz, perişânız, günahkârız, öyle muhtacız ki şefâatinize... Ne olur imdâd eyle bize...
“Erir canlar o Gül-bûy-ı revân-bahşın hevâsından,
Güneş titrer, yanar dîdârının bak, ihtirâsından,
Perîşân bir niyâz inler hayâtın müntehâsından
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım Yâ Resûlallah…”
Bay admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 05-07-2011   #67
admin
Senarist
admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 2.844

Level: 42 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 206 / 1030
** **** **
Güç: 948 / 14898
** **** **
Tecrübe: 20%
** **** **

Thanks: 815
Thanked 323 Times in 256 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is on a distinguished road
Standart Bir kardeş olarak Hz. Muhammed(s.a.)

Bir kardeş olarak Hz. Muhammed(s.a.)

26.4.2006- Yeni Şafak

Hz.Muhammed'in (s.a.), annesi de, babası da çok genç yaşta öldüklerinden öz kardeşi hiç olmadı. Onun biricik kardeşleri, süt kardeşleriydi. Bu ilâhî takdir sonucu, kardeş sevgisini ve ilgisini, mecburen onlarla paylaşmıştı. Sütkardeşlerinin isimleri Abdullah, Üneyse ve Şeyma idi. Sütannesi, sütbabası ve sütkardeşlerinin hepsi, zaman içinde müslüman olmuşlardır. Hz.Muhammed (s.a.), daha çocukken onların yanında bulunduğu sırada, bütün süt ailesi tarafından çok seviliyor, hatta uğurlu görülüyordu. Sütannesine ve sütbabasına daima saygıyla davrandığı gibi, kardeşlerine de bütün hayatı boyunca, tıpkı öz kardeşleriymiş gibi davrandı. Ayrıca, bir yetim olarak yanında büyüdüğü amcası Ebu Tâlib'in oğlu (amcazâdesi) Ali de, onun hem kardeşi, hem de en yakın arkadaşı gibiydi.
Süt Ebeveyn ve Sütkardeşler

Hz.Muhammed (s.a.), sütannesiyle Taif yakınlarında çöldeki göçebe hayatı sırasında, her çocuk gibi otlaklarda sürü güdüyor, oynuyor, yeri gelince yaramazlık da yapıyordu. Herhalde çocukça çekişmelerin biraz büyüdüğü bir defasında, sütkardeşi Şeyma'nın omzunu dişlemişti. Öyle bir dişlemişti ki, kızkardeşinin omzunda ömür boyu kalacak bir iz bırakmıştı. Ama buna rağmen Şeyma, ısırık dolayısıyla fazla bir acı duymamıştı.
Hz.Muhammed (s.a.), bir gün otururken, süt babası, süt annesi ve süt kardeşi çıkageldiler. Hz.Muhammed (s.a.) hemen ayağa kalktı. Omuzlarına örttüğü şalının (aba veya cübbesinin) bir ucunu süt babasının, öteki ucunu da süt annesinin altına serdi. Süt kardeşini de önüne oturttu. Kavuşma Sevinci, Ölüm Hüznü
Hz.Muhammed (s.a.), Tâif kuşatmasını (h.8/Şubat 630) sona erdirdikten sonra, yeni fethedilmiş bulunan Mekke'ye dönerken, Mekke yakınlarındaki yeşillik bir yer olan Ci'râne'ye geldi. Karargâh kuruldu, esir ve ganimetler buraya nakledilmişti. Bu sırada, Hz.Muhammed'in (s.a.) huzuruna bir kadın getirildi. Bu kadın, Evtâs'ta esir alınmıştı. Kadın, ısrarlı biçimde "Ben Muhammed'in sütkardeşiyim" diyor, ama pek inanan olmuyordu. Bu ısrar üzerine, kadını Hz.Muhammed'e (s.a.) göstermeye karar verdiler. Hz.Muhammed (s.a.), ilk anda kadını tanıyıp çıkartamadı, kim olduğunu sordu. Kadın, Halime'nin kızı Şeyma olduğunu söyledi. Küçük bir çocukken birlikte oyun oynadığı Şeyma'yı, bu büyümüş haliyle bir türlü tanıyamadı. Bunun üzerine Şeyma, omuzunu açıp küçükken Hz.Muhammed'in (s.a.) ısırarak bıraktığı diş izlerini gösterince, olayı hemen hatırladı. Derhal yerinden kalkarak, örtüsünü yere serdi, yanına oturttu. Biraz söyleşip halleştiler. Merakla sütannesi Halime'yi ve sütbabasını sordu. Her ikisinin de öldüklerini öğrenince, çok hüzünlendi ve sel gibi boşalan gözyaşlarını tutamadı. Daha sonra sütannesi Halime'ye dair, ortak çocukluk günlerine dair konuştular.
Hz.Muhammed (s.a.), sohbet sonunda, Şeyma kardeşine, bir isteği olup olmadığını sordu. Esirlikten kurtulup dilerse yanında kalabileceğini, dilerse de biraz mal verip serbest kalabileceğini belirtti. Şeyma, mal alıp köyüne gitmeyi tercih etti. Ona, bir deve, bir elbise ve 20 dirhem para verdi. Şeyma, sütkardeşinden gördüğü bu büyük iyilik karşısında müslüman oldu. Köyüne gitmek üzere ayrılırken de, Hz.Muhammed'i (s.a.) şu sözlerle takdir etti: "Sen, küçük bir çocukken de, büyük bir adamken de, ne iyi kefil (bakan) ve ne iyi bakılansın."
Anlaşılır sebeplerle her yıldan biraz farklı olarak özellikle bu yıl büyük bir coşkuyla karşılanan ve değerlendirilen kutlu doğum günleri boyunca, âlemlere rahmet olan Hz.Muhammed'i (s.a.) biraz farklı biçimde, önce peygamber özellikleriyle, daha sonra da çocukluktan gençliğe ve yetişkinliğe dek en yakın aile çevresindeki sımsıcak insanî ilişkileri çerçevesinde ele almaya çalıştım. Yakın ilgi gösteren ve peygamberimizin bu gibi yönlerinin daha genişçe ele alınması için teşvik eden okuyucularıma, ayrı ayrı teşekkür ederim.
Bay admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 05-07-2011   #68
admin
Senarist
admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 2.844

Level: 42 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 206 / 1030
** **** **
Güç: 948 / 14898
** **** **
Tecrübe: 20%
** **** **

Thanks: 815
Thanked 323 Times in 256 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is on a distinguished road
Standart Bir kez yüzünü gören ömrünce unutmaya...’

BİR KEZ YÜZÜNÜ GÖREN ÖMRÜNCE UNUTMAYA...’
Lutfi Ayhan

Peygamberimizle ( S.A.V) ilgili yazı yazmaktan hep çekindim hep utandım. Fakat çokta yazmak istiyordum. En son dün bir Acem şairinin bir mısrasını görünce kendimde cesaret buldum ve birkaç satır yazmaya karar verdim. O büyük şair şöyle diyor; ‘ Ey Nebi ! bu mısraları seni övmek için değil , bilakis şiirimin senin isminle şeref ve güzellik kazanması için yazıyorum...’ Ben de bu yazıyı aynen bu düşüncelerle kaleme alıyorum. Yoksa o yüceliği , o güzelliği anlatmak kimin haddine. Onu öven zaten övmüş. Süleyman Çelebinin deyimiyle O ; ’ ( yerlerin ve göklerin, zamanın ve mekanın sahibi Allah) ‘ Bile yazmış adı ile adını...’
Peygamberin güzelliğini ve yüceliğini gönlü açık, kalp gözü gören Yunus gibi, Mevlana gibi , Bestami gibi erenlerin şairlerin mısralarından, sözlerinden ve davranışlarından giderek çözmek daha kolay. Onların söylediği sözleri söylemek için mutlaka büyük bir sevgiyi ve muhteşem bir güzelliği yakalamak gerekir. Geçenlerde Ahmet Özhan Televizyonda Manevi sevgiden, Platonik aşktan bahsederken şöyle diyordu; ‘Ben inanıyorum ki Yunus Üstadımız, Mevlana pirimiz bu güzel ve erişilmez mısraları bizim göremediğimiz ve onların da gördükleri zaman hayretler içinde kalarak saatlerce kendilerinden geçmiş bir halde seyrettikleri manevi bir sahnenin ışıklarının tesiri ile yazıyorlardır. Bizim gibi şairliğe özenenler bilirler ki bu çok doğru bir söz. Çünkü ben şahsen büyük bir üzüntü, büyük bir sevinç, muhteşem bir güzellik , hoş bir manzara gördüğüm zaman ki yazdığım mısralar çok daha etkili çok daha güzeldir. Böyle olmasına rağmen bizim şiirler o büyük üstatların satırları yanında ‘mani’ gibi kalıyorlar. Meselâ, benim en çok sevdiğim şiirimin en güzel şu iki mısrası böyle bir anda yazılmıştı. Fakat o büyük gönlü, o göz kamaştıran güzelliği görenlerin mısralarının yanında bu mısralar güneş yanında parlayan bir yıldız gibi sönük kalmıyor mu?
‘...Bir bebek kundağıdır gözümde taze mezar
Kara toprak annedir beni sallar dizinde...’ veya;
‘ Yâkup özlemlerime âteşi Nemrut düştü
Tutuştu Gök Kuşağım rengim siyahi düştü...’
Diyeceğim şu ki her gönül eri, her büyük şair ancak kendi gördüğü ve hissettiği güzelliğin mesabesince güzel söz söyler ve hayat sürer. Bizler bu sevgi dağına tırmanamadığımızdan, o sevgi ummanına dalamadığımızdan, Peygamberin güzelliğini ve yüceliğini Onu gören ve onun sevgisine meftun olanların yazdıkları ve anlattıkları ile beyan etmeye çalışacağım.
Yunusun deyimi ile on sekiz bin âlemin Mustafası olan Peygamberimiz, Hz. Âişenin söylemi ile ‘YÜRÜYEN KURAN’ idi. Allah’ın nasıl bir insan, nasıl bir kul, nasıl bir eş, nasıl bir baba, nasıl bir dede, nasıl bir devlet başkanı... görmek istediğini merak edenler Peygamberimizin hayatını incelesinler. O bu fani dünyanın da Âhiret’ in de gerçek hakkını veren bir hayat sürmüş ve bizlere bu konuda ebedi bir rehber olmuştur.
O öyle bir eş idi ki; eşlerine bir kez vurmamış bir kez kötü bir söz söylememiş. Hiç birine bir tek emir vermemiş, Dünyalık bir iş için kimseye sinirlenmemiş.
O öyle bir Cömertti ki; ‘Ne kadar güzel bir sürün var ey Muhammet!’ diyen bir kişiye :’ Senin olsun istermi sin ?’ diyerek bağışlayıvermiş ve bu cömertliği ile bir gönlü Cennetlik yapmış. Çünkü bu davranış karşısında şaşıran inançsız kişi insanlara koşarak :’Vallahi Muhammet fakirlikten korkmayacak kadar cömert . Bu derece cömertlik ancak bir peygamberde olur’ diyerek ihtida etmişti.
O öyle bir baba idi ki; Sevgili kızı Hz Fatıma’ yı evlendikten sonra bile ışığını sabahları yanar gördüğü halde ;Kızım Namaza kalk’ diye her gün uyarır ve onun Cenneti kazanmasını o kadar arzu ederdi.
O öyle bir devlet başkanı idi ki; her yükün en ağırını kendi çeker nimette en son, külfette en önde gelirdi. Mekke’den Medine’ye hicret eden en son o olmuştu. Adaleti fakir zengin güçlü fakir ayırt etmeksizin en güzel şekilde o uygulamıştı.
O öyle bir Peygamberdi ki; bırakın diğer peygamberleri, Cebrail in bile durup ; ‘Ya Muhammet bundan sonrası bana da yasak bundan sonra sen yalnız gideceksin’ diyerek terk ettikten sonra SİDRE-İ MÜNTEHAYA varan tek Resül oldu.
O öyle bir dost idi ki; Üzüm salkımını yemeye en altta ki küçük tanelerden başlar, bunu görüpte sebebini soran sahabeye ; ‘ Üzümün tatlı taneleri üsttekilerdir. Belki ben oraya varana kadar bir dostum gelirde onları ona ikram ederim’ diyecek kadar samimi ve dostluğa değer veren bir yüce gönüle sahipti.
‘Yerlerde ve gökler de övülen’ anlamına gelen ‘Muhammed’ ismini taşıyan peygamberimiz’ e o kadar güzel övücü sözler söylenmiştir ki bunlar ciltlere sığmaz Bunlardan Yunustan seçtiğim birkaç mısra ile yazıma son veriyorum.
‘Canım kurban olsun senin yoluna / adı güzel kendi güzel Muhammet
Şefaat eyle sen kemter kuluna / adı güzel kendi güzel Muhammet...’


Bir kez yüzünü gören ömrünce unutmaya
Tesbihi sen olasın ol ayruk din tutmaya....
Sekiz Uçmak hurisi bezenip gelir ise
Senin sevginden gayri gönlüm kabul etmeye
Ben seni sevdiğime Bahai derler ise
İki Cihan mülkünü verip baha bitmeye...
Bu şiiri Semih Sergenin Yunus Emre atlı şiir kasetinden düşlerinizin alabora olduğu bir anda sessiz bir ortamda (bilmediğiniz kelimelerin anlamını öğrendikten sonra ) birkaç kez üst üste dinleyin. Eğer gönül kapılarınızda bir gıcırtı, bir açılma emmaresi yoksa derhal bir gönül doktoruna başvurun.
Bay admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 05-07-2011   #69
admin
Senarist
admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 2.844

Level: 42 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 206 / 1030
** **** **
Güç: 948 / 14898
** **** **
Tecrübe: 20%
** **** **

Thanks: 815
Thanked 323 Times in 256 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is on a distinguished road
Standart Bir Torun Olarak Hz.Muhammed (s.a.)

Bir Torun Olarak Hz.Muhammed (s.a.)

19.4.2006- Yeni Şafak
Hz.Muhammed'in (s.a.) dedesi Abdülmuttalib, Mekke'nin ileri gelenlerindendi. O derecede ki, bütün Arap yarımadasında, hatta komşu bölgelerde bile yüksek itibarlı, çok saygın biriydi. Torunu olduğu Kusay ile oğlu olduğu Haşim, Mekke'ye ve özellikle Kureyş kabilesine siyasî ve ekonomik açıdan büyük hizmetleri olan kişilerdi. Abdülmuttalib, babasından miras zenginliği, Arap yarımadasının en önemli siyasî, dinî ve ekonomik merkezi durumundaki Mekke şehir-devletinde, kendi ailesinin sorumluluğunda olan hacıları besleme (rifâde) ve sulama (sıkâye) görevini yürütüyordu. Ayrıca Mekke'nin en önemli sorunu olan susuzluk sorununu, Zemzem'i yeniden bularak çözümlemişti.

En Sevgili Torun


Birbirinden yakışıklı ve güzel on oğlu ve on kızı olan Abdülmuttalib'in, dolayısıyla çok sayıda torunu vardı. Hz.Muhammed (s.a.) bu torunlar arasında, dedesi tarafından ayrı bir sevgiye kavuştu. Belki babasının daha torunu doğmadan ölmesinden dolayı yetim kalışından, belki de başka sebepten, Muhammed torununa karşı daha sevecen ve özenliydi. Torununun doğumundan yedi gün sonra, gelenek uyarınca bir ziyafet verdi. Kâbe'de torununun adının, daha önce pek kimseye verilmemiş olan Muhammed olacağını duyurdu. Yine gelenek uyarınca, torunu Muhammed, daha yeni doğmuş bir bebekken Sa'doğullarından Halime'nin isteği üzerine dedesi tarafından sütanneye verildi. Böylece torun, babadan yetim, anadan ve dededen uzakta, iki yıl sonraki kısa bir ara dışında, dört yıl kadar sürecek ilk gurbet hayatına çıkmış oluyordu.
Annesi Hz.Amine'nin, Yesrib (Medine) ziyareti dönüşünde, Mekke'ye yaklaşık 190 km. uzaklıktaki Ebvâ köyünde ölümü üzerine öksüz kalan altı yaşındaki Muhammed, dadısı Ümmü Eymen tarafından Mekke'ye götürülerek dedesi Abdülmuttalib'e teslim edildi. Artık dedesi ikinci babası, dadısı ikinci annesi olmuştu.
Dede Abdülmuttalib, şefkat ve merhametle bağrına bastığı torunu Muhammed'e çok sıcak davranıyor, yetim ve öksüz oluşundan dolayı eziklik içinde büyümek yerine başı dik yetişmesi için olanca çabasını gösteriyordu. Arap toplumunda geçerli saygı kurallarına göre, küçükler büyüklerin yanlarına girebilmek için çok özel izin gerekirdi. Nitekim dede Abdülmuttalib, torunu Muhammed'e, büyüklerle sohbet ederken, dinlenirken ve özel minderinde otururken, hep yanında bulunma izni verdi. Abdülmuttalib, yemeklerde de önce torununa yedirirdi. Ortalıkta olmadığı zaman, onu aratıp buldururdu. Dizine oturtur, yemeğin en güzelini ona verir, yüzünü gözünü öper, sırtını başını sıvazlardı. Yağmur dualarında torununu daima yanına alırdı.
Abdülmuttalib, her vesileyle torunu için şöyle deyip duruyordu: "Bu benim oğlum, çok önemli birisi olacaktır." Torununu başkalarına şöyle anlatırdı: "Bu çocukta Kureyşlilerin güzelliği, Medinelilerin terbiye ve cömertliği, Sa'doğullarının da dillere destan konuşması var." Hz.Muhammed (s.a.) de, düzgün konuşmasının, çocukluğunu çölde Sa'doğulları arasında geçirmesinden kaynaklandığını belirtmiştir.

Toruna Bakma Vasiyeti


müstehcem üslup kullanıldımüstehcem üslup kullanıldımüstehcem üslup kullanıldımüstehcem üslup kullanıldıenini devirmiş Abdülmuttalib, sağlık durumu bozulunca, oğullarını toplayarak, vasiyetini iletti. Bu çerçevede, torunu Muhammed'e sahip çıkılıp onunla ilgilenilmesini istiyordu. Hz.Muhammed'in babası Abdullah'ın ana-baba bir kardeşi olan Ebu Talib, yeğenini bir kardeş emaneti olarak korumasına aldı.
Oğullarını toplayan Abdülmuttalib, amcalarıyla konuşmasının ardından, torunu Muhammed'e baktı ve sordu: "Amcalarından hangisiyle kalmak istersin?" Bu konuşmayı seyreden Hz.Muhammed (s.a.), Ebu Tâlib amcasının boynuna sarılıp kaldı. Böylece, torun Muhammed'e hangi amcasının bakacağı da belli olmuştu.

Dedenin Ağlatan Ölümü


Hz.Muhammed (s.a.) sekiz yaşındayken, iki yıl kadar yanında kaldığı, müstehcem üslup kullanıldımüstehcem üslup kullanıldımüstehcem üslup kullanıldımüstehcem üslup kullanıldıeniki yaşındaki, neredeyse arkadaşı olan dedesi Abdülmuttalib, vasiyet olayından üç gün sonra ölünce (577), yeni bir sarsıntı geçirdi. Dadısı Ümmü Eymen, torun Muhammed'in, dedesinin ölümündeki o büyük üzüntüyü ve sarsıntıyı, şöyle anlatır: "Dedesini kaybettiği gün, Muhammed'i, dedesinin divanı yanında ağlarken gördüm. İçini çeke çeke ağlıyordu." Hz.Muhammed (s.a.), bizzat kendisi de, "Deden Abdülmuttalib'in ölümünü hatırlıyor musun?" diye sorulunca, şu cevabı vermiştir: "Evet, hatırlıyorum. O zaman, sekiz yaşındaydım." Aslında Kureyş'in ulusu Abdülmuttalib'in ölümü, bütün Mekke halkı için de günlerce süren yasa sebep olmuştur.
Bay admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 05-07-2011   #70
admin
Senarist
admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 2.844

Level: 42 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 206 / 1030
** **** **
Güç: 948 / 14898
** **** **
Tecrübe: 20%
** **** **

Thanks: 815
Thanked 323 Times in 256 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is on a distinguished road
Standart Bir Yeğen Olarak Hz.Muhammed (s.a.)

Bir Yeğen Olarak Hz.Muhammed (s.a.)

20.4.2006- Yeni Şafak

Hz.Muhammed (s.a.), akrabalık bağlarının (sıla-i rahim) gözetilmesini çeşitli vesilelerle belirtmiş, uygulama örneklerini de göstermiştir. Bir yeğen olarak amcaları, halaları ve teyzeleriyle, bu çerçevede ilişkiler kurmuştur.
Amcanın yeğen açısından konumunu, Hz.Muhammed (s.a.), amcası Abbas'ın yaşadığı bir olay dolayısıyla belirtmiştir. Hz.Abbas, öfkeli bir şekilde Hz.Muhammed'in yanına girdiğinde, bu öfkenin sebebini sordu. Kureyş'in kötü davranışı olduğunu söyleyince, bu duruma öfkelenen Hz.Muhammed (s.a.) şöyle buyurur: "Canımı elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, Allah ve peygamberi için sevmediğiniz sürece, hiçbirinizin kalbine iman girmez. Ey insanlar! Her kim amcama eziyet ederse, bana eziyet etmiş demektir. Çünkü, kişinin amcası, babası yerindedir." (Tirmizî, fiten, 28)
Yanında iki yıl kadar kaldığı dedesi Abdülmuttalib ölünce, dedesinin vasiyeti gereği, Mekkelilerin "Abdülmuttalib'in Yetimi" dedikleri, sekiz yaşındaki Hz.Muhammed (s.a.), babasıyla ana-baba bir öz kardeş olan amcası Ebu Tâlib'e emanet edilmişti. (577) Ebu Tâlib, kişilikli, ahlâklı, eli ve gönlü açık biriydi. Dürüst ve çalışkan bir tüccardı. Yeğenini de ticaret hayatına, amcası Ebu Tâlib alıştırmıştı. Ebu Tâlib de, babası Abdülmuttalib gibi, öksüz yeğenine büyük sevgi ve şefkat göstermişti. Ebu Tâlib'in evinde yemekleri hep birlikte yediklerinden, sofrada yeğen Hz.Muhammed (s.a.) yoksa, Ebu Tâlib "Biraz bekleyin de oğlum gelsin" deyip yemeğe başlamazdı. Bazen yemekler, özellikle kahvaltı sofraya geldiğinde, ağırdan aldığından yeğen Muhammed'e yemek kalmazdı. Bu yüzden amcası, bazen ona ayrı sofra kurdururdu.
Dedesi Abdülmuttalib'in son evliğinden doğma diğer iki amcası olan Abbas ile Hamza, Hz.Muhammed'in (s.a.) birlikte büyüdüğü yaşıtlarıydı. Peygamberimiz 17 yaşındayken (586), amcaları Zübeyir ve Abbas'la birlikte, Yemen'e ticaret yolculuğu yaptı. 20 yaşındayken (589/90), amcalarıyla birlikte, Ficar Savaşı denilen 4. defa patlayan kabileler arası iç savaşa katılmış, çatışmada kimseye ok atmamış ve kan dökmemişti. Yalnızca düşman tarafından atılan okları toplayıp, amcalarına vermişti. Yine 20 yaşlarındayken (590), hılfu'l-fudûl adıyla bilinen insan hakları örgütünün yeniden kuruluşunda akrabaları olan Haşimoğullarıyla birlikte etkili olmuştu.Yakınlarını yeni dine çağırmasıyla ilgili âyetler inince, bu konuda biraz zorluklar yaşadı ve nasıl tepki göstereceklerinden bayağı kaygılandı. Bundan dolayı evine kapanıp kaldı. Dine davetin ilk günlerindeki gibi, korku ve kaygı içindeydi. Halaları, hastalandığı düşüncesiyle ziyaretine geldiler. Yeğenlerini sağlıklı görünce, son günlerdeki sıkıntılı ve garip durumunun sebebini sordular. Bu soruya, şu karşılığı verdi: "Benim hiçbir rahatsızlığım yok. Hasta değilim. Allah, akrabalarımı azabıyla uyarmamı emretti." Bu cevap üzerine halaları, "Sen yakınlarına çağrı yap. Fakat Abdüluzzâ'yı (Ebu Leheb) çağırma. Çünkü o senin davetini kabul etmez" diyerek, tavsiyelerini bildirdiler. Hz.Muhammed'in (s.a.) hala ve teyze sevgisinden, süt halaları ve süt teyzeleri de nasip sahibi olmuştur. Taif Savaşı'ndan sonra, Huneyn'de Hevâzin kabilesinden çok sayıda (6.000) kişi esir olarak ele geçirilmişti. Hz.Muhammed (s.a.), esirler arasında bulunan süt hala ve süt teyzeleri hatırına, öncelikle kendisinin ve Abdülmuttaliboğullarının payına düşen esirleri serbest bırakmıştı, ardından da diğer sahâbenin paylarına düşen esirleri, fidye almaksızın salıvermişlerdi. Kaza umresinden Medine'ye dönüldüğü gün, Hz.Muhammed'in (s.a.) üç yakını arasında, bir tartışma çıktı. Ali, Cafer ve Zeyd, Hz.Hamza'nın kızı Ümâme'nin velisi olma konusunda tartışıyorlardı. Yanlarına giden Rasulullah, durumu öğrendi. Her üçünün de gerekçelerini dinledikten sonra, hepsini övdü ve sevgilerini belirtti: "Ey Zeyd! Sen Allah'ın ve Rasulü'nün dostusun. Ey Ali! Sen benim kardeşim ve arkadaşımsın! Ey Cafer! Sen bana yapıca ve huyca en çok benzeyensin." Ardından kararını şöyle bildirdi: "Ey Cafer! Ümâme'yi görüp gözetmeye sen daha lâyıksın. Çünkü onun teyzesi, senin eşindir. Teyze, anne yerindedir." Cafer, bu karara çok sevinerek, Ümâme'yi aldı. (Buhârî, sulh, 6, megâzi 43; Müslim, Cihad 90; Ebu Davud, talak, 35; Tirmizî, birr, 6) Teyzenin konumuyla ilgili benzer bir açıklamayı, bir günahın af vesilesi olarak da yapmıştır. Bir adam, Hz.Muhammed'e (s.a.) gelerek, "Ey Allah'ın elçisi! Büyük bir günah işledim. Tövbe etsem, kabul olur mu?" dedi. Hz.Muhammed (s.a.), ona sordu: "Anan baban var mı?" Adam "Hayır, yok" dedi. "Teyzen var mı?" diye sordu. Adam "Var" dedi. Hz.Muhammed (s.a.) "Öyleyse, ona iyi davran" buyurdu. (Tirmizî, birr, 6)
Bay admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Hz. Fatîma (r.a.) admin Eshab-i Kiram 0 10-21-2009 16:27
Ebu'l hasan eŞ'arİ admin Alim, Evliya ve İslam Büyükleri 0 10-21-2009 15:07
TebÜk seferi admin Asr-ı Saadet 0 10-21-2009 00:05
Peygamber takdİrİ bülentaydın Dördüncü Cilt 0 09-21-2009 14:10
112-İhlas: admin Tefsir 0 09-21-2009 01:17

Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 18:20.
Design by trweb Edebiyat Sahili

Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.